Engin Hepileri ile Tiyatro.İn’in “Müfettişler” Oyunu Üzerine Söyleşi

Ayçe Özyiğit
5,8K Okunma

Tiyatro.İn tarafından sahnelenen, 28. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılış oyunu “Müfettişler” Melih Cevdet Anday tarafından beynindeki rahatsızlığın iyileşme sürecinde kaleme alınmış. 71 Muhtırası öncesini anlatan ve sıkışmış insanlarını konu alan oyun, her zaman bir çıkışın olabileceğini “denize 20 metre mesafedeki ev” hayali üzerinden anlatıyor.

Oyuncu kadrosunda Aslıhan Gürbüz, Erkan Kolçak Köstendil, Kadir Çermik ve Burak Altay gibi isimlerin yer aldığı “Müfettişler” oyunun yönetmeni ve dekor tasarımcısı  Engin Hepileri. Oyunun müzikleri Kenan Doğulu’ya, Işık tasarımı Cem Yılmazer’e, video tasarımı Okan Temizarabacı’ya, kareografisi Büşra Firidin’e, görsel tasarımı Bülent Şengül’e ait. Müfettişler’in yürütücü yapımcılığını Barış Şekerci yaparken, yönetmen yardımcılığını da Musa Can Pekcan ve Doğa Halis üstlenmiş.

Klişelerin dışına çıkamayan günümüz seyircisi -bazı kesimleri tenzih ediyorum- giriş, gelişme ve sonuç kurgusu beklentisinde olduğu  için “Müfettişler” bazı haksız eleştirilere maruz kalmış durumda. Oysa, Anday’ın oyununu “bir aksiyon olacak, sonsuza dek mutlu yaşayacaklar” düşüncesinden ziyade kendi özünü bulmaya çalışan insanların sıkışıp kaldıkları dünyalarından çıkma çabası olarak yorumlamak daha makul olacaktır. Zira Engin Hepileri’nin de söylediği gibi oyunda anlaşılmayacak bir nokta yok. Oyunda, baskıcı sistemin sonucu olarak insanlar arasındaki kutuplaşma, kendi içinde sıkışıp kalmak ve yalnızlaşmak gibi hepimizin çok yakından tanıdığı duygular işleniyor. Denize 20 metre mesafedeki ev ise, hepimizin kurtuluşu aradığı umudu temsil ediyor. “Müfettişler” aslında o umut ışığının hiçbir zaman sönmeyeceğini fısıldıyor.

Tiyatro.İn’in kurucusu ve Müfettişler oyununun yönetmeni Engin Hepileri ile oyun üzerine konuştuk.

Ayçe Özyiğit: Müfettişler metnini İKSV için Mehmet Birkiye’nin isteği üzerine seçmişsiniz. Tiyatro.İn’in repertuvarına baktığımızda sahnelemesi zor eserlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Müfettişler oyunu da onlardan birisi.

Engin Hepileri: Ben sahneye iyi metinleri taşımayı tercih ediyorum. İyi metinler de sahnede kendisini iyi ifade etmek istiyorlar. Niyetim; beni etkileyen metinleri daha fazla seyirciyle buluşturmak.. Çünkü tek derdim oyunculuk, sahne performansı, ışık, dekor ve kostümle insanlarda daha farklı bir bakış açısı yaratabilmek. Seyirci salonun kapısından içeri adımını attığı an benim için tiyatro başlamış oluyor. İçeri girdiğiniz an içeride bambaşka bir atmosferle karşılaşıyorsunuz. Bu da artık o hikayenin bir parçası da sizsiniz demek oluyor. Dolayısıyla her oyunumda seyirci oyunu beklerken çok güzel müzikler dinler, dekoru muhakkak görür. Dekor benim için sahne üstünde her zaman bir enstalasyon gibidir. Tüm bunlar iyi metinlerin yansımasıdır. O açıdan sahnelemesi zor ya da kolay olarak değil de muhakkak sahnelenmesi gerektiğini düşündüğümüz etkili ve iyi metinleri/hikayeleri sahneye taşıyoruz.

Ayçe Özyiğit: Oyunun tanıtımında,  “cevaplarla değil sorularla ayrılacağımız bir oyun” deniyor  ve oyun bu açıdan vadettiğini gerçekleştiriyor. Oyunla ilgili eleştirileri okuduğumda şunu fark ettim. Klişelere, kolay anlaşılır metinlere, kafamızı fazla yormayacağımız işlere çok alıştırılmışız ve aksi olduğunda çok zorlanıyoruz. Sizce bu günümüz seyircisinin çoğunluğunun ortak özelliği midir?

Engin Hepileri: Açıkçası ben onları bir eleştiri olarak bile görmüyorum. Çünkü ben bir yönetmen olarak kendimi bir şey anlatmak zorunda hissetmiyorum. Kendimi seyirciye bir şey hissettirmek zorunda hissediyorum. Dolayısıyla oyunu izledikten sonra tiyatroya girdiğiniz siz ile tiyatrodan çıktıktan sonraki sizin aynı kişi olmayacağınızı düşünüyorum. Bazı fikirleriniz değişecek, belki kafanız hiç olmadığı kadar karışacak ve tüm hissettiğiniz duygular sizi bambaşka birisi haline getirecek. Tiyatro sanatının da bu olduğuna inanırım. “Ben geldim şöyle bir baktım çıktım” olmamalı. Sahnedeki dramaya dâhil olmayı talep ettiğiniz için bilet alıp içeri girdiğiniz zaman ben de doğal olarak sizin tam anlamıyla oyunun içinde olmanızı istiyorum. Galiba biraz da bu buna sebep oluyor. Dolayısıyla da bana “ben anlamadım” diye eleştiri geldiği zaman; “neyi anlamadınız?” diye soruyorum. “Orada bir kadının umuda dair söylediği sözleri mi anlamadınız da yüreğinize hiç işlemedi?” ya da “üstümüzdeki bu kadar mevcut baskı ve korkuyu 1970’lerde de gördüğünüz için mi anlamadınız?” diye soruyorum. Müfettişler aslında çok net bir metin. Söylemek istediğini Melih Cevdet Ustamız çok net söylüyor. Ben, yazımı güzel olan, farklı bir garip akımı doğuracak güzel bir Türkçe’yle ve en iddialı haliyle yazılmış tiyatro metinlerini sahneye taşımak gibi bir cesareti gösteriyorum. Seyirciye de; “sen de bu oyunu/metni tiyatroya gelmeden önce biraz araştır, biraz oku, ne olduğunu bir anla da bu işi beraber yapalım” diyorum. Bana göre böyle olması gerekiyor. Nihayetinde bu televizyon değil. “Ne varsa onu seyredeyim” diyemiyorsunuz değil mi? Bilet alıp geliyorsunuz. Hangi oyuna gidiyorsun? Hangi oyuncu oynuyor? Hangi yönetmen yönetmiş? Daha önce ne yapmış? Bu sorulara cevap aradığınız zaman anlaşılmayla ilgili derdimizi de geçmiş olacağız. Başka bir yerde olmalıyız. Başka bir şey konuşuyor olmalıyız. Tabii ki yorumları da, eleştirileri de okuyorum. Beğenen çok kişi var ki onlar belli ki edebiyatsever ve kendi edebiyatımıza sahip çıkmış olan, okuyan insanlar. Onlar anlıyorlar, neyin ne olduğunu.

Ayçe Özyiğit: Diğer taraftan televizyon izleyicisi gerçeğimiz de var. Televizyon dizilerindeki ünlüleri görmek için tiyatroya gitmeyi tercih eden…

Engin Hepileri: Ben bunun da çok pozitif bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü Müfettişler, bizim oyuncularımız Erkan (Kolçak Köstendil), Aslıhan(Gürbüz), Kadir (Çermik), Burak (Altay) sayesinde her türlü çok güçlü, çok duygulu bir oyun. Anlatımlar çok güçlü. Işık Cem Yılmazer sayesinde, müzik Kenan Doğulu sayesinde çok güçlü. O anlamda hepsinin bu ışığından bir şey izlemiş olmak bile bence son derece iyi bir tiyatro deneyimi sunuyor. Tabii ki beğenmemiş de olabilirler ama günün sonunda oraya kimin ne yazdığı konusunda da hala şüphelerim var. Ne siteler var, insanlar hakkında, oyunlar hakkında neler yazılıyor. Onun için elbette hepsini görüp, her şeyin farkında olup yine de işimizi yapmaya devam ediyoruz.

Ayçe Özyiğit: “Benim kişilerimin, birbirlerini dinlediklerini bile pek sanmıyorum. Bütün insanlar kendi kendilerine konuşuyor. Belki de tümümüz deliyiz” demiş Melih Cevdet Anday. (Devlet Tiyatroları Dergisi/1957) Müfettişler oyununun genelinde de iletişimsizliğin söz konusu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Engin Hepileri: Elbette! İlk olarak evden-eşlerden- başlıyor iletişimsizlik. Gittikçe büyüyen yalnızlaşma, bireyselleşme kentlerimizin kaçınılmaz sonu ne yazık ki. Çok kalabalık kentlerde yaşadığımız için yalnızlaştıkça yalnızlaşıyoruz. Melih Cevdet Anday’da yaklaşık 55 sene önce bize tam da bu resmi veriyor. Yalnızlaşan insanlar, birbirlerinden uzaklaşan insanlar ve daha da önemlisi maalesef -günümüzde de çok yaşadığımız- kutuplaşan insanlar… Bu da ister istemez iletişimsizliğe zemin hazırlıyor.

Ayçe Özyiğit: Anday’ın Müfettişler oyununun karanlık bir atmosferden ziyade içinde umut barındırdığını düşünüyorum. Metinde “Gidilecek, geride bırakılacak” sözü çok geçiyor. Anday, karakterlerin bunu nasıl yapacaklarını söylemiyor ya da bize hazır bir sonuç sunmuyor. Aslında Anday’ın istediği de çözümü seyircinin kendisinin bulması mı?

Engin Hepileri: Aynen öyle. Biz bu metinde umut kavramını çok gördük. Metin dışında Ayşegül Yüksel Hocamızın değerlendirme ve çözümlemelerinde yine Müfettişler adına yazılmış olan tezlerde, önemli tarihçilerimizin metin üzerine yazdığı yazılarda da umut faktörüne çok rastladık. Metin 1970’lerde, ihtilal öncesi dönemde geçiyor. Muhtıra öncesi her şey çok daha karışıkmış. Düşünün evlere giriliyor, evlerden bir şeyler alınıyor, gazeteler toplatılıyor. O karanlık dönemin içerisinde ortaya çıkan karmaşa ve yalnızlaşma durumu bile finalde hep bir şeyi müjdeliyor, bir şeyi imgeliyor. “Bir gün olacak. Bir gün kurtulacağız, orada yaşayacağız. O deniz kıyısındaki evde, 20 metre ileride, denizin kayalara vurduğu o sahilde seninle beraber ömrümüzü orada bitireceğiz” diyor. Kimin hayali olmasın ki? Hepimiz öyle bir şeyi hayal ediyoruz. Özellikle de demin bahsettiğimiz bu kentleşmenin içerisinden çıkmak için, insan olduğumuz halimize, özümüze dönebilmek için hepimiz bunu hayal ediyoruz.

Ayçe Özyiğit: “Odalardan birinin bir köşesinde gözyaşı dökülmemiştir hiç”, “Duvar saati dokuzu vurdu diye boğazımıza hıçkırıklar takılmaz” ya da “Hiç cenaze çıkmamıştır bu evden, hele çocuk cenazesi hiç” gibi diyaloglarda bu çiftin aslında ne ile hesaplaştığını nerede sıkışıp kaldığını az çok bize söylüyor Melih Cevdet Anday.

Engin Hepileri: Evet, çok net anlaşılıyor, hala neden anlamadık diyorlar ben de onu anlamıyorum. (Gülüşmeler) Oyunda adam karakteri çok net bir şekilde; “kendimizden de vazgeçecek miyiz peki?” diye soruyor karısına. Kendimizden vazgeçemiyoruz. Kimi zaman bazı noktalarda başkaları için de kendimizden ya da fikirlerimizden vazgeçmemiz gerekebiliyor. Bu durum adam karakterine çok zor kararlar da verdirtiyor. Mesela sorgu sahnesinde adam; “…ölümle bir burun buruna gelin o zaman anlayacaksınız ne kadar yalnız olduğunuzu, elinizde sadece iki şey olacak. Bir siz, bir de ölüm, tabuttaki halin. Orada kafa kafaya kalacaksın ve ne olduğunu orada anlayacaksın” diyor. Metinde bu şekilde kişinin özüne dair çok güçlü diyalogları da var Melih Cevdet Anday’ın. Bu da karakterleri gerçekten dünya çapında bir karakter haline dönüştürüyor.

Ayçe Özyiğit: Metni sahneye taşırken zorlandığınız bölümler oldu mu?

Engin Hepileri: Melih Cevdet Anday pek çok şairimiz gibi işinde çok usta ve kendi yaratmak istediği şey noktasında çok da ısrarcı. Yaramaz bir çocuk gibi yapmak istediğini yapıyor. Açıkçası bu bizim çok hoşumuza gidiyor. Fakat günün sonunda siz bir tiyatrocu, bir yönetmen ve bir oyuncu olarak, Anday’ın metinlerini sahneye taşımak istediğinizde sahneleme bakımından çok güçlükler çekersiniz. Oyuncuya dramaturjik bir kurgu vermekte çok güçlükler çekersiniz. Çünkü Anday için asıl olan sahne üstündeki kurgu değil yazımın kendisidir. O oyuncunun esasen kendi karakteriyle bir şeyler yapmasını beklemez, o yazıyı doğru aktarabilecek oyuncuyu arar. Kendi metnini esasen aktarılması için yazmıştır. Elbette dramaturjik olarak oyuncu karakterin içine düşecektir ama Melih Cevdet Anday’ın bu tarz oyunlarında önce Brecht tekniğindeki gibi sözün önemi ortaya çıkmalıdır. Biz de hem çalışırken hem rejimde mümkün olduğu kadar mizansene boğmak yerine metni seyirciye temiz bir şekilde aktarmak üzerine çalışmalar yaptık. Bu anlamda çok büyük bir şairin büyük bir oyunuyla hemhal olduğumuz için çok mutluyum.

Ayçe Özyiğit: Anday’ın bu “zamansız” metni sahnede dekor ve kostümle de pekişmiş adeta. Kostümlerde ve dekorda aynı zamansızlığı gözlemliyoruz.

Engin Hepileri: Elbette ki birkaç göz kırpmamız oldu. Mesela bir dantelimizle 70’li yıllara bir göz kırpalım dedik ama onun dışında özellikle bir şeyleri işaret etmek istemedik. Bizim için az önce sözünü ettiğiniz “ev” faktörü çok değerli aslında. Melih Cevdet’in pek çok kitabında vardır. Kapalı, küçük alanlar. Kapalı bir yerde, sıkışmış olan insanların oradan çıkma çabası. Onun için ben somut olarak oradan hareket ederek büyüyüp küçülen bir ev yapmak istedim. Dolayısıyla dekoru da ona göre kurmak istedim. Evin büyüyor olması beni çok etkiliyor. Çünkü adam oyunun bir yerinde; “ufaldıkça ufalıyor, koskoca ev” diyor. Tüm bunların sebebi kendimize koyduğumuz sınırlar, kendi sıkıntılarımız, kendi dertlerimizdir. Onun için oyunda, o evden çıkmak, gökyüzüne bakmak, önümüzü açmak ve gitmek bizim elimizdedir vurgusu da yapılıyor. Zaten Melih Cevdet’in her oyununda bu vurgu yapılır. Aslında Melih Hoca bizi bize yansıtıyor, gösteriyor. “Bak sizler bu durumdasınız ama bir çıkış yolu da var. Kolay olmayabilir, zor olabilir ama var” diyor.

Ayçe Özyiğit: İnsanın kendi özünü, kendi benliğini bulması açısından bu yüzleşmeler oldukça önemli. Peki, sizce umut hangi noktada vücut buluyor?

Engin Hepileri: Çok önem taşıyor galiba. Ben, film izlememenin, kitap okumamanın ve tiyatroya gitmemenin bizleri köhneleştirdiğini düşünüyorum. Hâlbuki bizler iyilik, güzellik, vefa gibi birçok pozitif duyguyu özümüzde barındırıyoruz. Kendi kültürümüze ait duyguları hatırlamanın bu gibi sanat dalları sayesinde olacağına inanıyorum. Bir resme baktığınız zaman içinizde, yüreğinizde bir şeyler değişiyorsa, bir müzik duyduğunuzda içinizde bir şeyler hareketleniyorsa ya da bir tiyatro izlediğinizde bir roman okuduğunuzda aklınız bambaşka yerlere gidiyorsa o zaman tüm bunlar bir lüks veya konfor değil, ihtiyaçtır.  Bu şekilde kültürel olarak da ayakta kalabiliriz. O zaman birlikte aynı ya da farklı şeyleri okuyup tartışabilir, konuşabilir ve bir bütün olabiliriz. Sanatın birleştirici gücü budur, bu olmalıdır. Biz de –Tiyatro.İn olarak, İstanbul’un bu zor şartlarında ayakta kalmaya çalışarak, direnerek, tiyatro yaparak bunun bir parçası olmaya çalışıyoruz. Tabii ki bunu kesinlikle görev olarak görmüyoruz. Tiyatro bizim için bir sevda ve ifade biçimi. Ben aynı zamanda sinema filmi de yapıyorum, televizyonda da çalışıyorum, seslendirme de yapıyorum ama bunların yanında tiyatroyu kendim için yapıyorum. Onun için tiyatronun bir şeyleri değiştireceğine, bizleri bu karamsarlıktan çıkartacağına inanıyorum ve dolayısıyla Melih Hoca gibi ben de umutluyum.

Ayçe Özyiğit: Sözünü ettiğiniz gibi, günümüz koşullarında tiyatroların ayakta kalması giderek zorlaşıyor. Tiyatro.İn bu zorlu ekonomik koşullara nasıl direniyor?

Engin Hepileri:  Tiyatro.İn olarak biz de maddi zorluklar yaşıyoruz. Koşullar giderek zorlaşıyor. Taşıma ücretleri, depolama ücretleri, salon kiraları, vergiler, stopajlar vb. tüm giderler sanat üretmeye çalışan, ülkeye fayda sağlamaya çalışan, biz ve bizim gibi tiyatroları çok zorluyor. Ben tiyatro dışında televizyonda çalışıyor olmasam, başka gelir kaynaklarım olmasa bunu sürdürebileceğimi sanmıyorum. Birçok tiyatrocu da aynısını yapıyor. Televizyonda çalışıp kazandıkları parayı tiyatroya harcayıp ayakta kalmaya çalışıyorlar ama buna rağmen yetmiyor efendim. Çünkü bu vergiler, benzin fiyatları, taşıma ücretleri üstümüzdeki tüm bu yükler bizi çok zorluyor. Bizim kendi sahnemiz de yok. Benim depom var. Dolayısıyla her gün depodan kamyonum çıkıyor, buraya geliyor. Gece toplanıyor, tekrar depoya geri gidiyor. Bunlar çok ciddi masraflar. Hadi bir şekilde bunların altından kalktınız diyelim ama salon kiraları da yüksek. Belediyelerde de yüksek ki yüksek olmaması lazım. Sanki düğün için kiralamışım gibi para vermiyor olmam lazım. Bunu burada konuşmak zorundayım. Biz bu işi yapıyoruz. Vergilerin bu kadar yüksek olmaması gerekiyor. Biz esnaf değiliz. Bizlere bazı imtiyazlar sağlanması lazım. Bizim derdimiz sadece tiyatro yapabilmek ve biz bu işten para falan da kazanmıyoruz. Onlar da biliyorlar zaten. O zaman devam edebilmemiz için ne yapabilirsin? Buna çözüm bulmaları lazım. Belki verginin oranını düşürürsün. Gelir vergisinde büyük holdinglerle yarıştırmazsın beni. Ayıp değil mi? Yazık daha doğrusu. Biz bir şey yapmaya çalışıyoruz. Birlikte yapalım isterim ben.

Ayçe Özyiğit: Tiyatro.İn’i 2013 yılında “Anlatılacak hikâyeler için, düşlere can vermek için…” hedefleriyle yola çıktı. Geçen 12 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Engin Hepileri: Bizim için gidilecek bir yer yok. Sadece gittiğimiz yol önemli. Bizim isteğimiz; iyi metinleri seyirciyle buluşturmak, kendimizi o metinlerle uğraştırmak, kendi yeteneklerimizi, becerilerimizi daha ileriye götürmek için yeni çalışmalar yapmak, takip ettiğimiz yazarların yeni oyunlarını muhakkak seyirciyle buluşturmaya çalışmak. O yazıda da yazdığım gibi biz tiyatroyu sahnede bir oyun olsun diye yapmıyoruz. Bir derdimiz varsa, bir metinle karşılaştıysak ve o metin bize bir şey söylediyse, “bunu sahneye koyalım” diyoruz. O bizi etkilediyse, hayatımızı allak bullak ettiyse, evde, işte her yerde o metni konuşuyorsak ve artık bunun sahneye de çıkması gerektiğini düşünüyorsak o zaman o metni sahneye taşıyoruz. Onun için de bazen iki sene bekleriz, bazen de üst üste iş yaparız. Bence önemli olanın bizim karşılaştığımız metinlerin seyirciye layık olduğunu düşündüğümüz an. Bu “Anne” metni için de geçerli. “Kim Bu Ben” metni için de. “Müfettişler” metni için de. Daha sahneye taşıyabileceğim bir sürü fikir var.

Ayçe Özyiğit: Hemen onu da sorayım. Tiyatro tarihinde yer edinmiş iyi metinlerin tozlu raflarda kalmasını istemediğiniz için bir çok metni sahnelemeyi tercih ettiğinizi okudum. Tiyatro.İn olarak repertuarınıza eklemek istediğiniz, mutlaka sahnelemek istediğiniz metinler var mı?

Engin Hepileri: Mümkün olduğunca tekrar şeyler yapmayı sevmiyorum. Özellikle kendim yaptıysam bir daha yapmayı sevmiyorum. Kendimden kastım Kenter tiyatrosunda çalışırken sahnelediğimiz oyunları da kastediyorum. Onun dışında çok istediğim güzel bir Çehov uyarlamasını sahneye taşımak. Tabii bunu 2-3 sene içerisinde yapabileceğimi düşünüyorum. Onların çalışmasını da yapıyorum. Onun dışında yine çok etkili modern bir iki tane metin var elimde. Bir tanesini önümüzdeki sezon sahnelemeyi düşünüyorum. Onların çalışmasını da yapıyorum. Hayalimde Melih Cevdet Anday’ın şiirlerinden oluşan bir oyun da var. Çok istiyorum, çok okuyorum ve derledim de ama onu sahne üstüne nasıl getireceğimi henüz bilmiyorum. Onu bulacağım ya da bir yerden gelecek o. Gelince yapacağız.

Ayçe Özyiğit:  Son olarak şunu sormak istiyorum. Profesyonel oyuncularla çalışmak tiyatronun akıbeti açısından önemli ancak bu durum genellikle genç yeteneklerin kıyıda köşede kaybolmasına neden oluyor. Tiyatro.İn olarak bu konuda nasıl bir yaklaşım sergiliyorsunuz?

Engin Hepileri: Doğa Halis ve Selin Dumlugöl şu anda Anne oyunumuzda oynuyor. Her ikisi de son derece yetenekli iki arkadaşım. Biz böyle bir kumpanyayız. Çocukların birkaç tanesi konservatuardalar daha. Ben okudukları ya da sahneleyecekleri oyunları okuyorum. Tiyatro.İn aynı zamanda bir atölye aslında. Stüdyomuz var ve Stüdyo.İn çatısı altında provalar da yapıyoruz ve biz orada sadece oyun çıkarmak için uğraşmıyoruz, bir ekip olmak için de uğraşıyoruz. Bence genç arkadaşlarımın biraz daha saldırgan, biraz daha istekli ve biraz daha yırtıcı olmalı gerekiyor. Çünkü biz gençken öyleydik; bu meslekte öyle olmak gerekiyor. Sen tırmalamadığın sürece, sen istemediğin sürece hiç kimse seni alıp bir yere koymak istemiyor. Burada senin yaptığın bir işin bana faydasından bahsetmiyoruz, yaptığın işin senin kendine olan faydasından bahsediyoruz. Oyuncu olarak bunu yapacaksın ve kendini ispat edeceksin. Nihayetinde baktığın zaman herkes tarafından kabul görülen, ödüller verilen bir oyuncu olmak istiyorsun. Arka taraflarda kalan bir oyuncu olmak istemiyorsun değil mi? O zaman girdiğin ortamda da aynı etkiyi yaratıyor olman gerekiyor. Bunun için de daha fazla istekli ve daha fazla heyecanlı olmaları gerekiyor. Şimdiki arkadaşlar “olursa da olur, olmazsa da olur.”, düşüncesindeler. Bu meslek öyle değil. Hiç öyle olamaz. Biz öyle değildik. Ben kendi adıma söyleyeyim benim kahve içmeye bile vaktim yoktu. İş vardı çünkü. Oturup sızlanmak benim en sevmediğim durum.

Ayçe Özyiğit: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim.

Engin Hepileri:  Çok güzel sohbet oldu. Ben de içimden gelen her şeyi samimi şekilde anlattım. Ben de çok teşekkür ederim.

AYÇE ÖZYİĞİT

 

  MÜFETTİŞLER OYUN TARİHLERİ

21 Mart Cuma Enka Oditoryumu

28 Mart Cuma Fişekhane Ana Salon

11 Nisan Cuma İzmir

27 Nisan Pazar Fişekhane Ana Salon

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku