Tiyatro, bütün açmazlarıyla (yüksek vergi, stopaj, sahne sorunları, kısıtlı destek, teknik eksiklikler vb..) girdiği salgın döneminden sağ salim çıkabilmeyi başarırken, ekonomik krizle birlikte yükselen hayat pahalılığının ve enflasyonun pençesine düştü.
Tiyatroları uzun yıllardır boğuştuğu sorunları mecburen artan bilet fiyatlarıyla dengelenmeye çalışırsa da, bu defa seyirciye çarpan hayat, tiyatronun asal ögesini salonlardan uzaklaştırdı, oyun izlemekten geri çekti ve tiyatroyu çok zorlu günlere taşıdı… Toplumsal yaşam giderek “çok çalış, az kazan, başının çaresine bak” ya da “çalış, bulabildiğin kadar beslen, uyu, uzun iş saatlerinden sosyal hayata vakit kalmaz” döngüsünde ve derinleşen ve yaygınlaşan yoksullukla birlikte geniş kitlelerin gelirleri sağlık, eğitim, barınma, ulaşım vb. temel ihtiyaçlara yetmez haldeyken, tiyatro – sanat sahipsiz bırakıldı ve maddi yaşam koşullarının kurbanı edildi.
Burada özellikle üzerinde durulması gereken, tiyatronun da bir ‘canlı, yaşayan’ bir sanat olduğu, toplumsal yaşamın içinde olduğu, tarih boyunca onunla diyalektik bağlar kurduğudur. Tiyatrocular, ustalarından, hocalarından ya da okullarından tiyatronun ‘vazgeçmez’ olduğunu öğrenirler. Hayatın tüm zorluklarına rağmen, ‘tiyatro yapın dendi diye yola çıkmadık; tiyatro da olmayıversin denilse de durmayız’. Tiyatroya sahip çıkınca, gönüllülük üzerinden çoğalmayı başardıkça, “iki kalas bir heves” şiarıyla inadına yaşatılıyor tiyatro. Seyircisiyle, oyuncusuyla, gönüllüsüyle, gerçekten “son iki insan kalana kadar yaşar tiyatro.”
Tarih boyunca benzer sorunlarla, felaketlerle, yoksullukla içiçe yaşadı tiyatro. Zamanla yoksul tiyatrocuları krallar, prensler, zenginler himayesine aldı görkemli salonlar inşa etti onlar için; estetik sanat rejiminin güçlendiği dönemlerde sınıfsal ayrımlar da belirginleşti tiyatro dünyasında. Primadonna’lar, jönler, giderek cilanan ve pazarlanan star sistemi…Ne yazık ki karşılık da buldu bu ışıltılı burjuva sanatı pek çok tiyatrocunun şişkin egosunda… O günlerden beri, toplumdan, halktan yana saf tutan tiyatrolarla paradan ve şöhretten beslenen arasındaki ayrım da giderek belirginleşti…
Oysa Anadolu topraklarında, binlerce yıldır halkla iç içe alanlarda, köy meydanlarında kurulur oyun… ‘Sanatçı tiyatrocunun’ provalar boyu ter dökerek çıkardığı metinli oyunlar gibi olmasa da, hemen oracıkta, tipler, roller çıkar oynar, sözünü söyler, eyler hayata dair ve salınır toplumun içinde kendi endamınca…
Ne var ki, artık bu coğrafyada da ‘yüksek sanata’ dönüşen tiyatro da ekonomik altyapıdan yakalanıyor sisteme. Maddi yaşamın zorluklarıyla başbaşa bırakılıyor, devletten ve zenginlerden destek kesildikçe de zorlanıyor ayakta kalmakta. Yokluklarla yaşamaya çalışan seyirci ne kadar özlese de (kaldı ki ihtiyaçtır tiyatro) gidemez oluyor tiyatroya… Tiyatrocular ticari olarak kâr etmeyen bir işin içinde boğulurken savruluyor, kopuyor sahneden, seyirciden ve ne yazık ki tarihsel sorumluluğundan… Sistemin sektörleşme ve şirketleşme üzerinden “endüstriyel tiyatro” dayatmaları altında maddi sorunları aşmaya çalışırken, vakit kalmıyor oyunlarını kurmaya, taşımaya… Hayatını sürdürme derdindeyken, “çağının tanığı” olabilmenin dışında kalmayı normalleştiriyor, içseleştiriyorlar…
Futbol da özünden, güzelliğinden, halkın çok sevdiği bir oyun olmaktan “endüstriyelleştirilerek” uzaklaştırılmadı mı? Endüstriyelleşen futbol kopmadı mı sokaklardan, sahiciliğinden? Şimdi de ‘endüstriyel tiyatro’ yaratmaya çalışıyor sistem, hem de bizzat tiyatrocular eliyle… Fakat bu dayatmayı kabullenemez tiyatro; çünkü fanatizme açık ucu yok, rekabet kaldırır bir yanı da yok…
Yaşayıp göreceğiz; bu yolla tükenenlerin ötesinde çoğalanlar, tiyatronun doğduğu topraklarda, Anadolu’da yine insandan yana, insanla eyleyenler, hikayelerini sahneye taşıyanlar kopmayacaklar seyirciden. Belki başka alanlarda da çalışarak yaşamını ve sanatını sürdürecek, belki kıt kanaat geçinerek direnecek ama ille de gönüllülükle sahneye, sokağa, meydanlara, parklara taşıyarak buluşacak seyircisiyle.. Süssüz, abartısız, cilasız, arı duru; ama insanla ve hayatla iç içe…
