Friedrich Dürrenmatt’ın “Bir Ziyaret”oyunu üzerine söyleşinin son bölümünde, oyun kişileri ve Güllen halkı üzerinden ilerleyen değişim ve dönüşüm sürecini ele aldık. Metinde öne çıkan kimi göstergelerin sahneleme ve reji içindeki karşılıkları üzerinde durduk; bu başlıklar etrafında karşılıklı bir fikir alışverişi yürüttük. Söyleşinin bu bölümüne, Yıldırım Fikret Urağ ve Şebnem Köstem’in yanı sıra yapım sürecine hem yönetmen yardımcısı hem de oyuncu olarak katkı sunan Müge Çiçek de katıldı.
Cengiz Korucu: Friedrich Dürrenmatt’ın “Bir Ziyaret” oyununda Öğretmen rolü metnin ahlâki ve düşünsel gerilimini taşıyan en önemli ara figürlerden biri. Doğrudan eylemi belirlemiyor; ama vicdanın, entelektüel sorumluluğun ve çözülüşün sahnedeki göstergesi olarak oyunda işlev görüyor.Bu konuda ki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?
Eyleme Geçmek Yerine Sistemle Uyumlanan Bir Uyarca
Yıldırım Fikret Urağ: Onun bir “aydın” olmadığı çok belli. Entelektüel diyebilir miyiz bilmiyorum? Antik Yunan Tragedyalarını, Shakespeare’i biliyor. Sanatsever; görünüşe bakılırsa ince ruhlu. Olup bitenin farkında olan, ne yapılması gerektiğine dair uzun uzun vaazlar veren ama günün sonunda sistemin işlevsel bir parçası olmak için ipi ilk göğüsleyen… Pis bir şeyler dönüyor dünyada. Bir uğultunun içindeyiz ve anlamlandırmaya çalışıyoruz olup biteni. Aslına bakarsanız pek bir şey bildiğimiz yok ama bu konularda vaazlar vermemize engel değil. “Dixi et animam levavi.” Hepsi bu! Oysa ruhumuzu kurtaracak tek bir şey var, eyleme geçmek. Öğretmen eyleme geçmesi gerektiğini bilen, eyleme geçiyormuş gibi yapan ve hızla sistemle uyumlanan bir tür uyarca. O “bizden biri.”
Cengiz Korucu: Dürrenmatt’ın “Bir Ziyaret” metninde Alfred, ahlaki sorunun merkezinde yer alan; fakat bu sorunun çözümü adına feda edilen bir karakter. Bu bağlamda Alfred’in oyundaki dramatik ve etik işevini siz nasıl ele alıyorsunuz?
Kasabanın Günah Keçisi: Alfred
Yıldırım Fikret Urağ: Para için aşkını satmış, bir genç kadının ve bebeğinin ağır yıkımlar yaşamasına sebep olmuş. Parmağımızla gösterip, “işte suçlu” dediğimiz biri Alfred. Kim onun cezasını çekmesini istemez ki? Ama nasıl? Katlederek mi? Alfred gibiler kolaylıkla bir kendimizi aklanma aracına dönüşebilir. Özellikle vahşi kapitalizmin pençesine düşmüş toplumlarda. Ama bu kapı bir kere açıldı mı oradan içeri girmeyen günah kalmaz. Burası önemli. Ama daha önemlisi, ki oyunda Alfred’in bir karaktere dönüştüğü yer; onun “Sizi protesto etmeyeceğim, şikayet etmeyeceğim. Kendimi de savunmayacağım. Ama sizi, beni yargılamaktan kurtarmayacağım.” dediği an. Bu romantik bir başkaldırı gibi görünebilir. Ama toplumlarımız aracısı olduğu, seyircisi olduğu bu ve benzeri katliamların yükünü kaldıramaz hale geldi bugün; bunu unutmamakta fayda var.

Cengiz Korucu
Şebnem Köstem: Bu arada Claire olmayı seviyorum bu oyunda. Aradan yıllar geçse ve ben tekrar “Bir Ziyaret” oyunuyla karşı karşıya gelsem, bu sefer Claire değil “Öğretmen”rolünü oynamak isterdim. Benim o rolde çok gözüm var. (gülüşmeler)
Müge Çiçek: Baktığınız zaman Öğretmen’in yüzü var bir de, arkada dönüştüğü maskesi var.Bu dünyanın iki yüzlülüğüne uyum sağlamış .
Cengiz Korucu: Claire’in sahneye gelişi, Alfred’i olduğu kadar Güllen kasabasının tamamını dönüştüren bir kırılma anı yaratıyor. Bu güçlü toplumsal alegoriyi, Şebnem Köstem olarak rolünüzü inşâ ederken nasıl yorumluyorsunuz?
Kolektif Suçun Anatomisi Güllen Halkı
Şebnem Köstem: Şimdi bir kere Güllen halkı çok kaderci bir toplum.Bu kadar fakirliğe, çökmüşlüğe rağmen aslında hiçbir şey için çabalamayan, olduğu yerde sayan ne beklediklerini bilmeden, bir şey olacak diye bekleyen bir halk. Başka şehre gidip çalışabilir, tarım yapabilir vs. Ama onlar, bu sefaletlerini aslında tuhaf bir şekilde sevmiş ve bekliyorlar.Çok garip bir şey söyleyeceğim; ben savaşmayan bir toplumu kabul etmiyorum, edemem Claire olarak.O toplumun eylemsizliği, içmeye devam edip sürekli ağlayan, öfleyen, pöfleyen ama aslında tam olarak çıkış aramayan, risk almayan toplum. İlk defa onları aslında beleşten gelecek bir para yine de. Hiçbir şey yapmalarına gerek yok. Sadece içlerinden birini feda edecekler. Ben Claire’nin Alfred’e ve bu halka çok yukarıdan bakmasını, hatta neredeyse onlardan utanmasını anlıyorum. Çünkü insanlığı bu hale getirdiniz. Repliklerde de bunu söylüyor.” Bir şeyin bedelini ödeyecekseniz o şeyi yapın”. Bu fabrika kurmakta, birini öldürmek de olabilir. Bir şey yapın, bir eyleme geçin yani. Bu halk öyle duran bir halk. O yüzden Claire’in oraya gelişi, büyük ateşi yakıyor ve o eylemsizliklerini hatta çok komik bir şekilde halâ eylemsiz olmaya devam edip olmayan parayı harcamaya başlıyorlar. Yaptıkları tek eylem bu. Borçlanıyorlar evet ama o güne kadar hiç biri kılını kıpırdatmamış. O güne kadar da “Öğretmen” sadece konuşmuş.Hiçbiri bir eylemlilik içinde değil. Güllen halkı için düşündüğüm bu.
Cengiz Korucu: Evet, ama Alfred ne yapıyor? Bakkal dükkanı açıp evlenip barklanarak, çocuk sahibi oluyor. Kasabanın “saygın”, normal bir üyesine dönüşüyor. Açıkçası suçu işledikten sonra hayatını düzene sokuyor. Güllen halkı tarafından Alfred’in suçu, suç olarak değil de geçmişte kalmış bir ayıp olarak muamele görüyor.
Şebnem Köstem: Buna rağmen kadın Alfred’in işlediği bu suçu bilerek ona geliyor. Çünkü o günün popüler hayatında bir bakkal dükkanı sahibi olmak çok kıymetli. Adam da bu yolu seçiyor. Şöyle bir örnek vermek istiyorum; biraz kendimi de katarak vermek istiyorum. Ben çöplükte horoz olacağıma, gerçekten çok büyük bir okyanus kumsalında parlayan minicik bir kum olmayı tercih ederim Şebnem olarak ki; Claire’de bunu yapıyor. Daha da büyüyor, ama öbürü horoz olmayı, öbürü de horozun karısı olmayı seçiyor. Bunlar bir kümesin içindeki insanlar gibiler. Benim Alfred’e bakışımda aşk, çok güçlü bir duygu elbette, ama onun yerine intikam, öfke ve kayıplar girmişse; zaten aslında aşkın kendisinden bahsetmiyoruz demektir. Dolayısıyla Claire geldiği zaman, benim gözümde Alfred çok acıklı bir yerde yani bunu Şebnem olarak söylüyorum. Kolaylıkla gözden çıkarılıp, sarayın bahçesine konabilecek küçük bir mezar taşıyla anlamlandırılacak bir hayat.

Yıldırım Fikret Urağ
O yüzden hani aklımda hiçbir zaman şöyle bir şey yani karakter oluştururken de Yıldırım’ın da hiçbir zaman öyle bir eğilimi olmadı, yani gerçekten adamı özlemiş midir, tekrar bir kıvılcım başlar mı gibi bir şeylerle değil. Bir karar ve o kararı harekete geçirecek bir adım zaten o şehri bilinçli olarak kendi mahvetmiş. Onlar da kıllarını kıpırdatmamışlar zaten o kadar zavallı gibi durmaya devam etmişler ki.
Cengiz Korucu: Temsil boyunca Güllen halkını sahnede topluca görüyoruz…
Yıldırım Fikret Urağ: Evet bu bir seçim. Tabii o ansamblı yakalamak çok yoğun bir çalışma gerektirdi. Gelinen noktada, ikinci perdede seyircinin de katılımıyla oyunun gizli başrolünü üstlenmiş bir koro var sahnede.
Cengiz Korucu: Sevgili Yıldırım; Claire’i getiren tren, istasyona yanaştığında, sahnede önce çok sayıda bavul ve bu bavulları taşımak için birbiriyle yarışan Güllen halkını görüyoruz. Ardından bir tabut sahneye giriyor; hemen sonrasında ise istasyondan meydana, uzun bir ipe bağlı tasmasıyla indirilen vahşi bir panterle karşılaşıyoruz.İlerleyen sahnelerde sarı pabuçlar ortaya çıkıyor ve Güllen halkı dönüşüp değiştikçe herkes bu sarı pabuçlara sahip oluyorlar. Dürrenmatt’ın bavul, tabut, panter ve sarı pabuç gibi göstergelerini rejinizde nasıl anlamlandırdınız?
Nesnelerin Tanıklığı: Bavullar, Tabut, Panter ve Sarı Pabuçlar
Yıldırım Fikret Urağ: Pek moda bir anlayış var bu aralar daha sık duyduğumuz. “Aslında her şey olup bitti. Biz olmuş bitmiş şeyin içindeyiz.” (gülüşmeler)
Birazda ironik bir şekilde şunu söyleyebilirim. Bundan yarım yüzyıl önce bu modayı bence Dürrenmatt başlatmış. “Bir Ziyaret”te aslında her şey olup bitmiştir oyun başlarken. Bir kadının kırk yıl sonra, doğup büyüdüğü şehre geri döner; bir tabutla… Beklenmedik, ürkünç, gülünç bir şeydir. Hikâyenin son noktasıdır o tabut. Kadın o kadar emin; biliyor. Bir buradan yola çıkarak metindeki bir sürü göstergeyi açabilirsin. Bu kadın ölmemiş, ölmüyor. İntikamını alana kadar da ölmeyecek. Bu bitmiş bir hikâye… Neden fakir bu insanlar, neden sefalet içinde? Kadın çoktan her şeylerini satın almış. Fabrikalar işleyemez hale geldikleri için atıl durumda değiller; Claire satın almış ve işletmiyor. Groteski oluşturan unsurlar bunlar ve tüm göstergeler aslında bir şekilde bu ara çemberi tamamlayan halkalar şeklinde. Groteski nereden okuduğumuza göre şekilleniyor, o göstergelerin, simgelerin anlamları. Ne kadar hızlı gelişiyor değil mi? Claire talebini ilan ettiği andan itibaren, hızlıca bir sarı ayakkabılaşma süreci başlıyor. Her şey çoktan olup bitmiş gibi… Ama daha yüzeyden bakıldığında o sarı ayakkabılar zenginleşme hayalini gösteriyor bize. Daha önemlisi gizli bir suç örgütlenmesinin simgeleri onlar.

