Tarihin en eski en renkli, ama en tehlikeli mesleklerinden birini ica eder soytarı. Antik Yunan’dan Çin ülkesine, ortaçağ İngiltere’sinden Osmanlı Sarayı’na kadar doğru bildiğini bedeli ne olursa olsun söylemek, üstelik de söyleyeceği vakti kendi tayin etmek üzerine kurulu bir hayat tarzının hikâyesidir bu.
“Hadi oradan soytarı.” Bu seslenmenin aklımıza ilk gelen anlamı biraz küçük düşürücü. Her kim ki, biraz renkli giyinmiş, her kim ki, söylenmez olanı söyleme cesaretini bulmuş, yapışıverir o yafta; soytarı!
Oysa soytarı, tarihin en eski mesleklerinden birinin karşılığıdır. Kimi zaman delilik ile dâhilik arasında ince çizgi olarak tabir edilse de, kimi zaman uğursuz olarak adlandırılsa da yaşamayı başardığı her toplumda insanın kendine yabancılaşmasına ve bir mesafeden kendi ile karşılaşmasına sebep olmuştur.
Böylesi bir sıfata dönüşmüş geleneğin, tiyatronun başlangıcı olduğunu söylesek peki? Soytarının ataları, antik Yunan devrinde bağbozumu şölenlerinde, sırtlarına keçi postu almış aktörlerin, kaba güldürülerle, dönemi ve içinde olunan şartları mizahi bir dille anlatanlarından gelir. Bunlar hazır cevap, güldürmeye meraklı, gündelik siyaseti yakından takip eden kişilerdir. Soytarılık mesleği temelinde gülmeyi barındırır. Gülme ve olgusu, her dönemde değişikliğe uğramış, dinamikleri değişmişse de, bu bağlamda Freud’a kulak asmak gerekir; insan baskı hissettiği şeye güler. İşte Freud’un bahsettiği baskı, toplumda daima “yukarı” olandan zuhur edince de, bu durum karşısında söz söylemek bir inceliğe, hicve bürünmeliydi. Bu sebepledir ki, soytarı erbabı güldürmeye gerekli tüm araçlara sahip olmalıydı; bilgi, zekâ ve hazır cevaplık.

Bir 15’inci yüzyıl Avrupa minyatüründe saray soytarısı
Yunancanın “satirik”i Arapçada “sateri”ye dönüşür, oradan da dilimize “soytarı” olarak geçiyor. Yunancada “satirik” yergi anlamına gelirken, Arapçada “maskara, yüzsüz“anlamında. Yani soytarı kelime bakımından dilden dile atlarken anlam bakımından değişim görüyor.
İşte antik Yunan satirlerinden Roma fabullus törenlerine uzanan yolculuk, ortaçağın dini zorbalıkları yüzünden devlet nezdinde yasaklansa da, yörelerde oynanan kısa ritüellerde boy gösteriyor. Halka dini anlatmanın yolunun da onun temsilinden geçtiğini anlayan ortaçağ, “Kutsal Kitap”tan alıntılarla mucize ve ahlak üzerine oyunlar yapmaya başlayınca, buradaki şeytanı tasvir etsin diye “Vice” adlı bir karakter yaratmıştır. Birazcık tarih nezdinde soluklanan soytarı, Vice karakteri ile kaldığı yerden tarihe tanıklık etmeye devam eder. Ortaçağda anlamı bulanıklaşsa da, her daim vicdanın simgesidir. Diğer taraftan soytarının özelliklerine sahip olan Vice, aynı zamanda şeytan ile yakın ilişkilerdedir. Bu nedenle tüm aldatma kurgusu Vice karakteri ile yapılır. Vice, biraz tarot kartlarının Joker’inin yaratıcısıdır; “beklenmedik anda ortaya çıkar ve tüm karakterlerinin planını bozar.”
Elbette ortaçağ buhranında gülünmek, ancak ahlaki olarak cezalandırılana mahsustur. Fakat sanat, sözünü her daim dilediğince söylemenin yolunu bulduğundan bu devirden de küçük sıyrıklarla çıkmayı başarır.
Elizabeth devrine geldiğimizde ise Vice ile soytarı birbirinden ayrılmıştır. Aynı kaba güldürü, ilkellik ve norm dışı davranışları sergilese de soytarı, vicdanın sesi olmaya devam etmiştir. Yani, gülmek baskıya yenilmez; kendini çeşitlendirmeyi başarır.

Ressam Eugene Delocroix’nın tablosunda Shakespeare’in “Hamlet” eserindeki mezarlık sahnesi; Yorick ve soytarı.
Shakespeare’in soytarıları
Bugün bildiğimiz soytarının en net çizgilerini Shakespeare çizmiştir; “çıplak gerçekleri söyleyen, ayna tutan insan.” Soytarılık, “güldürürken düşündürme” klişesini hayatımıza sokan meslektir. Elbette sanatın günlük hayatın tarihe not düşülmesi olduğunu düşündüğümüzde soytarı net kimliğini de Elizabeth devrinde kazanıyor.
Shakespeare’in dramatik dehasının en mühim unsurlarından biri olan mizah ve bunun tezahürü olan soytarılar, günümüze kadar sanatçının eserlerinin canlılığını korumasına yardımcı oldu.
Machbet’in kapıcısı, Hamlet’in mezarcısı ve Windsor’un Şen Kadınları’nda Fallstaff gibi, Shakespeare’in hemen her eserinde bir soytarıya rastlarız. Kralın yanında dolanan, duyduğumuz, kaynaklarla edindiğimiz saray soytarısı bilgisine bizi en net yaklaştıransa, Kral Lear ile soytarısıdır.
Dramatik bir oyunun ortasında, kaba güldürüye yakın, fakat incelikli sözleriyle soytarı, elinden geldiğince onu sarsmaya çalışır. Lear soytarısına, “acı söyleyen bir kaçık” diye seslenir.
Shakespeare’den aldığımız bilginin de güveniyle şunu söyleyebiliriz ki, soytarılık, ismiyle var olmaya hükümdarların bire birde hizmetlerine girdikten sonra ortaya çıkar. Sürekli hükümdarların yanlarında olma hakkı olan bu soytarılar, özel toplantılara bile girebiliyorlardı. Bu da soytarıya yeni bir özellik daha ekledi; güvenilir olması. Onları bir anlamda “rehabilite etmek”, sıkıntılarını almak gibi görevleri de vardı. Sıkıntılarını almak, güldürmek amaçlı yaptığı bilgece şakalar, zaman zaman hükümdarların zalimce kararlarından dönmelerine sebep olur.

Valeri İvanoviç Jacobi’nin tablosunda Rus sarayında Çariçe Anna İvanova ve soytarıları
En güzel ve şimdilik en eski soytarı-hükümran ilişkisine dair örnek İÖ 222 yılında Çin imparatoru Shih Huang-Di ve soytarısı Yu Sze arasında geçmiş. Yapımı tamamlanırken, Çin Seddi’ni boyatmaya karar verir Huang-Di. Halk isyan etmek ister, çünkü binlerce kilometrelik yüksek duvarın inşaasında binlerce insan hayatını kaybetmiş, halk umutsuzca yorulmuştur.
Yu Sze “artık bir sete ihtiyaçları olmadığını” söyler imparatora; çünkü “içinde yaşayacak insan kalmamıştır.” Bunun üzerine imparator, boyatma işinden vazgeçer. Zaman içinde, hükümdarlardan sonra, zenginlerin de birer soytarısı olur; Sir Thomas More’un “en akıllı âlim kişiler, soytarılarla arkadaş olabilenlerdir”der.
Yine de bir soytarıya katlanmak, her zaman kolay değildir. Âlimliğini ispat etmenin peşindeki bir çok soylu, bu kavramın sadece dilimizde değil, tüm dünyada erozyona uğramasına sebep olmuştur. Soytarı, güldürürken düşündürmez; bıçağı böğrüne saplar karşısındakinin. Kendini tanımlayamamış kişilerin bu yarı hakaretamiz cümleler karşısında olgunlukla durması zordur. Buna karşılık o da hakaretini esirgemez; nihayetinde belli bir ücret karşılığında mahiyetinde çalışandır soytarı.
Diğer taraftan, benzer durum, saray ve devlet erkanı için de geçerlidir; siyaset Chul Han’ın “Şiddetin Topolojisi” kitabında bahsettiği gibi şeffaflığı kaldırmaz, stratejiler bütünüdür. Bu durumda soytarı, vicdanla siyaset arasındaki perdeyi çekmeye, olanı biteni görünür kılmaya çalıştığında, yönetimin korkudan dilinin yumuşaması muktedirin zayıflaması anlamına gelebileceği duygusuyla, soytarı kelimesi şarlatanlığın anlamına kaymaya başlamıştır. Elbette dünyanın çeşitli ülkelerinde başları sıkışınca soytarının anlamını değiştirmek, en çok siyasilerin işine gelmiş, bu değişim, günden güne halkın diline kadar düşmüştür. Çünkü korkunun sızamayacağı alanları zapt etmeye gücü yetmeyince aşağılamak erk sahiplerinin olmazsa olmazıdır. Saraya girdiği andan itibaren, erkin baskısı ile madalyonun iki yüzü gibi, hızlıca anlamı ikiye çıkmıştır soytarının. Görünen o ki, yönetilen hiçbir toplumda adı hiç bir zaman teke inemeyecektir.

I. Ahmet Albümü’nde yer alan bir minyatür: Osmanlı’da ev içi gece eğlentisinde maskeli curcunabazların gösterisi
Peki ya Osmanlı’da?
Prof. Metin And’ın araştırmalarına baktığımızda Osmanlı’da dünya ile eşzamanlı bir soytarılık süreci dinleriz:
“Osmanlılarda kimi seyirlik oyuncuların adları günümüzde önemsiz ve aşağılayıcı bir nitelendirme olarak kullanılmaktadır. Bunlar hokkabazlık ve soytarılıktır. Hemen belirteyim her ikisi de sirk sanatlarıyla birlikte günümüzdeki sahne sanatlarının anasıdır. Osmanlılarda soytarı çok verimli bir kaynaktır. Osmanlı düğünlerini anlatan Surname’lerde bunların düzinelerle minyatürlerini buluyoruz. Bunlar öteki geleneksel tiyatromuzun türlerinin içine de girmişlerdir. Soytarının bir adı da curcunabazdır. Ortaoyunu ortada asıl oyunun kendisi olmakla birlikte, başında ve sonundaki danslar curcunabazların gürültülü kaba danslarını da içeriyordu.”
Metin And, Osmanlı’da soytarının çok zengin olduğunu anlatırken en önemli figürün Karagöz olduğunu savunur; “Karagöz, Osmanlı soytarılığının tüm özelliklerini almış, süzülmüş bir özüdür.” Karagöz perdesinin Osmanlı’ya gelişi, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinde, Memluklu bir sanatçının performansından etkilenip, oğlu Şehzade Süleyman’a izletmek için İstanbul’a getirmesine dayanır. Osmanlı döneminde Karagöz’ün hayal perdesinden halkın kulağına sızan cümlelerde ortalığı bir nebze olsun karıştırdığını, 16’ncı yüzyılda ünlü Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvasındaki şu cümle anlatır: “İbret gözüyle seyretmek ceza gerektirmez.” Tabii ki bu cümlenin saray erkanı için değil halk için kurulduğu anlaşılıyor. Günümüzde birçok özelliğini kaybetmiştir elbette, ama o günlerin sivri dili, kabalığı ve sözünü sakınmayan metinlerine baktığımızda Ebusuud Efendi’nin neden böyle bir fetva verdiğini anlamak mümkün.
Cevdet Kudret orta oyununun daha geriden geldiğini söylerken, oyunculuk mesleğinin insanlığın varoluşundan bu yana ritüellerle geliştiğini, her medeniyetin kendi oyunculuk ve dahi soytarılık serüvenini geliştirdiğini, bunun için kalın çizgiler çekilmesinin zor olduğunu belirtir. Hâlâ en primitif haliyle, köy düğünlerinde, bağ bozumlarında, ya da yağmur dualarında, oyun oynayan insan ve bunu iyi yapanların her oyuna daveti ile “profesyonel” olanların çoğunlukla güldürü esaslı eğlencelikleri, elbette Anadolu topraklarında, insanlığın varlığından beri gelişimin sürekliliğinden bahseder.
Soytarı her dönemde olduğu gibi bu dönemde de on parmağında on marifet olan yetenekli, akıllı biri olmalıydı. Erbabı olması zor bir meslekti; çünkü padişahın iki dudağının arasına bağlı bir yaşamda, hem onun yaveri gibi sürekli yakınında olup, hem içinde bulunulan ana yabancılaştırması, bunu yaparken de, sultanlık mertebesine zeval getirmemesi gerekiyordu ve elbette Osmanlı’da da diğer toplumlarda olduğu gibi, hükümdarı ancak, soytarı “eleştirebilirdi.”

Metin And’ın “Osmanlı soytarılığının tüm özelliklerini almış” dediği gölge oyunu karakterleri Karagöz ve Hacivat
Soytarılık Osmanlı döneminde, maskara veya mazhara, kışmer, pusatçı, hokkabaz gibi isimlerle de anılmaya başlandı. Hatırlanan en meşhur soytarı hikâyesiyse, Yıldırım Bayezid dönemine denk gelir. Bayezid kadılarının işlerine rüşvet karıştırdığını öğrenince, hepsinin asılmasını buyurur. Bunun üstüne soytarılarından biri, elçi kılığına bürünüp, sultanın karşısına çıkar ve Bizans’tan papaz getirtmeyi teklif eder, madem kadılar yok edilecektir, yerlerine gelecek papazlar, biraz da İncil’den bahsederler. Bu alaycı cümle, padişahın bu ağır hükmünden vazgeçmesine sebep olur.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında sarayın neşesinden bahsedilir: “İstanbul’a gelen yabancı topluluklar, Avrupa’nın ünlü sanatçıları da ara sıra Yıldız Sarayı Tiyatrosu’nda gösterimler veriyorlardı. İtalya’dan gelen komedyen bir opera sanatçısı, sultanı öyle çok güldürmüştü ki, sultan onu yarbay rütbesiyle tiyatronun yönetmeni yaptı. Bu kişi, Arturo Stravolo’ydu. Yalnız değildi; eşi, babası, kızı, iki kardeşi ve onların eşleri, hepsi opera sanatçısıydı ve kendisiyle birlikte onlar da saray tiyatrosunun kadrosuna alınmıştı. Esnek bir kişiliğe sahipti Stravolo. Önemli operaları oynadığı gibi, komedilerde de rol alıyordu. Sultan ne isterse onu hemen sahnede gerçekleştirme gibi bir özelliği de vardı. Stravolo’nun. Örneğin sultanın okuduğu ve hoşuna giden bir romandan hemen bir oyun çıkarır ve sahneye koyardı. Sultanı iyi gözlemleyen Stravolo, herhangi bir operada sıkıldığını, ya da korkuya kapıldığını hissettiği an gösterimi durdurur, onun yerine sahneye akrobatları, trapez sanatçılarını çıkarırdı. Ayrıca İstanbul’a ilk otomobili getiren kişi olan Stravolo, 1956’da bu şehirde dünyaya gözlerini yumdu.”
Osmanlı zamanında sarayda başlayan soytarı geleneği zamanla zenginlerin, paşaların ve diğer devlet büyüklerinin de evlerinde yer alır. Fakat tanzimatla gelen batılılaşma gayreti, bu geleneğin unutulmasına, daha doğrusu evrilmesine sebep olur.
Evrim, geleneksel tiyatromuzla gerçekleşir; orta oyunu geleneği, soytarılık anlayışını, antik Yunan satirlerinden bu yana gelen işleyiş geleneğine karşı söz söyleme sanatını iyice içine sindirir. Kavuklu ve Pişekâr’ın diyalogları, efendi ve soytarının “samimi” olmaları sonucu ortaya çıkan diyaloglara dayanır.
Her ne kadar erken dönem cumhuriyet, sanatın gelişmesi için katkı sunsa da ne gölge tiyatrosu, ne de orta oyunu günümüzde gereken ilgiyi göremiyor. Soytarılık, mizah dergilerinde kısmen devam etse de, geleneksel olan tiyatro günden güne yok oluyor. Dinamizmini halkın sesine kulak vermekten alan, her gösteride yenilenen, doğaçlanan metinleriyle, vicdanın sesi olmayı bilen geleneğinde bir hevesle, kendiliğinden inşa olan bu iki alan, kendi sıkışmışlığından kendini kurtaracak ve elbette, Türkiye topraklarında vicdanın sesini duyurmak üzere kendini yeniden var edecek. Söylenecekler burada bittiyse, perdenin yankısını bırakalım şuraya; Hacivat koşsun imdada: “Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber edeyim heman!”
MERVE ENGİN

Shakespeare’in “Kral Lear” eserinde
kral ve soytarısı
Kral Lear birinci perde
LEAR Acı söyleyen bir kaçık!
SOYTARI Bak evladım, sen acı kaçıkla, tatlı kaçık arasındaki farkı biliyor musun?
LEAR Bilmiyorum delikanlı, sen söyle de öğrenelim.
SOYTARI Kim sana öğüt verdiyse pay et topraklarını diye, beri gelsin, yanımda dursun. Diyelim ki, sen osun. Böylece tatlı kaçık, acı kaçık çıkar ortaya apaçık: (Kendini gösterir.) Tatlısı bu alacalı (Lear’i gösterir.) Acısı da şu olmalı.
LEAR Yani bana kaçık mı diyorsun, delikanlı?
SOYTARI Ee, n’apalım, öteki unvanlarının hepsini bağışladın, doğuştan bir bu kaldı sana.
SOYTARI (…) N’olur amca, soytarına yalanı öğretecek bir öğretmen tut. Yalan söylemeyi öğrenmek istiyorum.
LEAR Hele bir yalan söyle efendi, kırbacı yersin.
SOYTARI Hayret doğrusu, nasıl oluyor da kızlarınla aynı soydansın, bir türlü anlamıyorum. Doğru söyledim mi onlar dövüyor, yalan söylersem sen kırbaçlatacaksın, bazen de hiçbir şey söylemediğim için kırbaç yiyorum. Keşke soytarı olmasam da, ne olursam olaydım. Ama amca, yine de senin yerinde olmak istemezdim. Aklını her iki yandan yontup ortada bir şey bırakmamışsın.
Kaynak: Atlas Tarih Dergisi Nisan-Mayıs 2019 tarihli 58. sayısı
