Cengiz Korucu yazdı: “Lie Low” Oyunu Üzerine Cem Burçin Bengisu, Burçin Nokic ve Meriç Taner Kadıoğlu ile Söyleşi

editor
26,9K Okunma

“Müphem Tiyatro” bu yıl İrlandalı oyun yazarı Ciara Elizabeth Smyth’in kaleme aldığı “Lie Low” adlı yapıtı sahneliyor. İlk olarak Dublin’de Abbey Theatre’in Peacock Sahnesi’nde seyirci karşısına çıkan bu yapım, karanlık ve huzursuz edici atmosferiyle dikkat çeken bir metin. Mehmet Dikkaya’nın dilimize aktardığı oyunun yönetmenliğini Cem Burçin Bengisu üstleniyor.

Üç kişilik bu yoğun metinde yazar; cinsel rıza, bellek, travma, kanıt ve suçlama gibi son derece güncel ve tartışmalı temaları absürt mizahla iç içe geçirirken, karakterlerin giderek gerilen, yüzleşmelerine seyirciyi doğrudan tanık kılıyor. Burçin Nokic ile Meriç Taner Kadıoğlu’nun rollerini paylaştığı eserde Janberd Yıldız dış ses olarak katkı sunarken, sahne tasarımını Abdullah Mehmet Salk ve Sena Özgün’e, kostüm tasarımını Nida Cön’e ait. Işık tasarımını Murat Kural, hareket düzenini ise Uğur Altun gerçekleştirmiş. Ayşegül Şevval Kalabalık ve Uğur Can Çelikel de asistan koltuğunda yer alıyor.

Oyunu yaklaşık  iki ay önce,Cihangir Atölyesi Sahnesi’nde (CAS) seyrettim. Gösterimin ardından yönetmen Cem Burçin Bengisu ile oyuncular Burçin Nokic ve Meriç Taner Kadıoğlu ile bir araya gelme fırsatı buldum. Bu buluşmada yalnızca oyunun sahnelenme sürecini değil, aynı zamanda eserin yazarı Ciara Elizabeth Smyth’i ve onun içinde yer aldığı İrlanda Tiyatrosundaki yeni dalga eğilimlerini de konuşma olanağı yakaladık. Elbette söyleşinin merkezinde “Lie Low” vardı. Metni dramaturjik açıdan ele alırken oyunun iki karakteri üzerine de oldukça ayrıntılı ve derinlikli bir sohbet gerçekleştirdik.

Konuklarım, prova sürecinde metne ve karakterlerine nasıl yaklaştıklarını; yönetmenlik ve oyunculuk açısından hangi dramaturjik soruların peşinden gittiklerini içtenlikle anlattılar. Böylece hem oyunun sahneye taşınma sürecini hem de yaratım aşamasında düşünsel arka plânı görünür kılan, oldukça bilgilendirici bir söyleşi ortaya çıktı. Umarım siz de okurken benim kadar keyif alırsınız.

Cengiz Korucu

“Müphem” İşler Yapmaya Niyetli Bir Tiyatro

Cengiz Korucu: Sevgili Cem Burçin Bengisu, “Müphem Tiyatro” olarak bu sezon geçen seneden repertuarında yer alan oyununuzun yanı sıra İrlandalı Yazar Ciara Elizabeth Smyth’in kaleme aldığı “Lie Low” adlı oyunu sahneliyorsunuz. Bu eser tiyatronuzun ikinci yapımı olma özelliği de taşıyor. Oyun üzerine konuşmaya geçmeden önce; söyleşimize “Müphem Tiyatro”nun kuruluşundan başlamak istiyorum. Sizi bu topluluğu kurmaya yönelten gereksinimler ve arayışlar nelerdi?

Cem Burçin Bengisu: “Müphem Tiyatro” olarak ortaya koyduğumuz düşünce yapısını 2023’ün 10 Ocak tarihinde başlattık diyebilirim. Ancak yine de “Küller Küllere” oyunumuzun 21 Ocak 2024 tarihindeki prömiyerini asıl başlangıç tarihi olarak ele alıyoruz. Bizler çeşitli tiyatro okullarında eğitim almış, deneyimler edinmiş insanların bir araya gelip “Müphem” işler yapmaya niyetlendiği bir ekibiz. İsmimizin bu olmasının sebebi anlamından geliyor. “Belirsiz” Hiçbir zaman kendini tekrar etmeyecek, her zaman yeni arayışlarda bulunacak insanlardan oluşan bir ekip olmaya çalışıyoruz. Bunun deneysel bir bazdan değil, hayatın deneyimsel tarafından söylemeye çalışıyorum. İlkelerimizden biri her zaman yeni ve Türkiye’de hiç sahnelenmemiş metinleri olabildiğince ele almaya çalışıyor olmak. Sadece kendimize değil, yapabileceklerimizle toplumsal katkılar da oluşturmaya çalışıyoruz. “Lie Low” ve “Küller Küllere” bu oluşum ve niyetlenmenin ilk iki işi. Düşüncelerimiz bağlamında bu yolculukta bizlere eşlik edecek yeni metinlerle buluşuyoruz şimdiden.

Ciara Elizabeth Smyth

İrlandalı Çağdaş Bir Oyun Yazarı Ciara Elizabeth Smyth

Cengiz Korucu: Oyunun yazarı Ciara Elizabeth Smyth, Türk tiyatroseverler için oldukça yeni bir isim. “Müphem Tiyatro” olarak, onun bir metnini seçip sahneye taşıyorsunuz. Bize yazar hakkında neler söylemek istersiniz? Kimdir Ciara Elizabeth Smyth?

Cem Burçin Bengisu: Ciara Elizabeth Smyth, İrlandalı çağdaş bir oyun yazarı. Özellikle son yıllarda Avrupa ve İngiltere tiyatrosunda öne çıkan genç yazarlardan biri. Metinlerinde çoğunlukla kimlik, aidiyet, bastırılmış arzular ve bireyin toplumla kurduğu kırılgan ilişkiyi oldukça sert ama aynı zamanda mizah barındıran bir dille ele alıyor. Onu bizim için ilginç kılan şey, politik olanla kişisel olanı çok iç içe geçirmesi. Seyirciyi konforlu bir yerden izlemeye bırakmıyor; sürekli bir rahatsızlık ve yüzleşme alanı açıyor.Türkiye’de henüz çok tanınmıyor olması da bizim için bir motivasyondu aslında. “Müphem Tiyatro” olarak biraz da bu tür yeni sesleri keşfetmek ve seyirciyle tanıştırmak istiyoruz. Smyth’in metnini, hem bugünün dünyasına çok temas eden hem de sahneleme açısından bize alan açan bir metin olduğu için özellikle seçtik.

Cengiz Korucu: Ciara Elizabeth Smyth’in, İrlanda tiyatrosunda yeni dalga olarak adlandırılan eğilim içinde öne çıkan yazarlardan biri olduğunu görüyoruz. Özellikle 1980’lerden sonra kadın yazarların İrlanda tiyatrosunda belirgin bir atılım gerçekleştirdiğini biliyoruz. Bu bağlamda Smyth’i siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cem Burçin Bengisu: İrlanda tiyatrosu uzun süre çok güçlü bir erkek yazar geleneğiyle anıldı; Synge’den O’Casey’ye, daha yakın dönemde McDonagh’a kadar oldukça belirgin bir damar var. Ama özellikle 1980’lerden itibaren kadın yazarların bu alana ciddi bir müdahale ettiğini görüyoruz. Bu sadece sayısal bir artış değil, aynı zamanda sahnede neyin anlatılabileceğine dair bir kırılma yaratıyor. “Marina Carr” gibi isimlerle başlayan bu hat, kadın deneyimini merkeze alan, ama bunu sadece ‘temsil’ meselesi olarak değil, formu da dönüştüren bir yerden ele alıyor. Ciara Elizabeth Smyth’i de bu devamlılığın içinde, ama daha güncel bir yerde konumlandırıyorum. Onun metinlerinde patriyarkal yapının etkisi çok net, yalnız bunu didaktik bir yerden kurmuyor. Daha parçalı, daha absürt ve yer yer çok karanlık bir mizahla ilerliyor. Bu da aslında bugünün dünyasının dağınıklığıyla çok örtüşüyor. Bir yandan feminist bir damarın içinden konuşuyor ama diğer yandan klâsik anlamda ‘feminist oyun’ kalıplarına da sığmıyor. Bence onu ilginç kılan şey tam olarak bu gerilim: politik olarak çok net bir yerden bakarken, estetik olarak oldukça oyunbaz ve kırılgan bir dil kurması.

Cem Burçin Bengisu

Oyunun Adı Neden “Lie Low?”

Cengiz Korucu: İrlanda’da ilk kez 2022 yılında sahnelenen bu oyunu, “Müphem Tiyatro” olarak türkçeleştirilmiş bir adla değil de özgün adıyla “ Lie Low ” olarak sahneliyorsunuz. Afişte ve sahnelemede özgün adı tercih etmenizin özel bir nedeni var mı?

Cem Burçin Bengisu: Aslında bu bizim için bilinçli bir tercihti. “Lie Low” tek bir türkçe karşılığa tam oturmayan bir ifade. Kabaca ‘gözden ırak durmak’, ‘saklanmak’ gibi çevrilebilir ama orada daha spesifik bir durum var—dışarıdan gelen bir tehlike ya da baskı yüzünden geri çekilmek, görünmez kalmak zorunda olmak gibi. Yani bu saklanma hali tamamen bir tercih değil, biraz da bir zorunluluk. Shakespeare’de de karşımıza çıkan bir ifade bu arada, ama bugün de halâ o gerilimi taşıyor. Biz de o anlam katmanını kaybetmemek için türkçeleştirmek yerine özgün adıyla bırakmayı tercih ettik. Biraz da seyirciyi daha en baştan o tedirgin, muğlak alana sokmak istedik açıkçası.

Cengiz Korucu:İlk yapımınız, Nobel ödüllü İngiliz yazar Harold Pinter’ın “Küller Küllere” adlı eseriydi. Ardından “Lie Low”u repertuarınıza aldınız. Bu metinle ilk karşılaşmanız nasıl oldu? Sizi bu oyuna çeken en önemli unsur neydi?

Cem Burçin Bengisu: Aslında metinle karşılaşmamız biraz zincirleme oldu. Çevirmen  Mehmet Dikkaya’nın takibiyle başladı diyebilirim. O dönemde farklı metinler okuyorduk, ne yapabiliriz diye bakıyorduk. Sonra bu metin geldi ve gerçekten bölüm bölüm çalışmaya başladık. Bu konuda ciddiyim çünkü metni bana üç parça şeklinde iletti. İlk ilettiği oyunun yirmi dakikalık bölümünü içeren dolaba giriş, ikinci ilettiği bölüm ise  “istismar” konusuna kadar olan bölümdü. Düşünün ki parça parça okuyarak bir heyecan süreci yaşadım ve bu neredeyse bir buçuk, iki  aylık bir süreçti diyebilirim. Daha sonrasında kasım gibi daha ciddi bir şekilde masaya oturduk. Okudukça şunu fark ettik: metin hem çok sert bir yerden konuşuyor, hem de sahneleme açısından bize alan açıyor. Yani sadece iyi yazılmış bir metin değil, bizimle birlikte düşünmeye açık bir metin. Sonra yavaş yavaş nisan ayı civarında ekip oluşmaya başladı. Zaten bizim için o süreç hep biraz böyle işliyor—önce metinle bir temas kuruyoruz, sonra kimlerle bunu birlikte düşünebiliriz diye bakıyoruz. Bizi en çok çeken şey de sanırım buydu: metnin hem politik olarak bir derdi olması hem de bunu çok doğrudan söylemeyip daha parçalı, daha muğlak bir yerden kurması. O alan bizim ilgimizi çekti. 5 Haziran’da provalara başladık, 28 Ekim 2025’te de prömiyerimizi gerçekleştirdik.

Cengiz Korucu: Sahneleme aşamasında oyuncu kadrosunu nasıl belirlediniz? Rolleri üstlenecek isimlere ulaşma süreciniz nasıl gelişti? Metni ilk olarak kiminle paylaştınız?

Cem Burçin Bengisu: Aslında ekip biraz doğal bir süreçte oluştu. Daha önce tanıştığımız, birlikte düşünme pratiğimiz olan insanlarla ilerledik. Metni paylaştığımızda onların nasıl bir yerden temas kurduğunu görmek bizim için belirleyici oldu. Mehmet’ten sonra metni ilk okuyan kişi Burçin Nokic’ti. İlk başta onun oyunda yer alacağı kesin değildi ama metni birlikte keşfettiğimiz bir süreç yaşadık. O heyecanı birlikte kurduk diyebilirim. Taner Meriç Kadıoğlu ile de daha önce başka bir projede birlikte çalışmıştık. Metinle kurduğu ilişki, özellikle anlam dünyasını kavrama konusundaki çevikliği bizim için çok belirleyiciydi. O yüzden bu projede de birlikte ilerlemek istedik. Künyede yer alan diğer insanlar için de benzer bir şey geçerliydi. Metnin anlam dünyasını gerçekten kavrayabilecek, özellikle de toplumsal cinsiyet meselesine yüzeyden değil daha derin bir yerden bakabilen kişilerle buluşmak istedik. O yüzden ekip, biraz oyuncu seçmekten çok, doğru insanlarla karşılaşmak gibi gelişti.

Cengiz Korucu: Burçin Nokic, metin size ulaştığında “Faye” karakterine ve genel olarak projeye nasıl yaklaştınız? Sizi bu rolü oynamaya iten temel dinamik neydi?

Burçin Nokic: Metin bana ulaştığında ilk hissettiğim şey rahatsız edici tanıdık bir duyguydu. “Faye” karakteri çok kırılgan ama aynı zamanda çok dirençli bir yerden konuşuyor. Onun içindeki sessizlik, bastırılmışlık ve hayatta kalma çabası beni çok etkiledi. Açıkçası sadece bir karakter gibi değil, tanıdığım birçok kadının bir parçası gibi geldi. Beni bu rolü oynamaya en çok tetikleyen şey, karakterin yaşadığı travmayı içinde taşıyıp geçmişiyle—özellikle abisiyle—yüzleşme süreci oldu. Bu travmanın onu kimseye güvenemez hale getirmesi ama aynı zamanda bastırdığı her şeyi sonunda dışarı çıkarmaya başlaması beni çok etkiledi.

Cengiz Korucu: Sevgili Meriç Taner Kadıoğlu, “Lie Low”ı ilk okuduğunuzda sizde nasıl bir izlenim bıraktı? Kendinizi oyunun dünyasına yakın hissettiniz mi?

Meriç Taner Kadıoğlu: Cengiz Bey, metni ilk okuduğumda açıkçası ben de “tetiklendim”. Travmanın son derece gerçekçi ve kirli haliyle, kara mizah ve absürdün birleştiği nokta hem rahatsız edici hem de etkileyiciydi. “Kendimi yakın hissettim” diyemem—ki bu tür sert metinlerle kişisel bir yakınlık kurmaktan ziyade, araya profesyonel bir mesafe koymanın daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Metni okuduktan sonra bu dünyanın, bir oyuncu olarak kesinlikle “bulaşmam gereken bir oyun parkı” olduğunu fark ettim. Bazı metinler sizi nazikçe içeri davet eder, “Lie Low” o tekinsiz atmosferin içine girmeye zorluyor; bu zorlayıcı tarafla kurduğum bağ, benim yakınlık dediğim şeyi oluşturuyor.

Ciara Elizabeth Smyth

Dramaturjik Açıdan “Lie Low” Oyunu

Cengiz Korucu: Cem, yönetmen olarak oyuncularla çalışmaya başlamadan önce, metni dramaturjik açıdan ele aldığınızda sizin için en belirleyici mesele neydi? 

Cem Burçin Bengisu: Metni dramaturjik olarak ele almaya başladığımızda bizim için en belirleyici şey, yazarın kurduğu dünyanın ne kadar parçalı ve tekinsiz olduğuydu. Yani sabit bir anlamdan çok, sürekli yer değiştiren bir yapı var. O yüzden sürecin başında ekip olarak biraz geri çekilip metnin etrafında düşünmeye çalıştık. Yaklaşık on civarında kitap okuduk, farklı referanslara baktık. Sadece metni anlamak için değil, onun açtığı dünyayı genişletebilmek için. Çünkü bizim niyetimiz  metni ‘çözmek’ yerine, onunla birlikte yeni bir anlam alanı kurmaktı. Oyuncularla çalışmaya geçtiğimizde de aslında bu hazırlığın çok etkisini gördük. Daha derinlikli, daha katmanlı bir dünyadan konuşabiliyorduk. O da sahnedeki ilişkiyi doğrudan değiştirdi.

Cengiz Korucu: Ciara Elizabeth Smyth, “Lie Low” oyununda hangi temalar etrafında bir dramaturji kuruyor? Özellikle cinsel rıza, bellek, travma ve hakikat gibi kavramlar metin içinde nasıl bir ilişki ağı oluşturuyor? 

Cem Burçin Bengisu: Bence yazarın oluşturduğu dramaturji tam olarak bu kavramların sabitlenememesi üzerine kurulu. Yani rıza, bellek, hakikat gibi şeyler net, sabit ve güvenilir alanlar olarak işlemiyor. Sürekli kayıyor, yeniden yazılıyor, çarpıtılıyor. Özellikle rıza meselesi metinde çok kritik bir yerde duruyor. Çünkü burada rıza dediğimiz şey tek bir ana indirgenemiyor; hatırlama biçimiyle, travmayla ve kişinin kendi anlatısını nasıl kurduğuyla sürekli yeniden şekilleniyor. Bu da hakikat dediğimiz şeyi oldukça kırılgan bir hale getiriyor. Bellek de aynı şekilde güvenilir bir zemin değil. Daha çok parçalı, kesintili ve yer yer kendini korumak için yeniden kurgulanan bir alan gibi çalışıyor. Biz de sahnelemede bunu destekleyecek bir yapı kurmaya çalıştık. Zaten yerleşik bir sahnemiz olmadığı için; Postane’nin bize yaptığı mekan sponsorluğu, Swing Planet’in dans ve stüdyo sponsorluğu sayesinde çalışmalarımızı gerçekleştirdik. Bunların hepsi aslında tek bir sabit gerçeklik ve atmosfer yerine, parçalı ve geçişken dünya kurmamıza izin verdi. O yüzden metindeki bu kaygan ilişki ağıyla sahnedeki mekânsal yapı arasında bilinçli bir paralellik kurduk diyebilirim.

Burçin Nokic

Cinsel Saldırı Sonrası Yüzleşme

Cengiz Korucu: “Lie Low” bir kadının yaşadığı cinsel saldırı sonrası travmayla yüzleşmesini mercek altına alıyor. Sadece travmanın kendisini değil, travmanın gündelik yaşamdaki izlerini de metinde sürüyor. “Faye” in hikâyesi, klâsik bir “iyileşme” anlatısı değil. Bunun yerine travmanın döngüsel, dalgalı yapısı sahneye taşınıyor. Yönetmen olarak metni siz nasıl alımladınız?

Cem Burçin Bengisu: Ben metni ilk okuduğumda en çok şunu hissettim: burada anlatılan şey bir ‘iyileşme hikâyesi’ değil. Daha çok, travmayla birlikte yaşamanın nasıl bir şey olduğu. “Faye”in deneyimi lineer bir süreç gibi işlemiyor. Yani bir kırılma anı, ardından yüzleşme ve kapanış gibi ilerlemiyor. Daha çok dalgalı, geri dönen, bazen kendini tekrar eden bir yapı var. Bu da aslında travmanın gündelik hayatın içine nasıl sızdığını gösteriyor. Büyük, dramatik anlardan çok; küçük, sıradan anlarda kendini hatırlatan bir şey gibi. Benim için yönetmen olarak en belirleyici mesele de buydu: bunu sahnede temsil etmekten çok, bu hissi kurmak. Seyircinin de o döngüsel yapının içinde kalması. O yüzden sahnelemede daha kapalı, net bir anlatı oluşturmak yerine, yer yer boşluklar bırakan, parçalı bir yapı tercih ettik. Çünkü metnin gücü biraz da o kesinliğin olmamasından kaynaklanıyor.

Cengiz Korucu: Burçin Nokic, Ciara Elizabeth Smyth’in metninde hakikat hiçbir zaman tam anlamıyla sabitlenmiyor. Sürekli el değiştiriyor, dönüşüyor. Bir oyuncu olarak bu zeminsizlikle nasıl baş ettiniz? Bu belirsizlik sizi güvensiz bir alana mı itti yoksa oyunculuk açısından özgürleştirici mi oldu?

Burçin Nokic: Aslında ilk başta bu zeminsizlik beni biraz tedirgin etti. Çünkü tutunacak net bir “doğru” yok. Ama provalar ilerledikçe bunun bir eksiklik değil, aksine bir alan açtığını fark ettim. Hakikatin sürekli kaydığı bir yerde oyuncu olarak ben de sabit bir yerden oynamak yerine anın içinde kalmaya, değişime izin vermeye başladım. Bu da beni güvensiz hissettirmekten çok özgürleştirdi diyebilirim. Çünkü her an yeniden kurulan bir gerçeklik var sahnede.

Cengiz Korucu: Yazarın kurduğu bu değişken hakikat yapısı, sahneleme bakımından ciddi tercihler gerektiriyor. Siz yönetmen olarak bu belirsizliği sahnede sabitlemek mi ya da bilinçli olarak açık uçlu bırakmak mı istediniz? Bu tercih rejinizin temel belirleyicilerinden biri oldu mu?

Cem Burçin Bengisu: Bizim için en başından itibaren mesele bu belirsizliği çözmek ya da tek bir doğruya bağlamak değildi. Tam tersine, metnin kurduğu o kaygan zemini sahnede korumak istedik. Çünkü bence oyunun asıl gücü de tam olarak orada ortaya çıkıyor. Eğer her şeyi netleştiren, seyirciyi güvenli bir okuma biçimine yerleştiren bir rejiyi seçseydik, metnin açtığı gerilim alanını büyük ölçüde kapatmış olurduk. O yüzden bilinçli olarak açık uçlu bir yapı kurmaya çalıştık. Ama bu şu demek değil: her şey muğlak kalsın, hiçbir şey belirlenmesin. Aksine, sahnede çok net ritimler, geçişler ve ilişkiler kurduk; fakat bunların anlamını tek bir yere sabitlemedik. Rejinin temel belirleyicilerinden biri buydu diyebilirim. Seyircinin sadece olup biteni takip etmesini değil, aynı zamanda kendi algısının da sürekli sınanmasını istedik.

Meriç Taner Kadıoğlu

“Faye” i Oyuncu Olarak Yorumlamak

Cengiz Korucu: Ciara Elizabeth Smyth, “Lie Low”da travmayı klâsik dramatik akışın dışında daha parçalı ve atmosfer odaklı bir yapı içinde kaleme alıp işliyor. Hikâye anlatımından ziyâde bir duygu ve durum aktarımı söz konusu. Bu yaklaşım oyunculuk pratiğinizi nasıl etkiledi? Rolünüzü inşa ederken hangi zorluklarla ya da imkânlarla karşılaştınız?

Burçin Nokic: Parçalı yapı ve duygu geçişlerinin farklılığı oyunculuğum açısından beni gerçekten geliştiren bir taraf oldu. Açıkçası zorlayıcı olan kısım, karakterle empati kurarken hem geçmişte yaşadıklarının izlerini sahneye taşımak hem de o an partneriyle kurduğu ilişkide ortaya çıkan duygusal karmaşayı aynı anda taşıyabilmekti. Ama tüm bu zorluklar bir o kadar da öğreticiydi.

Cengiz Korucu: Sevgili Burçin Nokic, “Lie Low” klâsik dramatik yapıdan bilinçli bir kopuş içeriyor. Smyth’te travmanın dalgalı yapısına tanıklık ediyoruz. “Faye”in travması olay anından ziyâde sonrasında başlıyor. Metni çözümlediğimizde olaydan çok sonrasının oyunun temel malzemesine dönüştüğünü anlıyoruz. Yazar “Faye”in travmasını doğrusal bir çizgide değil, psikolojik bir zaman akışı içinde kuruyor. İlerleme-geri çekilme, güven-panik, yakınlaşma-kaçış gibi karşıt hareketlerle. Bu dalgalı ve parçalı yapı oyunculuk adına nasıl bir ritm ve içsel organizasyon gerektiriyor? Siz “Faye”in bu gelgitli psikolojisini sahneye taşırken hangi araçlara, hangi oyunculuk stratejilerine başvurdunuz?

Burçin Nokic: “Faye”in yaşadığı duygu gelgitleri, geçirdiği travmatik olaydan dolayı oldukça yoğun ve zorlayıcı. Ne kadar anlamaya çalışsam da bunun tam karşılığını bulmak gerçekten kolay değil; çünkü çok derin bir şey yaşıyor. Hatta yer yer, yaşadığı tacizi geride bıraktığını ve şu anki uykusuzluğunun bununla ilgili olmadığını düşündüğünü söylüyor ama aslında bedenin hafıza tuttuğunu görüyoruz. Travmanın zamanla bedensel olarak ortaya çıkması gibi… Oyunda da bu durum, onun uyuyamaması ve sürekli gelgitler yaşamasıyla kendini gösteriyor. Hem kendi içindekilerle hem de abisiyle yüzleşmesi var. Tüm bu karmaşanın içinde o ritmi yakalamak ve sahnede doğal akışı korumak oyunculuk açısından gerçekten zor ama bir o kadar da derin bir deneyim.

Cengiz Korucu: “Lie Low” yüzeyde bir cinsel saldırı sonrası toparlanmaya çalışan bir kadının hikâyesi gibi duruyor. Ancak dramaturjik olarak oyun travmayı tekil bir olay olmaktan çıkarıp onu daha geniş bir söylem alanına yerleştiriyor. Bu çerçevede “Faye”in yaşadığı travma yalnızca fiziksel bir saldırı değil, aynı zamanda toplumun rıza anlayışı, kadın bedeni üzerindeki denetimi ve mağduriyetin nasıl konuşulduğuna dair kalıplar tarafından şekillenen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Burçin, siz bir oyuncu olarak bu çok katmanlı söylem alanını nasıl inşa ettiniz? “Faye”i yalnızca bireysel bir travmanın taşıyıcısı olarak mı öne çıkardınız? Yoksa onun üzerinden bu toplumsal kodları da görünür kılmaya yönelik özel bir oyunculuk yaklaşımı geliştirdiniz mi?

Burçin Nokic: “Faye”i sadece bireysel bir hikâye olarak ele almak bana eksik geldi. Çünkü yaşadığı şeyin çok daha geniş bir toplumsal karşılığı var. Onun hayatı boyunca yalnız kalması, kimse tarafından gerçekten desteklenememesi ve giderek kendi içine kapanması da aslında toplumsal bir mesele. Sadece yaşadığı travmayla sınırlı değil; çevresindeki doktorların, arkadaşlarının hatta ailesinin kopukluğu da onu bu yalnızlığa itiyor. Bu yüzden “Faye”in hikâyesi, bireysel bir deneyimin ötesinde, toplumla kurulamayan bağların da bir sonucu gibi geliyor bana.

Cengiz Korucu: Rıza kavramı, Smyth’in metninde değişmez ve net bir sınır olmaktan çok, gri alanlarda dolaşan bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Siz “Faye”i provalarda adım adım kurarken bu belirsiz rıza alanını nasıl somutlaştırdınız?

Burçin Nokic: Ben de onu netleştirmek yerine o gri alanın içinde kalmaya çalıştım. “Faye”in bazen kendinden bile emin olamadığı anlar var. Provalarda o kararsızlık halini, bedensel olarak da aradım. Net cevaplar vermek yerine sorularla var olan bir karakter kurmak daha doğru geldi.

Cengiz Korucu: Cem, yönetmen olarak seyircinin bu gri alanla yüzleşmesini sağlamak için özellikle rejinizde kaçındığınız ya da bilinçli olarak vurguladığınız anlar oldu mu?

Cem Burçin Bengisu: Evet, özellikle kaçındığımız şeylerden biri metni ahlaki olarak çok hızlı kapatan bir yerden kurmaktı. Yani seyirciye ne hissedeceğini, kime ne kadar yaklaşacağını, hangi anda kesin bir hüküm vereceğini dayatan bir sahneleme dili kurmak istemedim. Çünkü bu oyun tam da o rahat hüküm verme mekanizmasını bozan bir metin. Eğer biz sahnede bunu fazla açıklayan, fazla işaretleyen bir yapı kursaydık, seyircinin düşünsel olarak gireceği alanı daraltmış olurduk. Vurgulamaya çalıştığımız şey ise, kesinlikten çok huzursuzluk hissiydi. Bazı anların özellikle hızlı kapanmamasını, sahnede bir tortu bırakmasını istedik. Çünkü gri alan dediğimiz şey bazen bir replikte değil, o replikten sonra kalan boşlukta görünür oluyor. Biz de rejide o boşluklara, susmalara, bedensel mesafelere ve ani yön değişimlerine özellikle dikkat ettik.

Cengiz Korucu: Ciara Elizabeth Smyth, “Lie Low”da mağduriyet anlatısını klişeleştirmekten özellikle kaçınan bir dile başvuruyor. Sizce “Faye”i mağdur olarak sabitlememek neden önemli? Sahnede bu rolü canlandırırken seyircinin empatisini yönlendirmek ile onu sorgulamaya zorlamak arasında nasıl bir denge kurdunuz?

Burçin Nokic: Seyircinin sadece empati kurmasını değil, zaman zaman rahatsız olmasını, sorgulamasını da istedim. O dengeyi kurmak zor ama bence oyunun en güçlü tarafı da tam orada.

Cengiz Korucu: Smyth’in metni, kadın bedeni üzerinden toplumsal denetimi görünür kılan bir yapıya da dikkat çekiyor. Rejinizde “Faye”in bedeni sahnede sizin için sadece karakterin taşıyıcısı mı? Ya da aynı anda söylem alanı mı oldu?

Cem Burçin Bengisu: Kesinlikle sadece karakterin taşıyıcısı olarak düşünmedim. “Faye”in bedeni bu oyunda aynı zamanda bir hafıza alanı, bir çatışma alanı ve çok açık biçimde bir söylem alanı. Çünkü metin sadece bir karakterin başına geleni anlatmıyor; o karakterin bedeni üzerinden toplumun kadın bedeniyle nasıl ilişki kurduğunu da açığa çıkarıyor. Denetim, müdahale, şüphe, rıza, güvenlik, kırılganlık… Bunların hepsi bedende toplanıyor. O yüzden sahnelemede “Faye”in bedenini sadece psikolojik bir iç dünyanın dışavurumu olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir okumanın yüzeyi olarak da düşündük. Bu yüzden oyunculukta da mizansende de bedenin ne zaman kapanıp ne zaman açıldığı, ne zaman geri çekildiği, ne zaman istemsiz biçimde tepki verdiği bizim için çok önemliydi. Çünkü bazen sözün söylemediğini beden çok daha çıplak bir şekilde açığa çıkarıyor.

Travma ve Maruz Kalma Terapisi Üzerine Bir Oyun

Cengiz Korucu: “Lie Low” yazarın maruz kaldığı bir taciz olayından sonra doktorunun önerisiyle yazımını gerçekleştirdiği bir metin. Tabii başından geçenleri bire bir anlatmıyor Ciara Elizabeth Smyth. Bu oyununda uykusuzlukla baş etmeye çalışan ve bir yıl önce tacize uğrayan “Faye” adında genç bir kadının hikâyesini dillendiriyor. Travma ve maruz kalma terapisi üzerinden onun yaşadığı olayı her defasında yeniden canlandırarak aşmaya çalışması, dramaturjik olarak tekrar, bellek ve temsil ilişkisini oldukça hayati bir noktaya taşıyor. Yönetmen olarak siz bu tekrar etme halini sahnede nasıl oluşturdunuz?

Cem Burçin Bengisu: Tekrar meselesini sahnede sadece metinsel bir tekrar olarak değil, daha çok duygu, beden ve zaman düzleminde çalışan bir şey olarak ele aldık. Çünkü travma zaten çoğu zaman lineer ilerleyen bir hatırlama biçimi üretmiyor; aynı yere başka bir tondan dönüyor, bazen çok küçük bir tetikleyiciyle geri geliyor, bazen de hiç beklenmedik bir anda bedende beliriyor. Biz de bunu sahnede mümkün olduğunca ritmik bir kurgu üzerinden düşündük. Bazı jestlerin, bazı bakışların, bazı duraksamaların neredeyse fark edilmeyecek biçimde geri dönmesi önemliydi bizim için. Yani seyircinin “aynı şey tekrar ediyor” demesinden çok, bir şeyin tam geçmediğini hissetmesini istedik. Tekrar burada sadece bir anlatım tekniği değil; temsilin kendisini problemli hale getiren bir yapı. Çünkü her tekrar aynı zamanda eksik, bozulmuş ve yeniden kurulmuş bir şey. Bu da bellekle sahne arasındaki ilişkiyi daha kırılgan ve daha tekinsiz hale getiriyor.

Cengiz Korucu: Sevgili Meriç Taner Kadıoğlu, sahnede sizi Naoise Carver olarak “Faye” in hem ‘abi’si hem de saldırıyı gerçekleştiren ‘tecavüzcü’ rolünde izliyoruz. Aslında bu saldırgan ilk sahnede dolabın içinden çıkan ‘Ördek Adam’. “Lie Low” da canlandırdığınız karakterlerden ötürü çok katmanlı bir temsil problemi var. O yüzden oyunculuk bakımından son derece incelikli bir alan açıyor size. Bu figürler hakkında bize neler söyleyeceksiniz?

Meriç Taner Kadıoğlu: Evet, bu üç figürün tek bir oyuncunun bedeninde saklı olması, bahsettiğiniz gibi son derece incelikli bir durum. ‘Ördek Adam’ saf bir grotesk, maskenin içindeki ‘tecavüzcü’ sarsıcı bir tehdit, ‘abi’ ise o tanıdık, “güvenli” kabul edilen maske… Bu çok katmanlı yapı, bir oyuncu için büyüleyici bir zemin sunmakla birlikte büyük de bir tuzak barındırıyor; zira her bir figürün iç motivasyonunu bulup, onları karikatürize etmeden, kendi gerçeklikleri içinde var etmek ve yaşatmak gerekiyor.

Çok Katmanlı Bir Rol

Cengiz Korucu: Aynı bedende bir yandan ‘abi’, bir yandan ‘saldırgan’, bir yandan da simgesel bir figür olan ‘Ördek Adam’ı taşımak sizin için nasıl bir deneyim oldu? Bu üç figür birbirinden ayırırken mi yoksa aralarındaki geçirgenliği kurarken mi zorlandınız?

Meriç Taner Kadıoğlu: Aralarındaki geçirgenliği adeta bir rüzgâr gibi arkama aldım diyebilirim; o geçirgenliğin figürler arasında bir bağlantı, bir köprü olmasını istedim. Hep aklımda tuttuğum bir gerçek var: “Aramızdaki failler” herkes olabilir ve her yerde karşımıza çıkabilirler. Bu başlı başına geçirgen bir kuvvet. Bir oyuncu olarak bu figürlere sahip çıkamam, onlarla arkadaş olamam; fakat onları anlayabilir ve yansıtabilirim. Toplumsal bir suç metaforu ile toplumun en küçük yapı taşı olan ailenin içindeki bastırılmış bireyin kurduğu o ince çizgi… İşte bunu düşünmeye başlamak, benim için sahnede birçok şeyin anahtarı oldu.

Cengiz Korucu: Bu üç figürü, tek bir karakterin parçaları olarak mı ele aldınız? Ya da yazar Ciara Elizabeth Smyth’in metnindeki gibi daha çok “Faye” in zihinsel ve duygusal kırılmaları olarak mı düşündünüz?

Meriç Taner Kadıoğlu: Temsil ettikleri kimlikler itibarıyla birbirinden ayrılar. Ancak tam da dediğiniz gibi, kendilerini hep “Faye” in kırılmaları doğrultusunda gösteriyorlar. Bu bir maruz kalma kaosu ve bu kaosun içerisinde gizlenen maskeler var. Belki sorunun asıl kaynağı, belki de yalnızca bir sonucu… Fakat karakterlerin arasındaki en ortak özellik “bencil” olmaları. Bu bencillik hali, onların sahnede birer savaşçı olmaya her an hazır halde beklediklerini çok net belli ediyor.

Cengiz Korucu: Özellikle ‘abi’ figürünün güven duygusu ile ‘saldırgan’ figürünün yarattığı korku-tehdit arasındaki gerilimi sahneye nasıl getirdiniz?

Meriç Taner Kadıoğlu: Burada iki karakterin arasında unutmamamız gereken çok önemli bir ortak nokta var: “Faye”in evindeki dolap. O dolap; içerisinde şiddeti, sevgiyi, nefreti, kandırılmayı, hayâl kırıklığını, mutluluğu, yani birçok şeyi barındıran bir kapı aslında. Bu ortak noktada karakterlerin o kadersel kesişmesi, oyuna alt metin anlamında büyük bir zenginlik kazandırıyor ve gerilimi doğrudan bu eşik üzerinden inşa ediyor.

Cengiz Korucu: Oyunu tematik açıdan nasıl konumlandırıyorsunuz? Bu metni bir “travma anlatısı” mı yoksa toplumsal olarak inşa edilmiş rıza ve erkeklik kodlarının sorgulanması şeklinde mi görüyorsunuz?

Meriç Taner Kadıoğlu: İkisi birbirinden ayrılmaz bir şekilde iç içe geçiyor metinde. Travma, bu bozuk inşanın yıkıcı sonucu. Oyun, o travmayı yaratan “sıradanlığa” dikkat çekiyor. Failin fantastik bir canavara dönüştürülmediği, tam tersine tanıdık, “bizden biri” olabileceği gerçeği, metnin asıl gücünü oluşturuyor.

Cengiz Korucu: Metnin erkeklik kavramı üzerine söylediklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yazar saldırganı bir “öteki” olarak mı kuruyor? Ya da gündelik yaşamın içindeki sıradan erkeklik halleriyle mi ilişkilendiriyor?

Meriç Taner Kadıoğlu: Kesinlikle sıradanlığın bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Eğer yazar faili karanlık sokakların içerisindeki alışılagelmiş bir suçlu imajıyla kursaydı, seyirci koltuğunda rahatlardı. Ancak yazar onu bize ve karaktere en yakın yerde barındırıyor. Bu yakınlığın ve sıradanlığın içerisinde, mağdur ve suçlu arasındaki devinim, durumu çok daha sorgulanabilir hale getiriyor.

Cengiz Korucu: Cem, erkek karakterin oyundaki hem ‘abi’yi hem de ‘saldırgan’ı hatta ‘Ördek Adam’ figürünü üstlenmesi sadece bir “rol değişimi” değil. Ben bu durumu yazarın dramaturjik bir stratejisi gibi okuyorum. Erkek oyuncu açısından bakıldığında bu üç figür arasında kurulacak ilişki, psikolojik gerçeklikten çok temsilin etik ve estetik boyutuna dayanıyor. ‘Abi’ figürü ilk bakışta koruyucu, tanıdık ve “güvenli” bir erkeklik modelini çağrıştırıyor. Ancak aynı bedenin ‘saldırgan’ı da taşıması, oyunun erkeklik temsiline dair ana sorusunu da açığa çıkarıyor. Şiddet yabancı bir öteki midir yoksa en yakınımızın içinde de barınan bir olasılık mı? Ne dersiniz?

Cem Burçin Bengisu: Bence metin burada çok sert ve çok net bir yerden konuşuyor: şiddet her zaman dışarıdan gelen, kolayca teşhis edilebilen bir “öte ki” ye ait değil. Tam tersine, en tanıdık olanda, en güvenli sandığımız ilişkide, en sıradan görünen erkeklik hâlinin içinde de barınabiliyor. Aynı bedenin ‘abi’yle ‘saldırgan’ı ve ‘Ördek Adam’ı taşıması bu yüzden sadece tiatral bir tercih değil; metnin politik ve etik merkezlerinden biri. Çünkü burada seyirciye konforlu bir mesafe bırakılmıyor. “Fail başkasıdır, bizden değildir” deme imkânı elinden alınıyor. Bu çok önemliydi bizim için. Erkeklik dediğimiz şeyin sadece açık şiddet anlarında değil, gündelik hayatın içinde, ailede, dilde, sessizlikte ve bastırmada da nasıl üretildiğini görünür kılan bir yapı var burada. O yüzden bu üç figürü birbirinden tamamen kopuk değil, birbirine sızan erkeklik halleri gibi düşündüm. Aralarındaki geçiş de zaten tam olarak o rahatsız edici olasılığı açığa çıkarıyor.

Cengiz Korucu: Meriç, dramaturjik açıdan baktığınızda ‘Ördek Adam’ figürünü nasıl yorumluyorsunuz? Bu figür sizin için bilinçdışı bir dışavurum mu?

Meriç Taner Kadıoğlu: ‘Ördek Adam’, insan zihninin başa çıkamadığı dehşeti, hayatta kalabilmek için süslü bir paketle sunma biçimi diyebiliriz. Travma o kadar akıl almaz boyutta ki, gerçeğin diliyle ifâde edilemiyor. O, korkunç olanın tam ortasında duran, absürtlüğüyle komik, ama tam da bu komikliğiyle seyircide kan donduran ve etki uyandıran bir dışavurum mekanizması. Sürreal, kâbusvari bir imge.

“Ördek Adam” İmgesi ve Dolap Simgesi

Cengiz Korucu: Cem Burçin Bengisu, ‘Ördek Adam’ imgesi oyunda son derece belirleyici bir figür. Bu gerçekçi bir karakter olmaktan ziyade travmanın bilinçdışı tezahürü gibi. Dolaptan çıkması ise tesadüf değil. Sizce dolap neyin simgesi?

Cem Burçin Bengisu: Dolap benim için bu oyunda sadece fiziksel bir nesne değil; bastırılmış olanın, saklanan şeyin, konuşulmamış olanın mekânı gibi çalışıyor. Aynı zamanda çok tanıdık, çok gündelik bir şey. Zaten onu ürkütücü yapan da bu. Ev dediğimiz, güvenli olduğunu varsaydığımız alanın içinde yer alıyor ama tam da o güvenlik duygusunu bozan bir eşik haline geliyor. ‘Ördek Adam’ın oradan çıkması da bence tesadüf değil; çünkü travmatik olan çoğu zaman hayatın dışından değil, en içeriden, en yakın olandan, en tanıdık yerden çıkıyor. Dolap, biraz bilinçdışının sahnedeki karşılığı gibi de düşünülebilir, ama sadece bireysel bir bilinçdışı değil bu; ailevi olanı, toplumsal olanı, bastırılmış erkekliği ve suskunluğu da taşıyan bir alan. O yüzden dolap açıldığında sadece bir figür çıkmıyor; aynı zamanda saklanmış bir hakikat, ertelenmiş bir yüzleşme ve bastırılmış bir şiddet de sahneye sızıyor.

Cengiz Korucu: Yazarın metninde önerdiği şey oldukça net. Travma kronolojik sırayla ilerlemiyor. Fail de tekil ve sabit bir kimlik olarak temsil edilmiyor. Oyuncunun görevinin ‘tecavüzcü’yü psikolojik olarak açıklamak yerine onun sahnedeki rahatsız edici belirsizliğini korumak olduğunu anlıyoruz. Bu da erkek oyuncu açısından etik bir mesele şeklinde ortaya çıkıyor. Bu tür bir rol şiddeti estetize etmeden ama onu görünür kılmaktan da kaçmadan bir denge kılmayı gerektiriyor. Özellikle de ‘Ördek Adam’ figüründe grotesk ile trajik arasında o ince çizgi çok belirleyici. Meriç, bu konuda bize neler anlatacaksınız?

Meriç Taner Kadıoğlu: Tespitinize tamamen katılıyorum, metnin en büyük etik sınavı da buradaydı zaten. Psikolojik gerçekçiliğin tuzaklarına düşüp karaktere bir ’empati’ alanı açmamak ve onu aklamamak gerekiyordu. Karakterlere acımayı seven bir oyuncu değilim. Sadece, onları insancıl halleriyle, trajik hatalarıyla, çirkinlikleriyle oynamayı seviyorum. Sahnedeki o rahatsız edici belirsizliği, sınırları manipüle ederek inşa etme gereği duydum. Grotesk ile trajik arasındaki o ince çizgiyi belirleyen şeyin ise duygu sömürüsü değil, varlığın sahnede yarattığı keskin, tekinsiz form ile ortaya çıkması olduğuna inandım. Bu da aradaki o benim gördüğüm, yansıtmaya çalıştığım geçirgen köprünün, gri alanın temel taşı oldu.

Cengiz Korucu: Yönetmenle birlikte bu üç figürün sahne üzerindeki ayrımını ve geçişlerini nasıl kotardınız? Bu rolü canlandırırken “temsil etmek” ile “oynamak” arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz? ‘Ördek Adam’ gibi daha simgesel bir figür için bedeninizi ve sesinizi nasıl dönüştürdünüz?

Meriç Taner Kadıoğlu: Maske, sınır ihlâli ve güvenli alan üçlemesi çemberi içerisinde dönen bu üç figürün, kendi içlerinde sığındıkları alanları var. Ördek maskesinin bir o kadar sempatik ama kan donduran görsel gücü ile karakterin niyetinin tekinsizliğinin bedende karşılık bulması pek güç olmadı. Lateks maskenin içinde, karakterin nefes alışları başlı başına tehditkâr bir hal alabiliyor. Önce maskeye güvenmek diyebilirim. Benim için ‘Ördek Adam’ın bir sesi yok; ses benim için öznel bir kavram. Burada karşılaştığımız şey ise aslında hepimizin bir yansıması. Ve bu, benim için adeta bir timsah gibi sessiz ilerleyen bir sakinlikte.

Cengiz Korucu: Burçin Nokic, oyunun bütününe baktığınızda sizin oynadığınız “Faye” karakterinin abinizin yaşamında nasıl bir kırılma ya da dönüşüm yarattığını düşünüyorsunuz? ‘Faye’ onun için bir yüzleşme alanı mı açıyor yoksa bastırdığı bir gerçekliği görünür kılan bir tetikleyici mi oluyor?

Burçin Nokic: Bence “Faye”, abisi için tek bir şey değil; tam da oyunun dünyasında olduğu gibi hem bir yüzleşme alanı hem de bastırılmış olanın taşması gibi çalışıyor. Onun varlığı, abisinin yıllarca kaçtığı, üstünü örttüğü bir gerçeği artık ertelenemez hale getiriyor. Bu anlamda “Faye” sadece bir “hatırlatıcı” değil, aynı zamanda bir zorlayıcı. Yüzleşme çok sağlıklı olmuyor yer yer kırıcı ve şüpheci oluyor. Her yüzleşmelerinde yeni bir olayla karşılaşıyor “Faye” ve yaşadığı travmadan dolayı en yakınından sürekli şüphe içinde yüzleşiyor; güven, aile bağları, burada devreye giriyor, iki karakterde birbirlerini görmemişler ve yıllar sonra  kendi bencillikleri için bir araya geliyorlar ve orada yılların konuşulmadığı her şey ortaya çıkıyor hem abisinin bastırdığı duyguları tetikleniyor hem “Faye”in şüpheleri.

“Lie Low” Seyirciyi Rahatsız Eden Bir Oyun

Cengiz Korucu: Ciara Elizabeth Smyth, mizah ile gerilimi birleştirerek seyircinin alışagelmiş beklentilerini altüst eden bir yazar. “Lie Low” da mizahın seyirciyi rahatlatmak yerine rahatsız eden bir işleve sahip olduğunu anlıyoruz. Sizce bu tercih, seyircinin oyuna dahil olma biçimini nasıl etkiliyor?

Cem Burçin Bengisu: Bence Smyth’in mizahı sizinde dediğiniz gibi seyirciyi rahatlatan bir mizah değil; tam tersine rahatsızlığı daha görünür kılan bir araç. Seyirci bir an gülerken, hemen ardından neye güldüğünü fark edip kendi pozisyonuyla karşı karşıya kalıyor. Bu bizim için çok önemliydi. Çünkü oyunun dünyasında mizah, travmanın üzerini örten bir şey değil; travmanın içinden çıkan, hatta bazen onu daha da tekinsiz hale getiren bir şey. Rejide de bu dengeyi korumaya çalıştık. Mizahın “komik an” olarak parlamasını değil, gerilimin içine sızmasını istedik. Böylece seyirci rahat bir izleme konumuna yerleşemiyor; sürekli empati, kuşku, gülme ve rahatsızlık arasında salınıyor.

Cengiz Korucu: “Lie Low”da mizah sadece güldürmekle kalmıyor, aynı zamanda travmanın sahnelenmesinde seyircinin empati ve rahatsızlık arasında gidip gelmesinde önemli bir rol üstleniyor. Oyun onu (ne oldu?) sorusundan çok (nasıl hatırlıyoruz?) sorusuna yöneltiyor. Bu kaymanın rejinizdeki karşılığı sizce nedir?

Cem Burçin Bengisu: Bu kaymanın rejideki karşılığı, olayın kendisini açıklamak yerine hatırlama biçimini sahneye taşımaya çalışmak oldu. Bizim için mesele “ne oldu?” sorusuna kesin bir cevap üretmek değildi. Daha çok, “Faye”in zihninde ve bedeninde o olayın nasıl yankılandığını, nasıl parçalandığını, nasıl geri döndüğünü göstermekti. Bu yüzden sahnelemede doğrusal bir akış duygusundan ziyade tekrarlar, kesintiler, boşluklar ve ani ton değişimleri üzerine çalıştık. Mizah da burada önemli bir işlev üstleniyor. Çünkü hatırlama her zaman ağır, dramatik ve tek renkli işlemiyor; bazen absürt, bazen uygunsuz, bazen de rahatsız edici biçimlerde ortaya çıkıyor. Biz de rejide bu karmaşayı sadeleştirmek yerine korumaya çalıştık.

Cengiz Korucu: Oyunda seyircinin empati kurma sürecinin sürekli kesintiye uğraması, onun olay örgüsünü kesinlik içinde kavrayamaması, bilinçli bir “boşluk dramaturjisi” olarak okunabilir mi?

Cem Burçin Bengisu: Evet, kesinlikle böyle okunabilir. Oyunda seyircinin empati kurma süreci hiçbir zaman düz ve güvenli bir hatta ilerlemiyor. Tam bir yakınlık kurulacakken bir şey o yakınlığı kesiyor; bir şeyi anladığınızı düşündüğünüz anda başka bir ihtimâl devreye giriyor. Bu da bilinçli bir boşluk dramaturjisi yaratıyor. Benim için bu boşluklar eksiklik değil, oyunun düşünsel alanı. Seyirci o boşluklarda kendi yargısıyla, kendi hafızasıyla, kendi toplumsal kodlarıyla baş başa kalıyor. Dolayısıyla oyun sadece sahnede olanı anlatmıyor; seyircinin algısını da oyunun bir parçası haline getiriyor.

Cengiz Korucu: Cem, rejinizde siz metnin sunduğu boşlukları derinleştiren mi yoksa belirginleştiren bir sahneleme mi tercih ettiniz? Seyirci beklentilerinizi ne ölçüde karşılıyor? Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Cem Burçin Bengisu: Ben metnin sunduğu boşlukları kapatmak yerine onları derinleştirmeyi tercih ettim, ama bunu tamamen belirsizliğe bırakmak anlamında söylemiyorum. Sahne üzerinde ritmi, ilişkiyi, atmosferi ve oyuncuların yönelimlerini oldukça net kurmaya çalıştık. Fakat bu netliğin anlamı tek bir yere sabitlemesini istemedik. Seyircinin her şeyi kolayca adlandırabildiği bir yapı kurmak, metnin gücünü azaltırdı. Bu yüzden bazı soruların sahnede açık kalmasını, bazı anların tam kapanmamasını önemsedik. Seyirciden beklentimiz de pasif bir izleme değil; oyunun boşluklarına dahil olması, kendi konfor alanının sınanmasına izin vermesiydi. Gördüğüm kadarıyla seyirci de bu çağrıya güçlü biçimde karşılık veriyor. Oyun sonrasında yapılan yorumlarda insanların tek bir cevapla değil, bir dizi soruyla salondan çıkması bizim için çok kıymetli.

Cengiz Korucu:  “Lie Low” oyunu üzerine oldukça bilgilendirici ve doyurucu bir söyleşi gerçekleştirdik. Sorularıma verdiğiniz cevaplar için her birinize çok teşekkür ederim. Ayrıca söyleşiyi yayıma hazırlarken desteğini esirgemeyen Senem Turgut’a da gönülden minnettarım.

CENGİZ KORUCU

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku