“Gılgamış”: Ayinsel, Şiirsel, Ölümlü

Neslihan Yalman
3569 Görüntülenme

Şiiri her zaman hayatımın bir parçası gibi gördüm. Lakin, lanetli bir parçası… Bugün geldiğim noktada, biraz daha geri çekilip, hayata dışarıdan bakmak istiyorum. Onca köşe kapmacanın, onca tartışmanın, onca hırsın döndüğü şiir, tiyatro, sanat ortamında kendi ‘iç huzurumu’ arıyorum. Herkes bir şeyler iddia ediyor, bir yerlerde birileri sürekli diğerine sürtünüyor, hep aynı isimler, aynı çalışmalar ekseninde bilindik bir ortam oluşturuluyor. Türkiye’de sanat gitgide geriye, gitgide taklide, gitgide gitmiyor!

Böylesi bir bezmişliğin, yoruculuğun arasında, İstanbul’da Mesut Arslan’ın ‘Gılgamesh’ (Gılgamış) adlı oyununu daha doğrusu ayinini izlemek, hatta ayine dahil olmak beni hayli çarptı diyebilirim. DasDas adlı mekânın dört duvar salonuna giriş yaptığımda, Arapça sözlerle yukarıdan aşağıya indirilen ve Gılgamış’ın hikâyesine giriş yapan karakter beni hayli etkiledi. Deri değiştiren bir yılan… Nitekim, Layla Önlen’in ağzından dökülen sözcüklerin dört tarafı kaplayan naylonlara Türkçe yansıması beni ağlattı. Çünkü, kendi şiirimde de yer alan o karanlık tınının benzerini bir gösterimde yakaladığımı hissettim. Şiirle kurduğum ilişkinin gotikliği, absürtlüğü, komikliği, trajikliği, vahşeti; hepsi bu ayinde vücut bulmuş gibiydi.

Gilgamesh ©Danny Willems

Şüphesiz, ‘Gılgamış’ (Gılgamesh) ayininin (ayin demeyi tercih ediyorum) en göze çarpan özelliği karakterleri kadınların canlandırmasıydı. Biliyoruz ki, dünyada kadın hareketleri, feminist hareketler daha da yayılıyor. Öngörüyorum ki, 21. yüzyıl ve sonrası erkek egemen kalıpların sarsıldığı, kadınların, kadın sanatçıların ön plana çıkacağı bir yolu açacak. Bu yüzdendir ki, bir eserin alt metnini güçlü kılmak istiyorsanız, yapacağınız ilk şey kadınların konumlandırılması… Arslan, bunu daha ilk baştan yapmış; Gılgamış’ı Daphne Agten canlandırmış. Agten yapılı vücuduyla geçmişteki ana tanrıça kültlerini andırırken; paradoksal olarak, bir gladyatörü, bir savaşçıyı, erkeksi bir heybeti de taşıyor. Bu dikatomi kadın olmaklığın ikilemini gözler önüne seriyor. Velhasıl, ayin baştan kadınların varlığıyla güçlü bir etki yaratıyor.

Ayrıca, bu kadınların giydikleri kıyafetlerin de uzay kıyafetlerini andırması, ama göğüslerinin de görünecek şekilde şeffaf olması, çıplaklığın estetiğini de deneyimlememizi sağlıyor. Kıyafetler karakterlerin tenselliğini güncellerken; kilden bir geçmişi, heykelimsi bir donukluğu da anımsatıyor. Agten kıyafetinden dışarı taşan memeleriyle aramızda gezinirken, eminiz ki kimsede bir şaşkınlık yaratmamıştır. Çünkü, kadın bedeni gösterimin içine devinimle, sesle, ışıkla yediriliyor. Bir de, hepimiz yeni bir şeylere aç olduğumuzdan, Belçika’dan gelen bir eserden sanata susarcasına besleniyoruz. Orada bu durumlar aşılalı hayli zaman geçmişken… Çıplaklık mı, sahnede mi? Afife Jale’yi anmak, Muhsin Ertuğrul’a sormak lazım herhalde… Günümüzün Muhsin Ertuğrul prototiplerine… 

Gilgamesh ©Danny Willems

Tabii, yine Türkiye’de yaşamanın verdiği sıkışmışlıkla olacak (kendi yaptığım sanattan da iyi biliyorum) kadınların bu şekilde sahnede, hatta dibimizde olmaları bizi düşündürüyor. Seyirciyle aradaki mesafeyi kaldıran Arslan, oyuncuları onların arasında dolaştırıyor. Alışkın olduğumuz ast-üst, protokol ilişkilerini de ters yüz ediyor. Siz ise, ya biz Türk tiyatrosu diye yıllarca ne izledik diye düşünüyorsunuz tüm bu serencama dahiliyet gösterince… Ağlayalım mı, gülelim mi; kestiremiyoruz.  

Ayin Gılgamış’ın yaşadığı Uruk kentinde devam ediyor. Oyuncular seyircilerin arasında kılıktan kılığa giriyorlar. Gılgamış, Gılgamış’ın Annesi, Utnapiştim gibi mitik karakterler sahnede can buluyor. Agten ne denli alaycı, kibirli ve grotesk bir atmosfere bürünüyorsa; Önlen de o denli hüzünlü, karanlık ve lirik bir atmosferi muhafaza ediyor. İki oyuncunun zıtlığı, karakterlere verdikleri ruhları da yansıtıyor. Duvarlar için kullanılan naylonlardan birini başına örtü olarak geçiren İştar’ı canlandıran Önlen, bana göre ayninin şiirsel estetiğini taşırken; Gılgamış’ı canlandıran Agten ise, daha rasyonel bir düzlüğü temsil ediyor. Birisi tanrıçalığın verdiği esintiyi, diğeri krallığın verdiği yerleşikliği işaretliyor. Konu, Sümerler’de başörtüsünü kutsal fahişeler takarlardı konusuna değin gidiyor. Keza, cinselliğin fazlasıyla merkezde olduğu Sümerler’de Gılgamış’la Enkidu arasında bir kıvılcımlanmanın da olduğu belirtiliyor. O nedenle, bütün bu mitlerin, söylemlerin tarihselliğinden ziyade, şiirselliğinin fark edilmesi gerekiyor. Benim ayinle kurduğum bağ bu! Yoksa, buna deneysel bir gösterim, performatif bir eylemsellik, meta-tiyatro vb. gibi ifadeleri de yakıştırabilirdim. Bunları da içerdiğini belirtebilirim şüphesiz. Ama, ben de bir şair ve oyun yazarı olduğum için; izlediğimiz şeyin tüm bu tanımların çok ötesinde, ilkselliğin ise tam içinde olduğunu söyleyebilirim. Yeni bir ilksellik, sondan başa doğru… -[‘‘Yıldan yıla ağıtı yazgı kıldın/ Sen, renkli çoban kuşunun aşkına düştün/ Ama ona da vurup kanadını kırdın…’’]

Gilgamesh ©Danny Willems

Tiyatro artık çerçeveden ziyade, anlatılandan ziyade, görselliğin kendisine dönüştüğü için, bu gösterimdeki tüm sembolleri de birbirine ekleyip, aynı zamanda birbirinden koparıyorum. Lateks, naylon, elma, su, küpler, bilgisayar masaüstünün oyuna yansıtılması, telefon kullanımı, çok renkli toz bezleri, elektrik süpürgesi, sigara ve sayamadıklarım… Şiir bu görselliği tamamlayan en temel araçlardan biri… Örneğin, ben de yıllar önce ‘Tepişe Tapışa, Hırala Güm!..’’ adlı şiirimde ‘maenad ilahileri’ ifadesini kullanmış; son dizede ‘muahhhhh: ensesinde maderşahidülillah’ demiştim. Neden Dionysos’un kadın rahibeleri maenadlar, neden ‘mader’ (mother) sözcüğüyle öpücük ve dini zannettiğimiz bir söyleyiş? Bunların bütünselliğini, evrenin erotikliğini kavrayamazsak; her şeyi tarihten, siyasetten, iktidarsal ilişkilerden algıladığımız bir düzlükte boğuluruz. Gılgamış’ın da tosladığı yer budur. Tekdüze, kurallarla örülü, göstermelik bir yaşamın zaten baştan ölüm olduğu… –[‘‘Ancak insanın günleri sayılıdır.’’]

Bundan ötürü, göğsü kıllı, kırsal Enkidu’yla arkadaşlığı Gılgamış’ı başka bir varlığa dönüştürür. Beraber sedir ağaçlarının koruyucusu canavar Humbaba’yı öldürmeleri de, birçok tezatlığı içinde barındıran insanın hikâyesini taşır. Sedir; gücü, krallığı, iktidarı temsil ettiği için; onun bekçisinin ölümü, bir nevi sivilleşme sayılabilir. Sarayların yapımında kullanılan malzemenin koruyucusu yitip gitmiştir. Sarayla birlikte aslında orman da yitip gitmiştir. Orman belki de sarayın yalın halidir. Humbaba’nın doğada yaşayan bir varlık olduğu varsayılırsa, onun ölümüne katkı sağlayan Enkidu kendi ormanına da ihanet etmiştir. Diğer yandan Gılgamış’a tutkusunu ispat ederek, o da yeni bir doğuş haline geçmiştir. Bu çift başlılığı aşk kavramı üstünden inceleyebiliriz. Mesut Arslan, bitkilerin özsütünden elde edilen lateksi kullanarak, ona bir ormanın görüntüsünü yansıttırmaktadır. Orada seyirciyi de ormanın/lateksin içine davet eden ayin, belki de süt suyunun içinde yeniden doğumu aşkla bütünleştirmektedir. Belki de, aşk ikinci bir doğum halidir. Ölümsüz olan odur. 

Gilgamesh ©Danny Willems

Metnini Mesut Alp’in ele aldığı ‘Gılgamış’ta en ilginç sahnelerden biri de, renkli toz bezleriyle, elektrik süpürgesiyle, camsille oluşturulan ve Queen’in ‘I want break free’ şarkısıyla bütünleşen andı. Freddie Mercury’nin de eşcinsel bir sanatçı olduğunu, renkli bezlerle bütünleştirirsek… Birçok bağlantının farkında olunarak yahut fark etmeksizin birbiriyle etkileştiğini belirtebiliriz. Gösterimin bu çoklu okumaya olanak vermesi de onun zenginliğinin göstergesidir. 

‘Gılgamesh’ adlı ayinde, iki cam küpün içine seyircilerden iki kişinin yerleştirilmesi de, destanın yüzyılımızla olan dijital bağını gösteriyordu. Küpteki kişiler ‘instagram’ ve ‘clubhouse’ üstünden orada olmayanlara izlediklerini canlı olarak aktarıyorlardı. Tekerlekli olan bu cam küpler, birden yeşil bir ışıklandırmayla beraber, temizlenmesi gereken mekânlara dönüştüler. O mekân bilinçdışını bir orman misali temsil eden zihinler miydi, gösterinin kendisi miydi, bir oda mıydı, bir ev miydi, orası pek çok yoruma açık… Nitekim, sırtınızı bir destana dayadıysanız, binlerce, milyonlarca yıl evvel kurulan katlı bir sistemi günümüze ister istemez taşıyorsunuz demektir. Bu da kendiliğinden bir alt metin zenginliğinin geleceğinin garantisidir. Dolayısıyla, ‘Gılgamış’ destanı neresinden okunursa okunsun, algılanırsa algılansın daima açık bir kapı bırakacaktır. Gösterimde de açık kapı kalması normaldir. Çok katmalı bir hikâyeye çok katmanlı bir yorum eşlik etmiştir. 

Gilgamesh ©Danny Willems

Ayinde seyircinin canlandırmaları ayakta izlemesi, kimi zaman da bunlara eşlik etmesi, yerleşik tiyatro algısının dışında olduğu gibi, maalesef Türkiye için oldukça yeni (!) bir şeydir. Bizim ülkemizde titr, unvan, gösteriş, güç gibi kavramlar merkezde olduğundan, seyirci denilince protokol ve sonrası, arka arkaya giden koltuklar, çerçeve sahne bakışı hakimdir. Çerçeve sahnenin bu darlığı, Türk tiyatrosunun darlığına, tektip bir eksen yaratmasına da işarettir. Bunu Türk şiiri, Türk edebiyatı, Türkiye’de plastik sanatlar algısı şeklinde uzatıp gitmemiz de mümkündür. Bizde daha çıplaklık, cinsellik, vahşet, çokseslilk, çokboyutluluk, malzeme kullanımındaki çeşitlilik, seyirci kalıbının yıkılması vb. çağdaşlıklar henüz gerçekleştirilememiştir. Aksine, sürekli ölü oyuncular, ölü yazarlar, düz bir çizgide anılıp durmaktadır. Türk tiyatrosu bir ölüler mezarlığıdır. Bir grup gerontokrat ya da aristokrat etrafında dönüp dolaşan müsamerelerle örülü boğucu bir çevrede sanatsal mücadele verilmektedir. O yüzden, bu ülkeye derin bir yabancılaşma yaşayan ve kendini hiçbir yere ait hissetmeyen bir sanatçı olarak, ‘Gılgamesh’ gösterimini izlemek bende bir travma da yarattı diyebilirim. 

Bu ayinin içinde yer alınca, Türkiye’de yapılan sanatın geri kalmışlığına ve taklitçiliğine dair hiçliği daha derinden hissettim. Sanırım, bir parça da yalnız hissettim. Bunun benim için ne ifade ettiğini tam açıklayamıyorum. Seyri deneyimlerken, sıkıştırılmış bir kutunun içinde her birey gibi günümüz yalnızlığını da hissetmiş olabilirim. Biçimlendirilmiş seyirci varlığı içinde ağlamaması, terliklerini çıkarıp çıplak ayak gezmemesi gereken şartlanmış bir şair yalnızlığını da… Çünkü, şimdilerde şair de imaj ya! Yahut, orada bir sanatçı olarak yalnızlığımı, anlaşılamazlığımı da hissetmiş olabilirim. Ben bu kara kutunun içinde 70 dakikadayım da; ya sonra? Sonra yine o Türk tiyatrosu hengameleri, sanatçı alışverişleri, klişe kitap kapakları, festival karikatürleri, benzer fotoğraflar, günü geçmiş tartışmalar, skandallar, ödül krallıkları, yaşlı huysuzlar ya da cadılar, atmaca sponsorlar vd… Oysa, sanatın hakikiliği/ölümsüzlüğü nerede? Ayin boyunca sorgulanan o ölümsüzlük hiç yoktu belki de. Gösterimde değindiği üzere; zaman varsa mekân yoktu, mekân varsa zaman. 

Gilgamesh ©Danny Willems

Arslan’ın sundukları bana bir tiyatrodan daha da ötesini çağrıştırdı. İzmir’den İstanbul misali rengarenk, bir o kadar da korkunç bir şehre inmenin telaşını… Köşe kapmacaları… Gılgamış’ın gururla seyircinin arasında süzülüşünü, ama giderek geriye çekilişini… Başta saçları derli toplu olan bu karakterin, dağıtışını… Saçlarını etrafa savuruşunu… Ayinin sakin bir havayla başlayıp, sonunda raydan çıkarcasına döngüsel bir kopuşa evrilmesini… Gılgamış’ı çağlar ötesinden uyandıran (bir nevi geçici ölümsüzleştiren) seyircinin onun tekrar derinliklere gömülmesini sağlaması… Toprağın ve mitin ardındaki boşluğu naylonla doldurmamız… 

Tüm bunlar, aslında medeniyet dediğimiz yanılgının/düzenin kırılma noktalarını oluşturuyor. Kırılma noktaları da sanatın o Dionysosçu halini kuvvetlendiriyor. Gösterimde değinilen buğdaydan ekmek ve bira yapılması; ekim işleriyle beraber mülkiyetçi düzene geçilmesi hali hep eleştirel bir tavırla değerlendiriliyor. Önlen’in canlandırdığı karakterin naylona bürünüp ağız kısmını yırtarak sigara içmesine, elmaları ısırıp ısırıp tükürmesine, şişelenmiş suları başından aşağı boca etmesine hayranlıkla bakıyoruz. Aslında, bizler de bağırıp çağırmak, bir isyan haline geçmek, yeter be demek istiyoruz. Bağzı şeyleri yıkmak istediğimiz kesin… Kendimizi mi orası meçhul…- [‘‘Gönlümü üzüntü kapladı. Bana ölüm korkusu geldi/ Şimdi kırlara koşuyorum’’]

NESLİHAN YALMAN

0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku