Ceren Kalfa yazdı: “Türkiye’den Londra’ya Oyun Göçü Üzerine”

editor
13,1K Okunma

Türkiye’de üretilen bir tiyatro oyununun Londra’da ya da Edinburgh Fringe’de sahnelenmesi, yalnızca oyuncuların ve dekorun seyahat etmesinden mi ibaret? Ne yazık ki o kadar basit değil.

Londra’da tiyatro salonları ve uluslararası prodüksiyonlar içinde çalışırken, Türkiye’den gelen yapımların burada seyirciyle buluşmasının hem mümkün hem de ciddi bir hazırlık gerektiren bir süreç olduğunu gördüm. Evet, Türkçe oynanan bir oyunun İngilizce konuşulan bir şehirde izleyici bulması ilk bakışta zor gibi. Ancak doğru mekân, doğru partner, gerçekçi bir bütçe ve seyirciyi gerçekten tanıyan bir iletişim stratejisiyle bunun karşılığı olduğunu görmek mümkün.

Bu benim için yalnızca teoride kalan bir mesele değil. Edinburgh Fringe’de Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit’i ; Londra Battersea Arts Centre’da 84 90 62 74 / Old Fools’u, The Cockpit’te Herkes Kocama Benziyor’u, Shaw Theatre’da Liste’yi ve nicelerini seyirciyle buluşurken farklı görevlerde eşlik ettim. Bu süreçlerde salon rezervasyonu, saha koordinasyonu, performans günü kurulum, teknik ekiplerle iletişim ve seyirci operasyonları gibi alanlarda çalıştım.

Tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim; bir oyunun uluslararası sunumu, yalnızca sanatsal niteliğine bağlı değil. Güçlü bir metin, tanınan oyuncular ya da Türkiye’de oluşmuş bir izleyici kitlesi elbette avantajlı lakin Londra gibi yoğun bir kültür şehrinde bunlar tek başına yeterli değil.

Aynı Dili Konuşan Seyirciyi Bulmak

Türkçe bir oyunun Londra’daki potansiyel seyircisi elbette Türkiye kökenli topluluklar. Ancak “Londra’da çok sayıda Türk var, salon zaten dolar” varsayımı çoğu zaman yeterli olmuyor.

Bir prodüksiyonun hangi semtte sahnelendiği, gösterim saati, ulaşım bağlantıları, bilet fiyatı ve duyurunun ne kadar erken başladığı seyirciyi doğrudan etkiliyor. Sadece sosyal medya paylaşımıyla kısa sürede salon doldurmak zor. Topluluk sosyal medya grupları, diaspora medyası, üniversite ağları, kültür dernekleri ve yerel partnerlerle kurulan ilişki daha uzun vadeli bir etki yaratıyor.

Burada yapım şirketinin deneyimi de çok önemli. Londra’da daha önce çalışmış, mekânlarla ilişki kurmuş ve yerel seyirciyi tanıyan bir partnerle ilerlemek; hem venue booking sürecini hem de seyirciye ulaşma ihtimalini güçlendiriyor. Buna karşılık, uluslararası gösterim geçmişi sınırlı ekipler için mekân ikna etmek, uygun tarih bulmak ve bilet satışını öngörmek daha zor olabiliyor.

Mekân Sadece Kiralanan Yer Değil

Londra’daki birçok tiyatro, yalnızca kendi yapımlarını sahnelemekle kalmıyor. Farklı prodüksiyonlara ev sahipliği yapan venue’ler, programlama dili ve seyirci profiliyle yapımın nasıl karşılanacağını doğrudan etkileyebiliyor.

Bu nedenle doğru mekânı bulmak, doğru seyirciyle buluşmanın ilk adımı.

Daha samimi, oyuncu-seyirci ilişkisine dayanan bir komedi gösterisi büyük ama mesafeli bir salonda beklenen etkiyi yaratmayabilir. Türkiye’de çok güçlü karşılığı olan bir yapım ise Londra’da ilk kez sahnelendiğinde, daha küçük ama hedeflenmiş bir seyirciyle buluşarak daha sürdürülebilir bir başlangıç yapması mümkün.

Bu süreç aynı zamanda ciddi bir muhasebe gerektiriyor. Orta ölçekli bir Londra tiyatrosunda salon maliyeti, teknik ihtiyaçlar, biletleme komisyonu, teknisyen, pazarlama ve sigorta gibi kalemler hesaba katılmadan plan yapmak mümkün değil.

Büyük kapasiteli bir salonda beklenenin çok altında seyirciyle oynanan Türkçe yapımlara tanık oldum. Bazen gösteri yeterince erken duyurulmamış oluyor, bazen mekân hedef seyirci için doğru yerde olmuyor, bazen de Türkiye’de başarılı olmuş bir işin İngilizceye uyarlanmış hali yeni izleyiciyle aynı bağı kuramıyor.

Altyazı: Teknik Bir Ayrıntıdan Fazlası

Uluslararası seyirciye ulaşmak için altyazı çoğu zaman ilk çözüm olarak düşünülüyor. Fakat altyazının nerede, nasıl ve hangi estetik içinde kullanılacağı da çok önemli.

Örneğin, Edinburgh Fringe’de Dirmit sergilenirken salonun küçüklüğü ve tek kişilik bir yapım olmasından dolayı altyazı yerleştirmek oldukça zordu. Seyircilerin hem oyuncuyu hem de altyazıyı aynı anda takip etmesi güçleşti.

Altyazının konumu, yazı boyutu, ekranın yüksekliği, oyuncunun hareket alanı ve seyircinin göz hareketi; hepsi performansın nasıl algılandığını değiştiriyor. Ayrıca birçok teknolojik seçenek var: sahne üstü ya da yan ekranlarda altyazılar, akıllı gözlükler, seslendirme kulaklıkları.

Edinburgh Fringe: Açık Ama Sert

Edinburgh Fringe, uluslararası turne için oldukça heyecan verici çünkü çok farklı ülkelerden, estetiklerden ve bütçelerden gelen işler aynı anda seyirciyle buluşuyor. Ancak bu otomatik olarak seyirci garantisi anlamına gelmiyor çünkü rekabet çok yüksek ve imkanlar sınırlı.

Fringe’de mekânların teknik şartları, set ve prop getirme süreçleri, depolama imkânları ve kısa dönüş süreleri yapımın tasarımını doğrudan etkileyebiliyor. Bazı salonlarda iki gösteri arasındaki süre birkaç dakikaya kadar düşebiliyor. Bu nedenle ağır dekorlu, çok sayıda propa ihtiyaç duyan veya uzun kurulum gerektiren bir yapım, Türkiye’deki kendi sahnesinde çok iyi çalışsa bile Fringe koşullarında yeniden tasarlanmak zorunda kalabiliyor.

Bu tabi ki sadece Fringe ile sınırlı değil, Londra’da da bu konuda sorun yaşayan prodüksyonlarla çalıştım. Bir yapımın kolay taşınabilir olması, hızlı kurulup toplanabilmesi ve teknik ihtiyaçlarının net olması burada büyük avantaj. Sınır geçişleri, taşıma maliyetleri, ekipman, gümrük süreçleri ve teknik rider’a uyum da hesaplanması gereken başlıklar.

Komedinin Diasporadaki Gücü

Türkçe stand-up ve komedi geceleri, dil bariyerine rağmen Londra’da seyirci bulabilen alanlardan biri. Londra’ya ilk taşındığımda çalıştığım şirketlerden biri olan TuzBiber gibi Türkiye’de tanınmış komedyenlerle çalışan oluşumların Londra’daki gösterimlerinde, insanların yalnızca bir performans izlemek için değil, ortak bir mizah ve kültürel referans alanında buluşmak için geldiğini görmek mümkün.

Lakin komedinin burada ayrı bir avantajı var. Dil, aksan, gündelik hayat ve diasporaya ait deneyimler doğrudan malzemenin parçası olabiliyor. Türkçe yapılan bir komedi gecesi İngilizce konuşulan bir şehirde dar bir pazar gibi görünebilir; ancak doğru isimler, doğru zamanlama ve güvenilir bir organizasyonla güçlü bir topluluk deneyimine dönüşebiliyor.

Ama İmkânsız Değil!

Türkiye’de üretilen bir oyunun Londra’ya veya Edinburgh’a gelmesi her yapım için mantıklı olmayabilir. Evet, süreç maliyetli, yorucu ve riskli ama imkânsız değil.

Bence ilk adım, oyunun uluslararası bir seyirciyle nasıl ilişki kurabileceğine odaklanmak. Ardından mekân seçimini yalnızca kapasite üzerinden değil; programlama, teknik imkânlar ve seyirci profili üzerinden yapmak gerekiyor.

Yerel partnerler, erken başlayan iletişim çalışmaları, gerçekçi bütçeler ve turne koşullarına uyarlanmış bir teknik tasarım bu sürecin en kritik parçaları.

Türkiye’den gelen yapımların Londra’da yalnızca “Türkiye’den gelen oyunlar” olarak değil, şehrin çok dilli ve çok kültürlü sahne hayatının parçası olarak görülmesi ideal olan.

Bu süreç büyük bir turne ya da dev bir bütçe anlamına gelmek zorunda da değil. Bazen doğru mekânda oynanan tek bir gösterim, yeni bir seyirci grubuyla kurulan kalıcı ilişki ya da bir festivalde alınan küçük ama görünür bir alan, sonraki adımlar için önemli bir başlangıç olabilir.

Türkiye’den çıkan üretimlerin uluslararası mecralarda daha fazla yer alacağına inanıyorum.

CEREN KALFA

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku