Bu yıl ilk defa gittiğim Amed Tiyatro Festivali on bir yaşına uluslararası bir programla girdi. Berfin Emektar’ın koordinatörlüğü ve direktörlüğünde düzenlenen ve alt başlığı Barış İçin Diyalog olarak belirlenen ve 19 ülkeden yirminin üstünde yapıma ev sahipliği yapan festivalin yan etkinliklerinde paneller, tartışmalar, atölyeler bulunuyordu. Nijerya, Mısır, Suudi Arabistan, Irak, Libya, Ermenistan gibi geniş çaplı ve şimdiye kadar alışık olmadığım(ız) coğrafyalardan ülkelerin davet edildiği bir festivalde hiç bulunmamıştım. Renklilik, çeşitlilik, dayanışma kavramlarıyla yapılmış olan seçimler festivalin politikasını belirliyor, kentin belleğine sanat katkısı yapıyordu. Çok acı tecrübelerin, kapanmamış yaraların üstüne bir tiyatro battaniyesi örtmek, neşeli bir tını çalmak, şifa niyetine bir tas çorba içmek, saatlerce halay çekebilme enerjisini bulmak için güç toplamak gibi bir şeydi bence bu festival.

Yukarıdaki cümlelerden nasıl bir resim çıkacağını merak edip yapay zekaya sorduğumda birkaç düzenlemeden sonra bu geldi, katılımcıların ve düzenleyicilerin fikirlerini merak ediyorum.
On bir gün süren (22 Nisan- 2 Mayıs) festivalin tamamını izleyemediğim için festivalin tümünü kapsayan bir yazı yazamayacağım aşikâr. Orada bulunduğum kısıtlı süre içinde vize alamadıkları için gelemeyen toplulukları da hesaba katınca izlediğim oyun sayısı epey azaldı. Bu yazı kent, Kürt tiyatrosu, kimlik sorunu gibi meselelerle ilgili gözlemlerimden oluşacak daha çok.
İzlediğim ilk oyundan başlayayım o halde. Volksbühne Basel’den Cesur Kadınlar- Geçmişi Bugüne Taşımak gibi çevrilebilecek yapım kadınların direniş öykülerine odaklanmış bir oyundu. Nazi Almanya’sında, Nazi işgali altındaki Yunanistan’da ve başka totaliter rejimlerin, asker çizmelerinin gölgesinde kadınların nasıl direndiğine dair tanıklıkları sahneye taşıyan yapım, direnişi son derece politik bir yerden almış, bugünden bakıldığında eskimiş bir dil konuşan bir anlatıyı tercih etmişti. Çok yakın bir zamanda haberdar olduğum Svetlana Alexievich’in yazdığı Kadın Yok Savaşın Yüzünde adlı yapıtında tercih ettiği duygular üzerinden bir anlatı kurulsa çok daha etkili olabilecek yapım askerî bir atmosferi sahneye taşıyor derken bir kırılma yaşandı. İsviçreli seyirci için hazırlanmış oyun Diyarbakır yolculuğuna çıkarken buradan hikayeler de eklenmiş, cesaretin ve direnişin yerel veçheleri de hesaba katılmak istenmişti. Bu eklentilerin bazıları yama gibi dururken oyunun başlarında geçen “ekmeğin kokusu her yerde aynıdır” cümlesi ete kemiğe büründü. Oyuncuların birlikte kardıkları hamurdan yapılan ekmek sahne üstünde ve gözümüzün önünde pişip oyun bitiminde seyirciye dağıtıldığında yaşadığımız duygu yazının başında bahsettiğim bir tas çorba çağrışımına denk geldi.

Halepçe Tiyatro Topluluğu, The Unforgettable Night oyunundan (Foto: Amed Tiyatro Festivali instagram hesabı)
Wolfgang Borchert’in kısacık ömrüne sığdırdığı savaş karşıtı başyapıtı, Kapıların Dışında adıyla tanıdığımız The Man Outside adlı oyun Ukrayna’dan gelen Vinnytsia Tiyatro Topluluğu tarafından, Oleksandr Kovshun yönetmenliğinde sahnelendi. Savaştan döndüğünde başını sokacağı evini, sarılacağı karısını çoktan kaybetmiş olduğunu anlayan Beckmann savaşı bir bütün olarak sorgulamaya başlar. Gözlükten yemeğe, paltodan kuru giysilere kadar her ihtiyaç duyduğu nesne için verdiği uğraş karşısında canını ortaya koyduğu savaşın acımasızlığını eskimeyen bir zamanda ve mekanda sorgularken izleyici de tanrının giderek küçülmesine, acizleşmesine tanıklık eder. Diyarbakır ya da daha geniş almak gerekirse, ortadoğu coğrafyasında yaşayanların ezbere bildiği savaş meselesinin savaş sonrası hayal kırıklığı kısmını ele alan oyun seyircilerin nefeslerini tutarak izlediği bir yapımdı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra popüler olan ve oyunun sonunda çalınan şarkı verdiği umutla seyirci salondan ayrıldı.
Halepçe Tiyatro Topluluğu için Ariel Dorfman’ın Ölüm ve Kız adlı oyununu uyarlayan Iraklı yönetmen Khalat Nawzad Othman’ın rejisi bir dikta rejiminde işkence gören kadın direnişçinin geçmişiyle hesaplaşmasına bir katman daha eklemişti. Sahnenin içine yerleştirilen kafese işkencecisini kapatan kadının travması, geçmişe ait duygusuyla bugün nasıl baş edeceğine ilişkin hesaplaşması, içindeki şiddet duygusuyla başa çıkma mücadelesini temsil etmek üzere bir oyuncunun daha eklenmesi, işkencecisine zarar vermemesi için kendisini sürekli uyaran kocasının yıllar önce tutuklandığı sırada nerede olduğunu bilmemesi, işkence görürken dinlemek zorunda kaldığı parçanın sürekli zihninde dönmesi tekinsizlik duygusuna katmanlar ekliyor, ataerkinin olan bitendeki payına vurgu yapıyordu. Izleyiciler üzerlerine gelen ağırlıkla salondan çıktılar, sessizce sigaralarını yaktılar. Oyunların finallerine ya böyle ağır bir sessizlik ya da bir slogan eşlik ediyordu.

Ermenistan Verelq Dramatic Theatre ekibinin “The Artist” oyunundan (Foto: Amed Tiyatro Festivali instagram hesabı)
Ermenistan’dan gelen Verelq Dram Tiyatrosu tarafından sahnelenen, Aram Nalbandyan’ın yönettiği Sanatçı adlı melodram kentin Ermeni sakinlerine kendi dillerinde oyun izleme fırsatı sunması açısından önemliydi, küçük salonu tamamen dolduran seyirciler için sanırım Ermenice oyun izlemek bir ilkti.
Açık havada yapılan gösterilerden sadece ikisini izleyebildim; ilki Çand Amed Kültür Merkezi’nin bahçesinde; Zid Tiyatro Topluluğu ile Chamchmal Güzel Sanatlar Vakfı ortak yapımı ve İranlı Soran Hosseini ve Sherzad Hassan Radha rejisiyle izlediğimiz idealler ve ölüm arasında gidip gelen bir anlatının ördüğü gevşek dokumanın arasından sızan slogancı tiyatroydu, seyirciden vasiyetlerini yazmasını isteyen oyun canlı müziğin neşeli tınılarıyla çelişen mesajı ve seyirciye özensiz yaklaşımıyla nasıl bir tiyatro yapmamalı sorusunun cevabı gibiydi. Ikincisi ise kentin başka bir bölgesinde, Koşuyolu Parkı’nda gösteri başlamadan önce izleyicilerin doyasıya halay çektiği bir clown gösterisi olan Hop-Hop. Çoçukların dikkat kesildiği, yetişkinlerin ara sıra sanatçıya laf attığı bu eğlenceli gösteri festivalde izlediğim son performanstı.
Tiyatro yapma biçimlerinin tartışıldığı paneller arasında Berlinli bir STK’nın kurucusu Gisela Hühne’nin konuk olduğu ve ‘inclusive’ tiyatro macerasını anlattığı panel benzer konularda çalışmak isteyenler için ilham vericiydi. Down sendromlu oğlu için başlattığı, genişleyerek bir sirke dönüştürdüğü, şimdilerdeyse diğer oğlunun başına geçtiği tiyatro toplululuğu sayesinde engelli oyuncuları hayata dahil etmenin gururunu yaşayan Hühne’nin tecrübelerini paylaşmak isteyecek birçok tiyatro ve sanat topluluğu olacağına inanıyorum. Tanımlı aralığın dışında kalanların dışlandığı bir hayat algısına karşı son yıllarda daha kararlılıkla ses çıkaran ve eyleme geçen bütün sivil toplum kuruluşları ve sanat insiyatifleri için farkındalık, dayanışma ve desteğin gerekliliği malum. Belki bu yazı bile okuyucular arasından benzer kuruluş ve insiyatiflerle ilgili gelecek bilgilerle bir haberleşme ağı kurulmasına hizmet eder?

Kürt Tiyatrosunda Varoluşun Kültürel İnşası panelinden (Foto: Amed Tiyatro Festivali instagram hesabı)
Paneller arasında Berfin Zenderlioğlu ve Keval Sidqi’nin ”Sahne Kimlik ve Hafıza’‘ ile ”Kürdistan’da Kadın, Özgürlük ve Performans’‘ başlıklarını ele aldıkları konuşmalar benim en çok ilgimi çekenlerdi. Irak ve Almanya’da yaşayan, kültürel çalışmalar yapan oyuncu, yönetmen ve yazar Sidqi Rojava’da savaş travmalı (DAEŞ saldırısına maruz kalmış) kadınlarla yaptığı tiyatro çalışmalarından (Truvalı Kadınlar), sanatın sağaltıcı etkisinden, benzer çalışmaları sürdürme azminden ve kararlılığından söz etti. Moderatör Rugeş Kırıcı ve Berfin Zenderlioğlu’nun da içinde bulunduğu Suriye’deki kamplarda tasarlayıp yönettikleri tiyatro çalışmalarından kısa bir bölüm izledik. Oyuncu ve yönetmen Zenderlioğlu ise Türkiye’deki Kürt Tiyatrosunun tarihinden; Teatra Jiyana Nu, Seyr-i Mesel ve Şermola Performans’ın çalışmalarından bahsederken tiyatronun Kürt toplumu için estetikten öte önemini dile getirdi. Dili yaşatmanın, alternatif bilgi üretiminin ve tarih yazımının tiyatroyla nasıl mümkün kılındığını, anlatılmayanın, unutulanın, hatırlanmayan ama var olanın sahneden izleyiciye doğru yolculuğuna değinirken 1992 yılından bu yana Kürtçe tiyatro yapan, Avrupa’ya turneye giden toplulukları andı (zaten festivalin davetlileri olan bu sanatçıların yüzlerindeki haklı ve yorgun gururu görmek, sohbet etme fırsatı bulmak benim için keyifli bir deneyimdi), İstanbul’da kurulmuş, kapatılıp tekrar açılmış MKM’den söz etti, Amed Şehir Tiyatrosu’nun serüvenine kısaca değindi. Kürt tiyatrosunun yapısal özelliklerinden bahsederken Şermola’ya kadar yeni metin yazımının yokluğundan, tiyatronun metinsel kaynaklarının dengbejlik geleneğiyle olan sıkı ilişkisinden söz etti. Bu bilgilendirici sunuma kaynaklık eden yüksek lisans tezini kitaplaştırması dileğimi burada da tekrar ediyorum.
Çok neşeli anlara ve tanışıklıklara vesile olan festivalde oyunlara üç dilde (Kürtçe, Türkçe ve İngilizce) eşlik eden üst yazıları okumak, Kürtçe’nin farklı lehçelerini (Kurmanci, Sorani, Zazaki) duymak, dille örülen bir sanatın seyirciler üzerindeki etkisini görmek, tiyatro seyircisi oluşturup geliştirmek adına da önemli göstergeler. (Bu arada belediyenin dil geliştirme ve koruma şube müdürlüğünün -müdürü Tahir Baykuşak– varlığı bu hassasiyetin tesadüfi olmadığının kanıtı) Dil meselesinde geçen yıl Kahire Uluslararası Tiyatro Festivali’nde yaşadığıma benzer bir deneyimi burada yaşadım; farklı ülkelerden (buna dört parça Kürdistan deniyor) gelen konuklar içinde rahat ettikleri dilde belirgin bir neşeyle konuşuyorlardı, tıpkı Arap dünyasının her yerinden gelmiş, geleneksel kıyafetleri içindeki Arap erkekler gibi. Ancak Diyarbakır’da kadınların varlığı, hakimiyeti, aklı ve neşesi her şeyin üzerinde duruyordu. Otuz beş yıllık tiyatro geleneğini nihayet uluslararası bir platformda paylaşmanın gururu ve neşesiyle misafirperverlikte üst düzey bir standart yakalamış olan festival ekibine teşekkür ederken birkaç minik anekdotla yazımı bitiriyorum.

Ukrayna Vinnytsia Regional Ukrainian Academic Music and Drama Theatre ekibinin “The Man Outside” oyunundan
*Hep bir ders, hep bir mesaj, bu nedir?
*Bu oyunun sonunda kimse slogan atmadı?
*Yazarınız uçağın kalkmasına saatler kala kaybettiği kimlik kartının yerine yenisini çıkarıp rahat bir nefes alınca olayın şakasını yapmak ister ve “Eh ben de bir tür kimlik sorunu yaşadım” der. Cevap hazır; “canım o iş öyle olmuyor!”