Şebnem Köstem
Cengiz Korucu: Güllen halkının yaşadığı bu değişim ve dönüşümü siz nasıl açıklıyorsunuz? Bu süreç, bireysel bir ahlâki çöküşten çok, ahlâkın toplumsal olarak pazarlık konusu haline gelmesi olarak mı okunmalı?
Yıldırım Fikret Urağ: Geçmişin “büyük kazanımları”, toplumlar üretim becerilerini yitirdiklerinde bir tür mitolojik hikâyeye dönüşür. Demokrasi, insan hakları, kültür, sanat, bilim; Batı Uygarlığı dediğimiz o şeyin mitolojisine dönüşmüş durumda. Çünkü eylem yok, üretim yok, insan yok ya da yok olmak üzere ve bunların yokluğunda tarihsel gerçeklik, hızla doğan bir güneş gibi ortaya çıkıyor. Hiçbir mitoloji ya da masal acı gerçeklerle dolu bu güneşi sıvayamıyor artık. İşsizlik parasıyla insanların geçindiği bir kasabada hangi normlardan hangi, değerlerden bahsedebiliriz? Sarı ayakkabılar bana bunları düşündürüyor. “Camus”yü bir kere daha analım. “Ahlâksızlığın ne kadar güçlü bir birleştirici olduğunu” hatırlayarak, o sarı ayakkabıları hırsız ortaklığının simgesi olarak nakşediyor Dürrenmatt oyuna. Borçla yaşamak ne demek? Kredi kartıyla yaşamak ne demek? Kendinden çalmak ne demek? Kendi geleceğinden çalmak, kendinden çalmak? Ömrünün kalan kısmını ipotek altına aldı toplumlar. Her şeyin pazarlık konusu haline geldiği bir dünyada, geri dönüşü olmayan bir ahlâki çöküş bu.
Cengiz Korucu: Anlıyorum, katmanlı bir oyuna,katmanlı cevaplar veriyorsunuz.(gülüşmeler)
Yıldırım Fikret Urağ: Hepimiz asıl çalanın kim olduğunu bilemediğimiz bu şeye, sistem adını vermekle yetiniyoruz.
Cengiz Korucu: Şebnem Hanım, oyuncu olarak Claire’in geçmişteki travmaları ve intikam alma duygusu ile empati kurabildiniz mi?
Şebnem Köstem: Kurdum elbette. Çünkü ben bir kadınım. Hepimizin geçmişinde bu duygulara savrulduğumuz pek çok zaman olmuştur. Benim de oldu. Onları hatırlayarak oyunun içindeki yerlerini beslediğimi söyleyebilirim. Türkiye’de yaşayan bir kadın oyuncuyum, buradan binlerce hikâye çıkar. Bu hikâyelerin içinde de bu temalar bolca var. (gülüşmeler)
Cengiz Korucu: Claire, Güllen halkının gözünde mitik, tanrıça benzeri bir figür…Oyunda adaletle intikamın iç içe geçtiği bir sistem metaforu olarak karşımıza çıkıyor. Yazar, adeta Claire’i kapitalizmin buz gibi vücuda gelmiş hali gibi düşünmüş… Bu rolü canlandırmak daha önceki oyunculuk edimlerinizden ne gibi farklılıklar gerektirdi?

Şebnem Köstem: Bugüne kadar oynadığım hiçbir rol birbirine benzemedi. Nasıl Müge biricikse, Şebnem biricikse, Yıldırım biricikse… O yazarların dünyasındaki kadınlar da biricik. Her çalıştığım rol için yazarın kurguladığı ve anlatmak istediği dünyadaki o kişiyi bulmaya yöneliyoruz. Rejisörün kurduğu dünya içinde elbette. Bu da başlı başına biricik bir yolculuktu.Çünkü Claire ile tanışmıyordum. Medea oynadım yıllar önce Medea’yla da tanışmıyordum, onunla da oyunla tanıştım. Daha pek çok karakter var. Benim çok etkilendiğim bir yazar Dürrenmatt. Onun bu eserinde, kanlı canlı bir karakter olmayı başarabildiysem çok mutlu olacağım. Aynı zamanda bir oyuncu olarak beni çok evrenin içinde gezdiren bir dünya bu oyunculuk. Çok büyük bir haz. Hiçbiri diğerine benzemiyor. Benzememeli zaten.
Cengiz Korucu: Yıldırım Fikret Urağ “Bir Ziyaret” müzikli bir oyun olarak seyirciye sunuluyor. Şarkı sözlerinin size ait olduğunu söylemiştiniz. Ayrıca bu müzikler eşliğinde koreografınız İbrahim Ulutaş’la da bir çalışma gerçekleştiriyorsunuz. Biraz da bu süreçten söz eder misiniz?
Yıldırım Fikret Urağ: Burçin Elmas Çubukçu ve Şiringül Kaya ile çalışmak bir şanstı. Çünkü çok inanarak katıldılar sürece. İlk defa birlikte çalıştık. “Bir Ziyaret” provalarının içinde özgül ağırlığı olan, çok yoğun ve yaratıcı bir üretim süreci yaşadık. Her zaman yönetmenin işini kolaylaştıran, ortak üretim merkezinden uzaklaşmayan ve çoğu zaman da fedakârlığa dayalı bir anlayışla yer aldılar işin içinde. İbrahim’le, yıllardır aynı kurumda olmamıza rağmen çalışma fırsatımız olmamıştı. Açıkçası hayıflandığım bir konu bu. Onunla bu yola çok önceleri çıkmış olmayı isterdim. O müthiş bir sanatçı ve gerçek bir yol arkadaşı; tıpkı Müge gibi. “Bir Ziyaret”e minnet doluyum, beni İbrahim ve Müge’yle bir araya getirdiği için.
Cengiz Korucu: Sahnede dev ekran kullanıyorsunuz. Seyirci olarak aynı anda hem oyunu hemde bu ekrana yansıyan görüntüleri takip ediyoruz. Ekran, özellikle Alfred ve Claire’in aşkını animasyon diliyle görünür kılıyor. 1956’da yazılmış bir metni güncel görsel referanslarla yeniden oluştururken neyi amaçladınız? Seyircide nasıl bir karşılık yaratmayı hedeflediniz?
Oyunun Yorumunu Destekleyen Dev Ekran
Yıldırım Fikret Urağ: Oyun çıktıktan sonra, bir kitabın köşesinde Alman Şair Gottfried Benn’in Dürrenmatt tiyatrosu üzerine bir paragrafı çıktı karşıma. Sorunuzun cevabını da içine alacak şekilde sözü Benn’e bırakayım burada: “Bu iç içe giren, birbiriyle kaynaşan çeşitli ögeler, sinema, radyo oyunu, kukla tiyatrosu, zaman oynamaları, geriye dönüşler, ileriye bakışlar, izleyice seslenme, düşsel bir uzam içinde kendisini görmesi. Ölülerin dirilip, tartışmayı sürdürmeleri… Acaba geleceğin tiyatrosu bu mu?” diyor 1950’lerin sonunda Gottfried Benn. Perde kullanımına gelince farklı türlerin bir arada sahne üzerinde aynı anda cereyan edebilmesi gibi bir fırsatı sunuyor. Tıpkı ışık gibi ya da müzik gibi projeksiyon perdesi de oyuna replik veren, görsel anlatımı boyutlandıran bir unsur. Sahnedeki grotesk dili oluştururken kullandığım en güçlü araç benim için. Seyircinin bazen bilincine, bazen daha derinlere seslenen bir oyun kişisi sanki… Bir oyun kurucu, bazen da bir tür oyunbozan… Aynı anda; perdede gerçekçi, çok ürkütücü bir panter görürken, onun önünde yürüyen ve bir oyuncu tarafından “yansılanan” bir panter… Perde sahnedeki grotesk dünyanın temel yapı taşlarından biri! Burada noktada Benn’le onun yukarıdaki sözlerinden on yıllar sonra buluşuyor olmak tuhaf bir deneyim. Sorunuzda yok ama Benn’i bu kadar anmışken onun “Ölülerin dirilip, tartışmayı sürdürmeleri…” saptamasına da bir selam gönderiyor bizim “Bir Ziyaret”miz. Bu da küçük bir dip not olsun.
Cengiz Korucu: Sevgili Şebnem Köstem, Claire’in evlilikleri, onun yalnızlıktan kaçma ihtiyacıyla insanlara bağlanmaktan duyduğu korku arasında kurduğu çelişkili ilişkinin bir yansıması olarak okunabilir mi?
Claire’de Bağlanma Korkusunun Ritüelleşmesi Olarak Evlilik
Şebnem Köstem: Evet.Claire son derece yalnız bir kadın; bu yalnızlık fiziksel değil, tamamen duygusal bir yalnızlık.Panter’e karşı bir sevgisi yok mu?Bence var; en azından bir tür şefkâtten söz edilebilir.Ama ne Panter, ne Kör Adam, ne de Alfred onun statüsüne, dünyasına uygun kişiler değil. Dolayısıyla Claire’in yaşarken karşılanmasını beklediği kimi gereksinimleri var. İşte evlilik de bunlardan biri.Aslında hayatında her şey var; fakat o, sahip olduklarını bozmakla meşgul. Etrafındaki insanlarla sanki oyun oynuyor.Oyuncaklarına acımasızca davranan çocuk gibi kafasını koparıp bir kenara atıyor. Sürekli evlenip boşanıyor. Evlilik, Claire’in yaşamında kalıcı bir bağdan çok, tekrar eden bir tören, bir ritüel, hatta bir eğlence unsuruna dönüşüyor.
Yıldırım Fikret Urağ: Claire’nin yıllar önce yaşadığı aşk acısının intikam nesneleri gibi kocaları adeta.
Şebnem Köstem: Çünkü kadının saygı duyduğu bir kişi olmuş hayatında. O da çok değerli “Zachanassian” yani ilk kocası. Her zaman ondan merhum diye bahsediyor. O adam hakkında tek bir kötü söz söylemiyor. Hatta minnettarlığını neredeyse her defasında ifade ediyor. Ama şöyle de bir hakikat var bence:ilk kocası yerine göre Claire’nin hem babası, hem abisi, hem de kocası olmuş biri.Ondan sonra dosya kapanmış. O yüzden çok yalnız ve çok canı sıkılıyor.
Oyuncu ve Yönetmen Yardımcısı Müge Çiçek’in Gözünden Çalışma Süreci
Cengiz Korucu: Son olarak Müge Çiçek’e bir soru yöneltmek istiyorum. Siz bu yapımda hem oyuncu olarak sahnede yer alıyor hem de yönetmen yardımcılığını üstleniyorsunuz. Bu sayede “Bir Ziyaret” oyununun prova sürecine başından sonuna kadar tanıklık ettiniz. Sahne üzerinde oyuncu olarak çalışırken nasıl bir yol izlediniz?

Müge Çiçek
Müge Çiçek: Oyuncu olarak rolü inşa etme konusuna gelince, şimdi hem masa başında rejide bulunup bir taraftan da sahnede oynuyor olmak önce biraz zorlamıştı açıkçası beni. Sahneye çıktığımda reji kafasını pek bırakamadım bir süre, arkadaşlarım oynarken herkesin mizansenlerini takip edip ezberlerini içimden geçirirken buldum kendimi. Yıldırım Hoca da artık bir süre sonra rejiyi bırakmamı oyunculuğuma yönelmemi istedi. Bu süre zarfında reji içerisinde ve oyuncularla da birlikte yapılan masa başı toplantılarında oyuna dair fazlasıyla bilgi toplamıştım. Bu benim aynı zamanda da avantajım olmuştu oyuncu olarak. Öyle ki; daha önce oynadığım oyunlarda da ilk olarak metni defalarca okurum, araştırmalarımı yaparım, masa başı için uzun bir süre ayırırım, çünkü önce anlamak çok önemli. Zaten bunu en iyi şekilde anlatan yönetmenin dibindeydim sürekli. Bir taraftan da aynı zamanda arkadaşlarımın Yıldırım Hocayla sahne çalışmalarını izlerken de kafamda rolümü şekillendiriyordum. Hangi sahnede neyin amaçlandığını çok iyi biliyordum, bu benim için önemliydi.Oyunda sahnelerin amacını, neye hizmet ettiğini bilmek, rol kişisinin oyun ve sahneler içindeki değerini anlamak ve kısaca oyunu tamamıyla kavramak. Sonra sıra kendi rolüme hazırlanmaya geldi. Az çok zaten belli bir altyapı oluşmuştu aslında, bir şekilde bu kadar oyunla hemhal olurken belli bir katman oluşmuştu ister istemez, fakat tabii ki bununla bitmiyordu iş. Daha önce söylediğim gibi zaten yönetmenimiz de oyuncunun kendi düşüncesine, özgün olana verdiği önem, benim bu konuda daha rahat hareket etmemi sağladı. Nasıl olsa arkamda güvendiğim, her şeye vakıf iyi bir yönetmen vardı. Bana düşen rol kişisinin kendi hayatımdaki izdüşümlerini bularak, kendimden olanı karakterin çizgileri içerisinde verebilmekti. Oynanan karakterler ile ilgili metinde ki tüm replikler aslında bir sonuçtur. Önemli olan bu sonuca gelmeden önceki o süreci, o yolculuğu yaşamaktır. Karakteri bu şekilde inşa ederim. Artık iş, sonuca giden nedenlerin nasıl oluştuğunu ve bütün duyguları yaşamaya kalmıştır. Müge’nin içindeki tüm o duyguları harekete geçirmek… Bir taraftan da reji çalışmaları hızla ve tüm ayrıntısı ile sürdüğü için genelde provadan iki saat evvel gelip önce egzersizlerle duyarlılığı arttırıp, sonra rol kişileri ile özellikle Medea’da, örtüşen ya da tamamen zıt olan tüm duyguları, kendi hayatımda yaşadığım durumların ve duyguların içinden yine egzersizlerle yaratmaya çalışır, bununla birlikte ikinci yolculuğa daha girmiş olurum. Bir süre sonra artık ben rolü hiç düşünmeden rolün beni alıp götürmesine izin veririm. Bu da Morris’in söz ettiği “olma” haline tekabül eder ve bu işin, bu yolculuğun en zevkli ve keyfi halidir. Benim çalışma yöntemim kısaca budur. Hazır aklıma gelmişken; en çok da kahrımı çekenlerden sevgili dostum, diğer yardımcı yönetmenimiz, koreografımız İbrahim Ulutaş’ı anmadan geçemeyeceğim. Benimle beraber sabahın çok erken saatlerinde tüm çalışmalarımı izlemesini, aynı zamanda niyetine ve gözüne güvendiğim için sürekli yanımda olmasını istedim. Onun yanımda bulunması benim için çok önemliydi. Ayrıca hareket düzeni ve dansları da onunla çalışmak çok keyifliydi.
Cengiz Korucu: İki gün boyunca bir araya gelip “Bir Ziyaret” oyununu uzun uzun konuştuk.Benim için gerçekten çok öğretici, çok verimli ve keyifli bir buluşmaydı.Üçünüze de içtenlikle teşekkür ediyorum. Ayrıca bu uzun söyleşiyi büyük bir sabırla dinleyip kayıt altına alan, deşifre sürecinde bize destek olacak sevgili Senem Turgut’a da özel bir teşekkür borçluyum.

