Simon Longman’in Island Town eserinden sahnelenen E. Hasret Güneş tarafından Türkçe’ye kazandırılan Tiyatro Kontra’nın yeni oyunu Ada Kasabası pek çok yönden derinlikli konuşulmayı hak ediyor. Çünkü yönetmen Efe Uzuner, Britanya’nın neoliberal çöküş içindeki taşrasını, çevre yolunun kenarına fırlatılıp unutulmuş çocuklarını İstanbul’un merkezine taşıyor. Görüyoruz ki coğrafya artık kader değil. Neoliberalizm kader.
Oyun; çağdaş bir sahnede, dilsel, sınıfsal ve varoluşsal çöküşü kaçınılamaz bir sertlikle; estetikten uzak, cinsiyetçi, çiğ ve kontrolsüz bir patlamaya maruz bir evin (dil) varlığa neler yapabileceğine dair bir manifesto mahiyetinde. İncinmekten korkan yeni kuşağın görülme, duyulma çabasının yüksek tonlu yırtıcılığı olarak küfrün, gençliğin içinde gittikçe aşındırılan değerlerin yeri doldurulamayacak boşluğuna nasıl ve neden yerleştiğini tüm çıplaklığıyla görünür kılıyor. İzleyiciyi, birbirlerinden başka sığınacak limanları olmayan gençlerin ağzı bozuk cinsiyetçi şiddet dilini mesken tuttuğu ve adına “ev” dediği mekânsızlığın duygu tırmalayıcı gerçekliğiyle yüzleştiriyor.
Kasabadan kaçmak isteyen Kate ile orada kalıp küçük kardeşi için bir yuva kurmaya çalışan Sam’in dişilliğini de eriten cinsiyetçi şiddet dili olarak küfrün, kadınların hayatta kalabilmek için kendilerini kuşatan o erkek egemen taşra dilini kuşanmak zorunda kalmalarının nedenlerini çok net bir şeklide gözler önüne seriyor. Modern zamanın yatay ve ilişkisiz adasında, arkadaşlığın yaralı evindeki dilsizlikte kendi özgün seslerini kaybettiklerini fark etmeyen gençliğin varoluşsal çığlığını kalıcı kılan minimalist ama sert sahne tasarımı, izleyiciyi konfor alanından çıkarıyor. Her sahne arasındaki kısa süreli karanlıkta tek bir cümleye tutunan gençliğin trajedisi gözler önüne seriliyor. Hakîkatin o net tavrıyla bile temize çekilemeyen dünya kakafonisinin oyunda tekrara dayalı diyaloglarla verilmesi oyunu ayrıcalıklı kılıyor. Karakterlerin uzun uzun anlatarak tükettiği, gürültüyle boğduğu sert gerçeklik, izleyiciyi de bu kolektif çaresizliğin suç ortağı yapıyor.
Gençliği dilsiz, kelimesiz ve eylemsiz bırakan bu çağın, kurgu olamayacak kadar çarpıcı detaylarla bu kadar yeni VE küçük VE bağımsız bir tiyatro olan Tiyatro Kontra tarafından sahnelenmesi cesaretli bir teşebbüs.
Son kuşağın dil anatomisine derinden bakmayı zorunlu kılan, çağın mekânsızları olan gençlerin çaresizliğini görmezden gelinemez, yok sayılamaz, eleştirip uzak durulamaz bir dozda ayarlayan oyun, pek çok soruyu vücuda büründürüp dikiyor izleyicinin karşısına. Çağın ve ebeveynlerin beklentileri nedeniyle çocuk olma hakları elinden alınan gençlerin bu trajik duruma gelmelerinde hepimizin payına düşeni alma sorumluluğunun altı çiziliyor.
Sınırları ideolojiler tarafından çizilmiş çemberlerin, bize ait olmayan dairesinde sıkıştırılmışlığın ve eylemsizliğin fiziksel sınırını sembolize eden tekerleklerin sahnede öylece, tüm ağırlığıyla tek dekor olarak durması izleyiciye sorulardan kaçacak yer bırakmıyor. Dekorda kaybolma olanağı da elinden alınan izleyici, modern çağın ve ebeveynlerin gençlerin üzerine boca ettiği karanlığın döngüselliğinde tıpkı karakterlerin tekerlekler etrafında döne döne dağıldığı gibi dağılıyor. Adanın sadece etrafı sularla çevrili bir kara parçası olmadığı, yersiz yurtsuzluğun, gitmek istense de gitmeyi engelleyen eylemsizliğin de sığınağında kurtuluş fikrini yitirmiş gençliğin çaresizliğine eşlik ediyor izleyici.
Babasının yaklaşan ölümüyle yüzleşemeyen, ayaklı öfkenin en cesur ve provokatif hali olarak sahnede bir çığlık gibi duran Kate’e eşlik ediyor ilkin. Gitmeye, değişime çabalasa da ulaşamayacağını bildiği arzusuna da varmaya gidemeyen Kate’e. Ufkun arkasında ne olduğunu merak eden, ancak çaresizlik içinde sürekli bağıran, agresif ve kontrolsüz yapısıyla seyircinin rahatsızlık eşiğini zorlayan. Arkadaşlarına tutunarak kurtuluşa inanmasa bile tesellinin bedeni ve sözün iflasını giyinmiş küfrün temsili olan Kate’e. Varoluşsal kaygıların ürettiği anlamsızlık ve çağın beklentisi, dijital hız, emojilerle silinen kelimelerin bedenleşmiş halidir çünkü Kate. Aile bağlarının belirsizliği nedeniyle Sam ve Pete’i ailesi yapmak isteyen, arzu ve eylemsizlik arasına sıkışan, çözüm yolunu olarak alkol ve diğer kuytu alışkanlıklarla uyuşmayı, kendinden, zamandan, gerçeklerden kaçmayı seçen.
Bir diğer karakter olarak Sam, taşra sıkıntısı yetmezmiş gibi aile şiddetine maruz kalan, cinsiyetçi dinamikler arasına sıkışan, küçük kardeşine ebeveyn olmak zorunda kalan dır. Kendine has bir eylemsizlikle kaçmak yerine kabullenmeyi tercih eden, sevgi dolu, herkese anne, en mühimi de gerçekliği inkâr etmeyendir.
Pete; çocuksu ısrar ve aşkın tuhaf dilemmasında aşkı varoluşsal bir meydan okuma değil bir sığınma olanağı olarak görmeyi sağlayan karakterdir. En büyük amacı aile kurmak, baba olmak olan, hiç hissetmediği güven, sevgi ve aidiyeti yeğeni için isteyendir. Abi şiddetini görmezden gelen gamsız, ânı yaşayan, şakacı ve çocuksu bir yüzün ardında aidiyetsizlik ve sevgisizlik nedeniyle aşırı kırılganlığını saklayandır. Kendinden taşınsa Sam’e yerleşeceği konusunda izleyiciyi ikna eden, oyundaki trajediyi kıran, tezat yaratıp ayna gibi gerçeklerle yüzleştirendir.
Son kertede, referanslarını ideolojilerin kurumsal ahlâkından almayan, sıradana, vasata yüz vermeyen, muradı kahkaha ve alkış olmayan ve gençlerin görmezden gelinmiş hayatlarını giyinen karakterlere hayat veren Berfin Taş, İbrahim Çavdar, Yağmur Ceren Bulman ve Yönetmen Efe Uzuner’le ev neresidir’i, küfrü, gençlerin geldiği iletişimsizliğin kör noktalarını ve tiyatronun geldiği noktayı konuştuk.

Foto: Doruk Yılmaz
Figen Alkaç: Bütçesiz ve kendi olanaklarınızla kurduğunuz Tiyatro Kontra, Neden ‘Ada Kasabası’ oyununu seçti? İstanbul’un merkezine, nefes alamayan, geleceği sis perdesiyle flûlaştırılan gençliğin ve onları görmezden gelen yetişkinlerin kucağına bırakmak fikri nasıl oluştu?
Efe Uzuner (Yönetmen): İlk olarak İbrahim bana metni gönderdi. Açtığımda ilk sayfasında şu cümle yazıyordu: “Etrafından çevre yolu geçebilecek kadar büyük ama içinde pek bir şey yaşanmayacak kadar küçük bir kasaba.” Metni bitirdiğimde ise okuduklarım; yaşadığım, gördüğüm ve hissettiğim şeylere, benim ve arkadaşlarımın deneyimlerine çok benziyordu. Ve bu hikâyeyi şehrin tam ortasına taşımak bizim için kaçınılmazdı. Çünkü nereye baksak aynı sıkışmışlığı, yalnızlığı, ilgisizliği ve hareketsiz bırakılmışlığı görüyorduk. İhmâl edilmiş gençlerin, orta yaşlıların ve yaşlıların hayatlarına tanıklık ediyorduk.Anlattığımız hikâyenin toplumda bir karşılığı olduğunu biliyor ve seyirciyle güçlü bir bağ kuracağına inanıyorduk.
Figen Alkaç: Fiziksel sınırların ardındaki görünmez duygusal barınakları arayan bir yazar olarak son kitabım yanlışlıkla mutlu’da ev neresidir’i düşünmüş ve “çok içe atılmış hakaretlerin gitgide birikip karardığı yerdir. İçerdeki karaya rağmen aynı sofraya oturmak ve her lokmayı öfkeyle birlikte çiğnemektir. Affetmenin değil barışmanın değil üstünü örtmelerin yeridir.” demiştim. Oyunda ise Pete evin mekânsal tüm aidiyetlerini kaldırıp “Tuğlalar, parklar, yollar ve dükkanlar değildir. Birlikte olduğumuz yerdir ev” diyor. Evi ilişkisel bir mekân olarak işlemek nasıl bir deneyimdi? Pete’ye katılıyor musunuz? Kıymetli bir dokunuş, bakış ve temas sizce evimiz olabilir mi?
Yağmur Ceren Bulman (Sam): Sizin tanımınız da çok anlamlıymış. Evet bende aynı oyunda Pete’in söylediği gibi düşünüyorum. Oyunu yapmak isteme nedenlerimden biri de bu cümle. Aidiyet ve ev kavramı üzerine düşünürken buluyorum hep kendimi ve cevabım kesinlikle “Ev birlikte olduğumuz yerdir binalar değil” Orayı ev yapan insanlarla aramızda da illa kan bağı olması gerektiğini düşünmüyorum. Doğduğumuz aileler için bir seçim hakkımız yok. Ama zaman ve emekle hiçbir mecburiyetimiz olmayan insanlarla yani arkadaşlarımızla bir arada olmak onları önemsemek birbirine ev olmak çok anlamlı geliyor bana.
İbrahim Çavdar (Pete): Benim için ev bir mekândan çok bir his. Kendin olabildiğin, sürekli tetikte olmak zorunda kalmadığın yer. Pete’in hikâyesinde ev eksikliği çok büyük bir yara. O yüzden onun ev tanımıyla benimki arasında büyük bir ortaklık var aslında. İkimiz de güvenli hissetmek istiyoruz. Ev dediğimiz şey bazen dört duvar değil, yanında sessizce oturabildiğin insanlar olabiliyor.
Berfin Taş (Kate): Bir kere gerçekten başka arkadaşı yok yani kasabada üç çocuklar bu yaşta ama bu arkadaşlık zorunluluktan doğmuş olsa da burada çok büyük bir sevgi var yani bunu yok sayamam, bütün oyunu oynatan şey sevgi. Onlar zaten onun evi. Bu park içinde onlar olduğu için önemli bir mekan sadece. Bence de ev kesinlikle insanlarla alakalı bir şey yani hiç mekanlarla değil, ev bir duygu gibi. Pete baya haklı bence.
Efe Uzuner: İnsanın aidiyet hissi çoğu zaman duvarlarda değil, kurduğu bağlarda doğuyor. Bir mekânı ev yapan şey bazen yıllarca yaşadığımız bir oda değil, bize gerçekten görüldüğümüzü hissettiren bir insan olabiliyor. Bu yüzden evi ilişkisel bir mekân olarak ele almak benim için de çok öğretici oldu. Samimi bir temas ya da insanı yargılamadan kabul eden bir dokunuş bile ev hissi yaratabilir. Çünkü ev bazen bir adres değildir; insanın kendini güvende, görünür ve ait hissettiği o kısa andır.

Foto: Doruk Yılmaz
Figen Alkaç: Bugün Türkiye’de bağımsız tiyatro yapmak, ekonomik ve sosyal olarak adeta tek başına bir “ada kasabasında” sıkışıp kalmak gibi, anlıyorum. Ancak, Tiyatro Kontra gibi yeni oluşum tiyatroların, tüm bu imkânsızlıklara, kelimesizliğe, dildeki ve sokaktaki kirlenmeye rağmen dayandıklarını, çabaladıklarını görmek memnun edici. Tiyatro aracılığıyla neyi değiştirmek isterdiniz? Kendi “ev”inizi inşa etmek zor oldu mu? Sizce tiyatro nereye gidiyor?
İbrahim Çavdar: Umut olduğunu düşünüyorum çünkü hâlâ hikâye anlatıyoruz ve insanlar hâlâ gelip dinliyor. Kendi “evim” olarak bağımsız tiyatro yapmak gerçekten zor ama tam da bu yüzden kıymetli. Tiyatronun dünyayı tek başına değiştireceğine inanmıyorum ama insanın dünyaya bakışını değiştirebildiğine inanıyorum. Bazen bir oyun çıkışında eve başka sorularla dönmek bile büyük bir değişim. Kendi evimizi inşa etmek kolay olmadı ama galiba tiyatronun kendisi biraz da bunu yapmak; imkânsız görünen yerde bir alan açmaya çalışmak.
Berfin Taş: Büyük bir soru bu nasıl yapılmalı tabi, çok cevabı var. Ama bana göre biz hem oynayan hem de izleyen taraf olarak, tiyatroyla ya içimizdekileri hafifletmeye çalışıyoruz ya da bazen insanların hayatta görmeyi reddettiği şeyleri sahneye taşıyoruz. Ada Kasabası tam da böyle bir iş. Sokakta yanından geçip gittiğiniz o çocukları, “Buyrun, gelin burada 1,5 saat boyunca izleyin”; diyoruz. Kendi evimizi, Tiyatro Kontra’ yı kurmak bizim için epey zorlu bir süreç oldu ama çok da güzel oldu. Şu an gençler bunu yapıyor genel olarak, kendi tiyatrolarını kuruyorlar. Tabii oyun yapmak her gün daha da zorlaşıyor. Bu yüzden giderek birleşmemiz, ortaklıklar kurmamız lazım galiba, ancak öyle devam edebileceğiz gibi geliyor. Yine de günün sonunda ait olduğumuz bir evimiz olduğunu bilmek harika bir his. Kontra, üretmeye devam ediyor; yeni bir şey hayal ettiğimizde onu taşıyabileceğimiz, büyütebileceğimiz bir evimizin olması her şeye karşılık çok büyük bir güç.
Efe Uzuner: Ben, kişiliğim gereği umut etmeye ve umut ettirmeye devam ediyorum. İnanmak istediğim şey de bu. Umut etmenin giderek zorlaştığı, hayal kurmanın ise neredeyse imkânsız hâle geldiği bir dönemde yaşadığımızı düşünüyorum. Çünkü umudun bittiği yerde her şey yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Dediğiniz gibi, biz de bir ada kasabasına sıkışmış gibiydik. Kendi evimizi kurmak kolay olmadı. Böylesine karanlık bir dönemde bu süreci izlemek ve onun bir parçası olmak bana hâlâ umut veriyor. Çünkü bazen umut, büyük zaferlerde değil; birlikte atılan küçük ama kararlı adımlarda saklı oluyor.
Yağmur Ceren Bulman: Bence bütün bu olumsuzlukların içinde tiyatro ancak inatla ve başka şeylerden ödün vererek yapılıyor. “Tiyatro nereye gidiyor?” Sorusu da her dönem bence sorulan ve düşünülen bir konu. Dünyada hiçbir zaman tiyatro adına işlerin kolay olduğunu düşünmüyorum. Zorlukların boyutları ve konu başlıkları değişiyor bence. Günümüzde tiyatro tarihi için dünyadaki konu ise ilerleyen teknolojik gelişmelerin dekor, ışık ve diğer şeylerle birlikte sahneye nasıl yansıdığı. Türkiye de ise bizim gibi de bağımsız tiyatro ekiplerinin ana konusu ekonomik zorluklar ve sanat politikasının olmayışı. Gençlerin bu umutları tiyatroya akıtarak kurmaya çalıştıkları o yeni yerlerde de içlerine bir türlü giremedikleri köhne yapılar yerine kendi kurdukları küçük bağımsız topluluklar oluyor. Bu bağlamda bizim evimiz “Tiyatro Kontra” oldu. Tiyatro aracılığıyla değiştirmek istediğim şey de anlattığımız hikâyelerle başka türlüsünün mümkün olduğuna inananların sayısını arttırmak.
Figen Alkaç: Küfrün perspektif değiştirmesi yani utanmanın alanından çıkıp komiğin alanına edepsizce girmesi nedeniyle, alkışın özne değiştirdiğini düşünüyorum. Küfür biricik komik artık ve bunda stand-upçıların büyük suçu var. Cem Yılmaz bile alkışı küfür kadar garantili bir özne değil artık. Ancak son dönemde başka bir şeye daha evrildi küfür. Dilsiz, kelimesiz (emojiler nedeniyle) bırakılan dijital yerli ve duyguyla yüzleşilemeyen “zamane” gençlerinin duygularını ifade etme aracı oldu. Tiyatro Kontra olarak, keyif ve kahkahaya teşne seyircinin konforlu kahkahasını boğazına diziyorsunuz. Sizce küfür sahnede nerede durmalı? Konumlanışı ve muradı ne olmalı?
Berfin Taş: Eğer hikâyenizin ve karakterlerin gerçekliği ise küfür mutlaka olacak, çünkü o karakterin o kelimeyi seçmesi onun için bir şey anlatıyor. Bu çocuklar küfretmeseydi, çok steril bir dilleri olabilseydi zaten bu mahallede veya kasabada yaşamıyor olurlardı. Ama dediğiniz gibi bir komedi unsuru da olmamalı küfür çünkü o zaman onaylanıyor aslında, kahkaha ile bir şeyleri onaylıyoruz. Oyunda küfür karakterlerin ‘itici’ bulunmasına sebep oluyor. Bu doz amaçladığımız da bir şey. Bu çocuklar gündelik hayatta da böyle.
Efe Uzuner: Ben küfrü herhangi bir güldürü unsuru olarak görmüyorum. Ama bu, küfrün hiçbir zaman komik olamayacağı anlamına da gelmiyor. Oyunda küfür bir güldürü unsuru olarak kullanılmıyor. Bence sahnede küfür, ancak anlatmak istediğiniz hikâyeyi güçlendiren bir amacı varsa ve kontrollü bir biçimde kullanılıyorsa anlam kazanır. Sahneleme sürecinde metindeki dile sadık kaldık. Yer yer bu dili biraz daha yoğun kullandık. Bu çocukların içinde bulundukları dünyayı ve gerçekliğini daha sahici bir şekilde yansıtmak istedik. Küfrün metnin önüne geçmesini değil, hikâyenin bir parçası olmasını istedik. Seyirciyi sarsan şeyin kullanılan kelimeler değil, o kelimeleri doğuran hayatlar olmasını hedefledik.
Yağmur Ceren Bulman: Salt küfre dayanan komedi benim satın aldığım bir şey değil güldürme unsuru olarak kullanmak kolaya kaçmak gibi geliyor. Küfrün sözsel tabanı da ülkemizde tabu ve bastırılmış şeyler üzerine maalesef ve normal düzlemde konuşulamadığı için öfke ile ya da komedi unsuru olarak kullanılıyor. Sahne bizi bize anlatan yer o yüzden. Kate ve Pete de duygusal olarak sıkıştıklarında küfrediyorlar komedi olsun diye bu da bana iyi bir çizgi olarak geliyor.
İbrahim Çavdar: Bence mesele küfrün varlığı değil, niyeti. Küfür bazen karakteri, sınıfsal konumu ya da duygusal sıkışmışlığı anlatmanın en doğru yolu olabilir. Ama sadece seyirciyi güldürmek ya da etki yaratmak için kullanıldığında anlamını kaybediyor. Ada Kasabası’nda küfür bizim için bir süs değil. Karakterlerin konuşabildiği son dil gibi. Seyircinin boğazına düğümlenmesinin nedeni de bu sanırım. Çünkü orada duyduğu şey sadece bir küfür değil, ifade edilemeyen bir çaresizlik.
