Gökçe Özgen yazdı… Sir, Yes Sir; “Ölü Olmanın Soyluluğu Nerede Bayım?”

editor
2971 Görüntülenme

Tesadüf olduğu düşünülemeyecek kadar sıklıkla unutmak durumuyla özdeşleştirilir ölü olmak. Tarihin en karanlık zamanlarından bu yana, dünyanın her yerinde hatırlamak bir yaşam belirtisi olarak düşünülür. Antik Yunan’da suyu sonsuz bir unutuş getiren Lethe ırmağı, ölümün sınırları içinde yer alır. Geçmişini unutmak tekil kişiler için ne kadar ölümse büyük insan kitleleri için de yok olmak anlamına gelir. İnsanlık bir birikimin üzerinde yükselir. Yaşanmışlıklar, anılar, anlatılar, belki de en genel tanımıyla yazılı veya sözlü tüm metinler toplumun hafızasını oluşturur. 

Hafıza aktarımıyla toplumun canlı kılınmasını Halbwachs’ın member (üye) -remember (hatırlamak) -remembrance (anma-hatıra) kavramlarını ilişkilendirerek açıkladığını hatırlıyorum. Bu ilişkilendirmenin ne denli yerinde olduğunu bugün koşullar gereği sıklıkla zikrettiğimiz “toplumsal hafıza” kavramını tartışırken anlıyoruz. Bu ilişkilendirme neticesinde vardığımız yargı toplumsal hafızanın toplum üyeleri tarafından yaşanmışlıkları birbirine aktarması ve sonrasında yine toplum üyeleri tarafından anmalar ile canlı tutulması pratiğine dayandığıdır. Ancak bu noktada kritik soru, hangi yaşanmışlıkların aktarılmak üzere seçileceği veya bu seçimi kimlerin veya hangi otoritelerin yapacağıdır. 

İnsanlık, tarihin başından beri bu noktalarda çok da doğru seçimler yapamamış; çok da iyi niyetli otoritelerin seçimlerine maruz kalmamıştır. Toplumların hafızaları her dönemde iktidarların müdahale alanına dönüşmüş metinlerle şekillendirilmiş ve mağdur/kurban olanlar için daima unutma ve unutturmalara sahne olmuştur. Bu sebeple yaşanan mağduriyetler canlı tutulamamış ve tarih boyunca aynı senaryolar aynı acıları da yanına alarak kendini tekrarlamıştır. Bugün de gündemi meşgul eden 3. Dünya Savaşı söylemleri, ülkelerin çıkarları doğrultusuna birbirine uyguladıkları tacizler ve dahası, aynı evrensel hafıza kaybından kaynaklanır. Bu nedenle, böyle bir eşikte kitlesel hatırlamalar her zamankinden daha büyük önem taşır. 

Bütün bu yazdıklarımın ulaşacağı yer, aslında “Sir,Yes Sir” oyununu bu kapsamda  bir ”member” olarak değerlendirmem ve unutturma kültürüne karşı “remember” noktasındaki aksiyonunu tartışmak istemem. 1. Dünya Savaşı ve Büyük Buhran’ı deneyimlemiş bir yazarın 2. Dünya Savaşı’nın başlamasından iki gün sonra yayınladığı bu kitabın, günümüzdeki gibi bir eşikte tekrar gündeme getirilmesinin, tiyatronun evrensel hafıza bağlamında bir hatırlatıcı olarak etkililiği göz önünde bulundurulduğunda, çok yerinde bir tercih olduğu görülebilir. Sir, Yes Sir oyununun gerek metinsel gerekse sahneleme açısından yaptığı tüm tercihler, kullandığı tüm tekniklerle birlikte bir hatırlama pratiği olarak düşünülebilir.

Proje Eksi Bir ekibinin üyelerinden Serkan Abeş’in romandan sahneye uyarladığı, yönettiği ve tek başına oynadığı oyunun yönetmen yardımcısı Ali Varol. Sahnede Abeş’e dış sesler eşlik etmiş ve oyun dekoru dikenli tellerle çevrili bir toprak parçasından oluşuyor. Toprak parçasının üzerinde oyuncak askerler ve arkasında gölge oyunlarına sahne olan bir perde görüyoruz. Oyun, savaşta kollarını, bacaklarını, yüzünü, her şeyini kaybetmiş genç bir adamın hastanede konuşmadan, hareket etmeden geçirdiği yıllarına odaklanıyor. Yaşıyor olduğunun tek emaresi düşünceleri olan bu genç adamın hayata tutunmasının tek yolu ise zamanı yakalayabilmesi. Bundan dolayı,  oyun soluksuz sayılan sayıların, saatlerin temposunda sürüp sona ulaşıyor. 

Yukarıda bahsettiğim gibi, oyun bir hatırlatma işlevini yerine getirirken, aslında benim için bir oyun izlediğim sırada sorduğum en önemli sorulardan birine de cevap veriyor: “Bu metin neden bir tiyatro oyunu?”, “bu neden bir kısa öykü veya bir podcast değil de bir tiyatro oyunu?”. Oyun, hatırlatma işlevini yerine getirirken tiyatronun tüm olanaklarını kullanarak durumu anlatmak, ya da göstermekten öte bir ifade yaratıyor. Dolayısıyla bu bir hatırlatmadan çok, bir hissettirmeye dönüşüyor denebilir. Tarihin başlangıcından beri tekrar eden ve sürekli olarak unutulan fenomenler; savaşın korkunçluğu, hayatların siyasi çatışmalar ve nihayetinde oluşan savaşlara feda ediliyor olmasının anlamsızlığı/değersizliği ve sonunda içinde bulunulan çaresizlik ,tiyatronun olanaklarıyla iletişimsel bir sürece sokularak paylaşılıyor. Bu paylaşım, ne bir anlatı ne de bir taklit. Bu, bir duygu temsilcisi olarak görülebilecek kadar güzel bir ifadeyle gerçekleşiyor. Çoğu zaman sahnede başarılması çok zor olan bu güçlü ifadeyi sağlayan, oyunu bir tiyatro oyunu yapan tercihleri aslında. 

Bu noktada, ilk olarak değinilmesi gereken şeyin oyunun sahnelenmesinde yapılan dışavurumcu tercihler olduğunu düşünüyorum. Orijinal metin, savaşın korkunçluğunu ve yarattığı travmaları tek kişinin üzerinden, bir bireyin acısı olarak anlatıyor. Ancak, oyunlaştırma noktasında yapılan dışavurumcu tercihler, oyunun yarattığı ifadeyi çok üst noktalara çıkaran zekice tercihler olmuş. Aynı zamanda bu tercihler, tüm duyularımızı harekete geçirdiğinden, bunun neden bir tiyatro oyunu olduğu sorusuna da cevap buluyoruz. 

Girişte kullanılan müzik ile bile, daha en başından duygu aktarımı başlıyor. Oyunun tamamı genç adamın zamanı yakalamak için saydığı saatlerin ve sayıların temposunda geçiyor. Bu noktada Serkan Abeş’in kondisyonu ve oyunculuğu takdiri hak ediyor. Orijinal metinden seçilen kesitlerin tekrarına dayalı, yüksek tempolu bir oyun seyrediyoruz. Sahnede Abeş’in toprağın üzerinde ve toz içinde, soluk soluğa performansı seyirciyi asker Joe’nun zihnindeki düşüncelerin hızına ulaştırıyor diyebilirim. Seçilen kesitler, genç adamın belleği ve şimdiki zaman arasında geçişlere sahne oluyor. Bu tercih de yine dışavurumcu bir tavır olarak düşünülebilir nitelikte. Asker Joe’nun hissettiklerini onun bilincinden başarıyla seyirciye iletme durumu bu tercihlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. 

Tekrar edilen kesitler düşünüldüğünde, tamamının bu tavır kapsamında tercih edildiğini görmek hiç de zor değil. Ana metnin oyunlaştırılması esnasında imgelem açısından dokunsallığı ön planda olan kısımların seçilip oyuna dahil edilmiş olması bu tercihlerden bazıları. Buna verilebilecek en iyi örnek, hemşirenin Noel günü Joe’nun göğsüne parmaklarıyla “Mutlu Noeller” yazması olabilir. Bahsi geçen her şey bir araya geldiğinde oyun seyirci için hemşirenin parmağını göğsünde hissedebileceği bir deneyim yaratıyor. 

Bu nitelikte örnekler çoğaltılabilir, ancak değinilmesi gerek bir başka önemli şeyin dekor ve kostüm olduğunu düşünüyorum. Dekor ve kostüm tercihleri bahsi geçen ifadelerin güçlenmesini sağlayan en önemli etmenlerden biri gibi görünüyor. Joe, bu hikâyeyi hastanede anlatıyor olmasına rağmen dekorun içinde onun askerlik ve savaş deneyimini görüyoruz. Oyuncak askerler, zihninin hapishanesinin de bir temsili olarak dikenli teller ve toprak zemin, gölge oyunlarıyla şahit olduğumuz savaş sekanslarının tamamı “memoria” yani Jan Assman’ın tanımladığı biçimiyle hatırlamayı güçlendiren nesneleştirilmiş simgeler olarak değerlendirilebilecek nitelikte ve hatta hatırlamaktan çok hissetmeyi güçlendiriyor. 

Bahsi geçen bütün bu dışavurumcu sahneleme tercihleri yardımıyla, olanlar bir bilinç akışı gibi ve bilinç akışının hızında, bir filtreye girmeden Joe’nun zihninden seyircinin zihnine dökülüyor. Joe’nun hayatına dair lineer bir hikâye duymamamıza rağmen, oyunculuğun da başarısıyla, seyirci olarak Joe’yu tanıyor ve acısına ortak oluyoruz. Yaklaşık 50 dakika kadar onun deneyimine dahil oluyor ve bu deneyimin içinde zaman, özgürlük, hayat, hayatın anlamı ve erdem temalarının altını kazıyoruz. 

Sir, Yes Sir”, bir tiyatro oyunu olmanın bütün gereklerini yerine getirmenin yanında, içinde yaşadığımız dönem için bir hatırlatıcı olarak işlev görüyor. Bu hafızaya ortak olmak ve ilk elden deneyimlemek isterseniz, oyun sezon sonuna kadar Kültüral Performing Arts, Kadıköy Emek Tiyatrosu gibi çeşitli mekanlarda seyirciyle buluşmaya devam edecek.

Önce müzik çalarlarınızda Metallica’nın One isimli şarkısını açıp sonrasında en yakın tarihteki gösterime bilet almanızı öneririm.

Şimdiden iyi seyirler!

GÖKÇE ÖZGEN
1

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku