Doğu Transilvanya Dolaylarına Bir Tiyatro Gezisi: “Sepsi Showcase”

Handan Salta
13,1K Okunma

Son yılların modası showcase etkinliklerinden birinde Romanya’daydım. Bir pazarlama etkinliği olarak showcase girişimciliği Avrupa’da hızla yayılırken bu yıl üçüncüsü yapılan etkinlik için ortalama 55.000 kişinin yaşadığı Romanya’nın Sfântu Gheorghe kentine geldim. Tamamı ödenekli tiyatroların yapımlarına ayrılmış etkinlik akşamları sahnelenen oyuna kadar gün içinde küçük gezilerle (müze, kaplıca, galeri vs) beslenmişti.  Gördüğüm oyunlar, tanıştığım şahane tiyatro insanları ne kadar iyi gelse de her gece en az yüz oyunun seyirci karşısına çıktığı yaklaşık 20 milyonluk İstanbul’da bir showcase yapabilmek için verdiğimiz mücadeleyi düşününce kalbim sızladı.

Her güne tek bir oyun ayrılan Sfantu Gheorge’de sabah saatlerinde bir önceki akşam sahnelenen oyunu ekip ile birlikte değerlendirme imkânı bulduk. Küçük bir büfenin de kurulduğu Macar Tiyatrosu’nun (Tamasi Aron Theatre) fuayesinde sanatçılarla ve diğer ülkelerden gelen konuklarla tanışma, birbirimizi dinlenme anlarında festival direktörü Anna Maria Popa’nın moderatörlüğüyle yapımlar, sanatçılar, tiyatrolar hakkında bilgi edinmenin yanı sıra oyunları tarihsel ve kültürel bir bağlama oturtma şansımız oldu.

Photo: Klàrik Lorànd

Sepsi Theatre Showcase belli ki genç seyircileri  tiyatroya nasıl çekmeli sorusuna kafa yormuş. Tiago Rodriguez’in, prömiyeri 2011 yılında Lizbon’da yapılmış ve Avrupa’da birçok ülkede oynanan oyunu “Joy in the Life of Giraffes” (Zürafaların Neşesi)  festivalin ilk oyunuydu.Andrei Mureşanu Theatre oyuncularından birinin ilk yönetmenlik denemesi olan oyunu şimdilerde bir kültür merkezine dönüşmekte olan eski sigara fabrikasında izledik.

Sahnenin iki yanına yerleştirilmiş ekranda aralıklı akan bilgisayar oyunundan görüntüler, işsiz kalmış oyuncu babasıyla yaşayan annesini kaybetmiş kız çocuğunun hayalleri, oyuncak ayısıyla yaptığı konuşma sırasında aklından geçenleri izlerken mekanda ve zamanda yapılan sıçramaları, Lisbon sokaklarında yapılan gezintiyi ışığın yardımıyla takip edebildik. Zürafaların Neşesi, bizim ülkemizde de çocukken izledikleri oyunlardan sonra tiyatroya bir alerji geliştirmemiş  (ıspanak ye ve dişini fırçala temrinleri sebebiyle) çocuklar için ilgi çekebilecek, düşündürücü ve eğlenceli bir oyun olduğu kadar tiyatro sanatçılarının kırılgan ekonomisini ve sonuçlarını maharetle sahneye taşıyor.

Zürafaların Neşesi, photo: Klàrik Lorànd

Romanya’nın parlak yönetmenlerinden Radu Afrim’in  işi Son Huzurlu Yaz (The Last Peaceful Summer) Andrei Mureşanu Theatre oyuncularının kişisel hikayelerinden yola çıkarak ve merkezine son seçimleri alarak yine Afrim tarafından yazılmış ve yönetilmiş. Bir buçuk ay gibi bir sürede ortada sadece seçim konusu varken başlatılan bu çalışma uzun zamandır birlikte çalışan oyuncular, yönetmen, sahne tasarımcısının geliştirdikleri ortak dil sayesinde kısa zamanda vücut bulmuş. Sandıkların açılması ve oyların sayılması aşamasında tırnaklarını kemirmemek için sonuçlar belli olana kadar kendilerini ormana ‘kapatan’ gençlerin geleceğe güvensizliğini, kırılganlığını, bulamadıkları çözüm yollarını, kendi aralarındaki hesaplaşmaları izliyoruz; ormanın verdiği özgürlükle dans eden, tartışan, mantar toplayan, geçmişi değerlendiren gençler oldukça hareketli bir resim içinde Romanya gençliğinin portresini çiziyor. Umut, umutsuzluk, başka bir yerde hayat kurma hayali, aidiyet hissetmenin önündeki engeller gibi temalar altı kalın çizgilerle çizilmeden, dans, müzik ve küçük jestlerle  ifade ediliyor. Seçim sonuçlarını kaygıyla bekleyen, ikide bir saati soran gençleri izlerken son yirmi küsur yıl boyunca seçim akşamlarının hayal kırıklığına eşlik eden bir şarkı ile 19 Mart 2025 sonrası İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin aştığı barikat aynı anda aklımdan geçti.

Son Huzurlu Yaz, photo: Klàrik Lorànd

Sfântu Gheorghe (Saintg George) iki dilli bir kent; Romanya’nın en büyük azınlıklarından Macarlar ülke nüfusunun yüzde altı ya da yedisini oluşturuyor, kendi dillerinde eğitim alabildikleri gibi ödenekli tiyatroları da var. Radu Afrim’in festival kapsamında izlediğimiz ikinci işi de bu Macar Tiyatrosu oyuncularıyla yaptığı Kommuna adlı oyundu. İzlediğim her iki oyunda da Radu Afrim metni oyuncularla birlikte oluşturmuş, oyuncuların karakter özelliklerinden yararlanmış, bazı rolleri oyuncuları düşünerek yazmıştı. Hikâye anlatıcılığında ağırdan almak ne demek diye sorsalar örnek gösterilecek bu yapımla karşılaşınca yönetmeni daha da merak ettim, tiyatro için yazılmış metinleri nasıl sahnelediğini de umarım yakın zamanda görürüm. O zamana kadar Kommuna’dan bahsetsem iyi olacak. Kentsel dönüşüm ve geçmişin hayaletleri, insanlığın  kendine ve çevreye zararı gibi büyük başlıklarla olduğu kadar geçim sıkıntısı, aşkın hayal kırıklıkları, konut sıkıntısı, yüksek kiralar, yerinden edilen hayvanların insanlara yaklaştıkça her ikisi için de ortaya çıkan tehlikeler gibi başlıklar altında toplanabilecek temaların uçuştuğu oyun sahne tasarımı, müziği, ışığın yarattığı atmosferle Çehov’un ruhuna saygı duruşu yapar gibiydi. Uçuşmak kelimesinin hakkını veren geçişler uykusunu alamamış seyircileri çok zorlasa da yönetmenin seyirciden böyle bir zaman talep etmekte bir tereddüt göstermediği aşikardı. Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan adlı dans tiyatrosuna gittiğimde ben  gözlerimi sahneden ayıramazken yan koltukta oturan arkadaşımın sıkıntıdan oyun oynamaya başlamasını hatırlıyorum. Kommuna sabırsız ve tahammülsüz seyirciye inat olsun diye tasarlanmış gibiydi.

Ultima vara de pace, photo: Volker Vornehm

Macar Tiyatrosu!nda izlediğim bir diğer oyun ise László Bocsárdi’nin yönettiği Ionesco’nun Gergedanlar’ı oldu. Sahnenin içine yerleştirilmiş tribünlere oturtulan seyircinin son ayarda yanan kaloriferin de yardımıyla oyunun atmosferine iyice ‘ısıtılması’ suretiyle Ionesco evrenini iliklerimize kadar hissettik. Ama zaten İran’daki  savaş, Filistin’de ölenlerin giderek birer sayıya dönüşmesi, medeni! memleketlerin bazı  protestocuları tıpkı üçüncü dünya ülkelerinin polisi gibi karga tulumba ters kelepçeyle tutuklaması, üzerlerine gaz sıkması, göçmen olanlarını sınır dışı etmesi, dünyanın bugüne kadar görmediği sayıda  ve kapsamda sapıklık, bilinçli kötülük içeren cinayetler dizisinin dünyanın en zenginleri, en güçlüleri tarafından gerçekleştirilmesi ve çok daha büyük bir kitlenin olan biteni bazen çaresizlik, bazen sessiz onay, bazen öfke ile izlemesinin sıradanlaştığı bir çağda Ionesco’nun sesi cılız kaldı.  Gergedanlaşmanın (güzelim hayvanların günahını almayalım, yaratıklaşmanın diyelim) kendisi oyunundan daha vahimken bu çağda bu oyunu sahnelemenin mantığını sorgulayıp durdum. Bu yazıyı yazarken Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen Gergedanlaşma’yı henüz görmediğimi de belirtmek isterim.

Günbatımı, photo: Klàrik Lorànd

Britanyalı oyun yazarı Ella Hickson’ın birçok dile çevrilip birçok ülkede sahnelenen The Writer adlı oyunu bu defa Andrei Mureşanu Theatre’da Radu Iacoban tarafından yönetilmişti. Metatiyatral bir oyun olan The Writer bir kadın oyun yazarının yazdığı her bölümü sahnede sınaması ve üzerine bir değerlendirme yapması etrafında örülmüş. Oyun, kültür dünyasınının  açıklarını tartışmak, patriyarkanın rolünü sorgulamak, tiyatronun açmazlarını konuşmak üzere her bir cümleyi didik didik eden sorgulamaları sahneye taşırken üst yazıyla oyunu izlemeye çalışanlardan yüksek bir dikkat ve sabır istiyordu ve reji buluşlarındaki mizahın tadına varamayacak kadar zorlu bir görev verilmişti seyirciye. Çok yakında İstanbul’da izlediğim bir başka oyun da bir kadın yazarın yarattığı karakterle çatışmasını, yazarlık denen uğraşın zorluklarını sahneye taşımaya azmetmişti. Şimdi bu iki oyunu birlikte düşünürken aklımda benzer sorular var; bu oyunlar hangi tiyatro izleyicisi için sahneleniyor, seyircilerle oyun öncesi ya da sonrasında bir anket, soru cevap seansı  yapılıyor mu? Travmalarımızı anlatmak, sahneden sesini duyurmak için  bir adım öne çıkmak, unutulmamak için direnmek elbette çok değerli. Ancak benzerlerimizden milyonlarca varken ifade biçimlerimizi sorgulamak gerekmiyor mu?

Festivalde son gördüğüm yapım Macar Tiyatrosu ekibinden iki koreograf, Juhasz Zsolt ve Farkas Tamas’ın  işi Sunset (Günbatımı) oldu. Tiyatrolarından gelip geçen sanatçılara adanan bu dans gösterisinde halk danslarıyla çağdaş dans buluştu, canlı müzik sürece mükemmelen eşlik etti. Ölümün sahnede gezinirken yarattığı soğuk etkiye cevaben yaratılan ve son derece ustalıkla değişen sahnelerde müzisyenler, maskeler, oyuncular, dekor da kullanılan renkler gibi gözümüzün önünden akarak devindi, hayatın geçiciliğine inat devinimin sürekliliğinin altını çizerken müzik ve dansın yarattığı huşuyla festivale  veda ettik.

HANDAN SALTA

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku