Yönetmen Yıldırım Fikret Urağ ve oyuncu Şebnem Köstem ile ikinci bölümde İ.B.B. Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesinde temsil edilen “Bir Ziyaret”oyununun dramaturjisi üzerinde durduk. Konuklarımla masa başı çalışmasında ve provalarda nasıl bir süreçden geçtiklerine dair ayrıntılı bir konuşma yaptık.
Cengiz Korucu: “Bir Ziyaret” metni; yazımı biter bitmez aynı yıl 29 Ocak 1956 tarihinde İsviçre’de Zürich’deki Schauspielhous Zürich tiyatrosunda ilk kez yönetmen Oscar Walter tarafından sahneye konuluyor.Oyunun baş rolünü ise Claire’i Therese Giehse üstleniyor. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Avrupa’nın derin bir savaş yorgunluğu, büyük bir kayıp ve toplumsal bir yas hali içinde olduğunu görüyoruz.Böyle bir tarihsel ve toplumsal atmosferde Friedrich Dürrenmatt’ın taraf olmadan dünyaya dışarıdan bakan bir yazar olarak öne çıkmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yıldırım Fikret Urağ: Yanlış hatırlamıyorsam 1972’de Nobel Adaylarından biriydi. Pek çok önemli ödül almış olmasına rağmen Nobel bunların arasında değil. Epistemik Cemaat tarafından onay görmüş bir yazar değil Dürrenmatt. Göz ardı edilmeye çalışılmış belli bir kesim tarafından. Bunun Dürrenmatt’ın yenilikçi kimliğinden çok ideolojik nedenlere bağlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü çok güçlü onun eleştirisi, sert. O eleştirinin merkezinde “Uygar Batı” duruyor. Sistem eleştirisini de içine alan ama onu aşan bir şey bu. “Bir Ziyaret”in, savaş sonrasında yıkılmış, yoksul Avrupa’ya ABD’nin uyguladığı Marshall Planı’nın bir eleştirisi olduğunu söyleyenler de var. Ama Dürrenmatt’ın tüm oyunlarını içine alacak şu önemli cümlesini anmadan geçmeyelim: “Yanlış anlamalar oluyor. Oyunlarımın kümesinde, benim bırakmayı ısrarla reddettiğim açıklama yumurtasını umutsuzca arıyorlar.” Bu sadece öne çıkmak için değil, ötelenmek için de yeter; yeter de artar. Espistemik Cemaat, onun tapıcıları ve sanırım bir de kerameti kendinden menkul yönetmenlerle başı hep dertte olmuş.

Cengiz Korucu
“Bir Ziyaret “ Oyunu Katmanlı Bir Yapıya Sahip
Cengiz Korucu: Sevgili Yıldırım Fikret Urağ yönetmen olarak siz, dramaturgunuz Dilek Tekintaş ile birlikte yaratıcı ekipte yer alan sanatçılarla metne nasıl bir kuramsal ve estetik perspektifden yaklaştınız? Bu aşamada hangi çalışma yöntemini benimsediniz?
Yıldırım Fikret Urağ: Bu katmanlı yapıyı ıskalamadan okumak önceliklerin başında geliyor. Metne yapısalcı yaklaşım özellikle tiyatroda benim için ufuk açıcı oldu hep. Dilek yıllar içinde pek çok oyunda birlikte çalıştığım, hani derler ya insanın sırtını yere getirmeyecek türden bir yol arkadaşıdır. Hazırlık aşamasında benim okumalarımı orijinal metinden ve farklı çevirilerden yapılmış kıyaslamalarla destekledi. Üzerinden yıllar geçtikten sonra bile hala daha derinlerde başka şeylerin yattığını görüyor olmak, deyim yerindeyse, metne kuyumcu terazisiyle yaklaşmama yol açtı. Dürrenmatt gibi yazarların en büyük tehlikesi söylediklerini dile dökmeden söylemeleri… Bunun büyük örneklerinden biri Çehov’dur bilirsiniz. Onlar söyleyeceklerini söylemeden söylerler. Defineci gibi yaklaşırsanız iş alırsınız başınıza. Arkeoloji çalışması yapmak gerekiyor.
Cengiz Korucu: Bu yaklaşım, bir anlamda bilardo oyununda “sayıyı” doğrudan değil de banttan almayı tercih etmek gibi okunabilir mi? Yani meselenin özüne dolaylı yollarla, yan anlamlar ve sekmeler üzerinden ulaşmayı bilinçli bir dramaturjik tercih olarak mı benimsediniz?
Yıldırım Fikret Urağ: Orada her şey olup bittikten sonra anlıyorsun sayı aldığını. İki top birbirine dokunuyor ve sayı diye alkışlıyorlar. Dürrenmatt’ın çok yönlü, çok katmanlı dramaturjisinde neyin yan yol olduğunu iyi ayırt etmek büyük mesele. Dürrenmatt gibi yazarlar izleyiciyi dürten, yaratıcı bir seyre iten, emek sarf etmek zorunda bırakan büyük yazarlar. Oturduğun yerden totonu yayarak okuyamıyorsun ya da seyredemiyorsun onları. Söyleyeceği şeyi sana buldurur/söyletir böyleleri. Kulağına çalınan birtakım replikleri ağaçtan toplar gibi toplayarak çıkıyorsun oyundan ama oyun bilinçaltına başka türlü nakşedilmiş oluyor; tabii reji bu amaca hizmet ediyorsa. Bilardo örneğinden devam edeceksek, oyundan çıktığınızda, toplar yuvarlanmaya devam ediyor kafanızın içinde. Sayı size bağlı! Oyunun finaline doğru Claire ilk Hristiyanlardan kalma ve Hunlar tarafından parçalanmış bir tarihi kalıntıyı gördüğünde “barbarlar” der. Barbarlar! Birazdan Belediye Meclisinde Alfred’in hayatı oylanacak. Satın alınmış bir halk; ne ahlak kalmış, ne kanun, ne hukuk, ne vicdan, ne insanlık… Yaşasın uygarlık! Yaşasın kardeşlik, yoldaşlık. Yaşasın çıtkırıldım demokrasimiz. Ve perde! Oyun bitiyor ama toplar yuvarlanmaya devam ediyor. Manipülatörlerin, istismarcıların meydanı boş bulduğu bir dünyada bir direniş biçimi olarak görünüyor bu bana. Onlar her türlü espiyonaj marifetlerini sergilerken; yalanlarıyla, masumu oynamalarıyla, suçlamalarıyla, salağa yatmalarıyla, koşutsuz kıyaslamalarıyla çürüttükleri beyinleri ezber hapishanelerine kapatmaya uğraşırken, oyun bittiğinde seyircinin kafasında toplar yuvarlanmaya devam ediyorsa, bu umut değil de nedir? Dürrenmatt gibi dümdüz konuşunca böyle olur. O konuştuğunda ne duyduğumu dümdüz söyleyeyim ben de. İstismarcıların işene yaramaz; işlerine gelmez elbette; burayı atlayabilirler. “Yaptığınız barbarların yaptığıyla aynı; tek farkınız, siz kılıfına uydurmayı biliyorsunuz. Sizin uygarlık dediğiniz kıçını “şefkat gösterisine” dayamış bir cinayet; bundan başka bir şey değil.” diye fısıldıyor kulağıma Dürrenmatt. O konuştuğunda benim duyduğum bu. Bu sistem eleştirisinin çok ötesinde… Ezilenden yanayız, herkes eşit haklara sahip. Bu “lütfun” kıymetini bilmeyip, oyunu bozan mızıkçılar çıkabiliyor yine de ama değil mi? Eee? Sorun değil, içimizdeki uygar barbara güvenelim. Güzelce kılıfına uydurur, hallederiz. Öyle ya; yol yordam değişse de ipleri elinde tutanlar hiç değişmedi. Yine de burada küçük bir sorun var hala. Onların ya ipler koparsa korkusu da hiç değişmedi.
Cengiz Korucu: Nihayet asıl sorumun cevabını aldım çok şükür (karşılıklı gülüşmeler).

Yıldırım Fikret Urağ
“Bir Ziyaret” Sistem Eleştirisinin Çok Ötesinde Bir Oyun
Yıldırım Fikret Urağ: Bunu gözlerden kaçıracak olan kılıfa harcadığımız işçilik ve zaman. İlerleyen bu. Bir içki karşılığında yalancı şahitlik… Suçluyu ödüllendiren adalet… Mahvolan hayatlar… Ölen bebekler… İlerleme nerede? İlerleme kılıfta! Faucault anlatır ya, “modern öncesi” Avrupa’sında cezaların nasıl uygulandığını; Şehir Meydanında, herkesin gözü önünde Damien’in Krala kalkan eli sülfürle yakılacak, etleri koparılacak, yaralarına sülfür, erimiş kurşun, kızgın yağ dökülecek. Sonra adam iki kolundan, iki bacağından dört ata bağlanacak ve atlar kırbaçlanacak. Eskiden göz önündeydi; seyirlikti, ibretlikti. Şimdi kapıların arkasında… Uygarlık, görmenin sınırlı habitatından hayal gücünün sonsuz evrenine geçmek gibi… Üstelik biri çok masraflı ve tepki oluşturduğundan riskli ama diğeri kendi kendini sonsuz kere üretebildiği için masrafsız, verimli ve ürkünç. Artık kalp krizlerimiz var, trafik kazalarımız… Kaygan banyo zeminlerimiz… Artık herşey daha gizli ve daha göz önünde. Parlamentolarda, meclislerde… Herşeyi gözümüzün önünde açık açık konuşuyorlar sanıyoruz; tıpkı Güllen Belediye Meclisinde olduğu gibi. Oysa onlar şifreli bir dille konuşuyorlar aralarında; tıpkı Güllen Belediye Meclisinde olduğu gibi. Herkes eğilsin, demokrasi geçiyor. Sırçaları dökülmüş olabilir ama hala daha süslü, daha gözlerden uzak; daha gözümüze sokarak; daha hayal gücümüze tek edilmiş. Daha kibarca. Hala barbar!
Cengiz Korucu: Evet, tam olarak Albert Camus’nün “kibar katiller” (meurtres polis,les meurtriers respectables) dediği noktaya geliyoruz.Camus bu kavramı özellikle “Başkaldıran İnsan”(L’Homme révolté) ve “Adaletliler”(Les Justes) bağlamında düşünür.Buradaki “kibarlık”,bireysel sadizmden ya da ilkel şiddetten değil; ahlâk, ideoloji, düzen ve yüksek amaçlar adına işlenen öldürme eyleminin meşrulaştırılmasından kaynaklanır.Aslında kibar katiller, öldürürken ellerini kirlettiklerinin farkındadır.Ama bu kiri daha büyük bir iyilik, bir gelecek ütopyası ya da tarihsel zorunluluk adına kabul edilebilir görürler.Şiddeti kişisel bir hazla değil, etik bir görev gibi icra ederler.Cinayeti “kaçınılmaz”, “zorunlu”,hatta “acıklı ama gerekli”bir eylem olarak sunarlar.
Yıldırım Fikret Urağ: Nokta atışı oldu bu, teşekkür ederim. İtiraz anlamında değil, birbirine bağlamak için şunu söyleyebilirim. Şiddetin “kişisel hazla” icrasını uygarlaşmamıza borçluyuz. Daha gelişmiş kamuflaj araçlarına ihtiyaç duymamız bundandır belki. “Görev bilinci”, “yüksek amaçlar”, “gelecek ütopyası”, “tarihsel zorunluluklar” vb, insanlığa karşı işlenen suçların hem gerekçesine hem de örtüsüne nasıl dönüşebilirdi ki başka türlü? Bu ve nicelerini alt alta yazıp adına uygarlık dediğimizde “kibarca” yolumuza devam eder hale gelebiliyoruz sanırım. Yine de “uygarlığımızın” en büyük keşfi bunların içinde değil. Belki de en büyük keşfimiz “kötülüğün birleştiriciliği.” Camus’nün “Ecinniler”de bir sözü var “İnsanları kaynaştırmanın en güçlü yolu duygular ya da kamusal korku değildir; namussuzluktur” diyor. “Bir Ziyaret”te işte bunu bırakıyor kucağımıza Dürrenmatt. En güçlü ortaklık ve çözülmesi, dağıtılması en zor ortaklık hırsız ortaklığı değil midir? Bunu bir türlü değiştiremiyoruz.

Şebnem Köstem
Cengiz Korucu: Dürennmatt’ın “Dünyanın absürtlüğü gerçekçi biçemle anlatılamaz” görüşü sizin dramaturjinizi ve rejinizi nasıl şekillendiriyor peki?
Yıldırım Fikret Utağ: Dilden, türden, biçemden öte, yazmak Dürenmatt için düşünmenin özel bir ifadesi; rehberim bu. Bu bir “görüş”; görme biçimi. Büyük güçler arasında cereyan eden büyük olaylar ve bunların karşısında insanın olup biteni anlayamaz ve olup biten karşısında hiç bir şey yapamaz halde olması… Dürrenmatt’ın dünyaya ve insana baktığında gördüğü bu. İnsan; bankalar, atom bombaları, soykırımlar ve gösteri ile (entertainment) bezenmiş olan bu dünyanın ötekisi! Bu turmoilin içinde groteskin bütün unsurları var. O yüzden, ideolojik bir şartlanmanın içinden bakmayı şiddetle reddettiği için Dürrenmatt, mesela Brecht gibi değil! Brecht değiştirilebilir olduğuna inandığı bir dünyada yaşıyordu ve onun tiyatrosunu yaptı. O yüzden Brecht’de önemli olan düşünce; model öneriyor. Oysa Brecht’in dramaturjisinin merkezine ideolojiyi koymasını, onu mahveden şey olarak tanımlıyor Dürrenmatt. Belli bir ideolojik perspektiften bakıyor olmanın artık inandırıcılığının kalmadığını, tüm bu ideolojilerin ipliğinin pazara çıktığını söylüyor. Bu ıssızlığın içindeki insanla, toplumla ve yarattıkları dünyayla hesaplaşmanın, ölçülü biçili, derli toplu, “efendice” bir sahne diliyle gerçekleştirilemeyeceğini bilmek için arif olmaya gerek yok. Sahnelemenin dili, içinde şok yaratmayı, kaosu, yıkımı, hatta ikonoklastik olanı kendine gramer edinmiş metnin diline hizmet etmeliydi. Oyunu sahnelerken Dürrenmatt’ın bu “içeriden” bakışını Türkiye parantezi içine aldığımı ve oradan “davrandığımı” vurgulamalıyım. Sahnede oluşan ve şok, kaos, yıkım ve ikonoklastik üzerine kurulu bir eylemin seyirciyi ikiye bölmesi beklenen bir sonuç olur genellikle. Tüm bunların bilinç düzeyinde ya da sezgisel olarak farkında olanlar ve derin uykularından uyandırılma girişimini, varlıklarına bir tehdit olarak algılayanlar. Şunu heyecanlanmadan söylemem çok zor. İçinde yaşadığımız coğrafya, her türlü enfekte hale karşın, “uygarlığın” zehrine kendi antikorlarını üretmeyi başarıyor. Orasından burasından eğilip bükülmeye çok müsait bir cümle bu farkındayım. Bu toprakta direniş ruhu hala ve herşeye rağmen canlı, benim üzerinde durduğum bu. O büyük parantezin içinde yaşanan coşkulu buluşmayı görmeden ne dediğim pek anlaşılmayacaktır.
Cengiz Korucu:Afişte sahne ve kostüm tasarımının karşısında Eylül Gürcan’ın adı yazılı.”Bir Ziyaret” oyununun sahne tasarımında sayın Gürcan ile nasıl bir iş birliğine gittiniz?Kim kimi yönlendirdi?
Yıldırım Fikret Urağ: Tiyatro pratiğimi “birlikte yapmak” üzerine kurdum. Kurum tiyatrolarında bunu her an canlı tutmak zor. Yıllarını bir kurum tiyatrosuna vermiş bir sanatçı olarak ne demek istediğimi anlarsınız. Yapmaya çalıştığım, tiyatro eyleminin tüm bileşenlerinin kendilerini üzerinde sağlam, güvende hissedeceği bir zemin sunmak. Benim işim toprağı hazırlamak; ekilebilir, biçilebilir hale getirmek. Geçen yıllar içinde en sevmediğim yönetmen tipi, parlak fikirler karşısında “sen onu kendi rejinde yaparsın şekerim” diyen yönetmenler oldu. Ben parlak fikirleri severim. Havada kaparım. Parlak fikirler paylaşımın, birlikteliğin göstergeleridir ve onların çöpe gitmesine sebep olmak tiyatroda bir tür suçtur bence. O yüzden hiçbir yol arkadaşım benim “şekerim” olmadı. Tüm bu paydaşların içinde en önemlisi oyuncu ve onun yaratımıdır. Çünkü oyuna her akşam can suyu verecek olan odur.
Cengiz Korucu: Sevgili Şebnem Köstem, “Bir Ziyaret”i ilk kez masa başı provasında birlikte okuduğunuzda, canlandıracağınız Claire Zachanassian karakterinde sizin için öne çıkan temel özellikler nelerdi?

Friedrich Dürrenmatt
Yönetmen Tiyatrosuna İnanan Bir Oyuncu
Şebnem Köstem: Ben prensip olarak, yönetmen tiyatrosuna ciddi şekilde inanan bir oyuncuyum.Yönetmenin anlatmak istediği bir dünya vardır ve o bizi buna iknâ eder ve buna iknâ ederken de aslında, agresif yollara sokabilir, tökezlememizi sağlayabilir kaldı ki bunlar bizim çok işimize yarayan şeyler.Kendime göre bir fikrim vardı Claire dair, ama Yıldırım şimdi “Bu fikirlerin hepsinden arınalım ve tehlikeli yerlere girelim” dedi. Şöyle ki tehlikeli yerlere girmek derken, okuduğumda anladığım yer değil de, çok uzaklaşmamı sağlayan noktalar…Yıldırım, çok zikzak attıran bir rejisör ve bu oyuncu için müthiş bir armağan.Başta tabiî ki ben Claire’i travması, acısıyla,bir intikam duygusuyla kente gelen bir kadın olarak almakla birlikte, biz yavaş yavaş yürüdüğümüzde artık o çok ciddi şekilde bir ideolojinin temsilcisiydi.O bir tanrıydı.O yolda gerçekten beni çok yavaş yavaş yürüttü Yıldırım.İyi ki de böyle yapmış…Ben, daha çok zamanım olsun isterdim.Daha fazla doğaçlama yapabileyim isterdim.Ben, bir oyuncu olarak Claire yaklaşırken bir laboratuarda gerçekleşmesi gereken pek çok şeyi deneyimledim diye düşünüyorum.
Cengiz Korucu: Ben sizi söz gelimi B.Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi” inde Grusha, Euripides’in “Medea”sında “Medea”, Henrik İbsen’in “Hedda Gabler”inde “Hedda”,Turan Oflazoğlu’nun “Kösem Sultan”ında “Kösem Sultan”,Harold Pinter’in “Aldatma”sında “Emma” gibi bir çok oyunda çeşitli rollerde seyrettim.Oyunculuk kariyerinizde “Bir Ziyaret”in yeri nedir? Claire Zachanassian karakterinin, bugüne dek canlandırdığınız diğer rollerden size farklı gelen yanı neydi?Bu role hazırlanırken nasıl bir yaklaşım içinde oldunuz?
Şebnem Köstem: Oynadığım rollerde değerlendirmediğim bir Şebnem’i kullandım.Farklı yazarların, farklı kadınlarını oynarken deneyimlediğim şeylerden elbette faydalandım.Ama girdiğim yol, o yol olmadı.Çünkü Yıldırım’ın incelikli yaptığı çalışmada, onları önce ayıklattı bana.Fakat öyle noktalara geldik ki, şimdi içinden bu klişeleri çekebiliriz dediği yerler oldu.Bunu usul usul yaptı.Dolayısıyla asla hiçbir şey bu karakterde bir zorunluluk olmadı.Yıldırım’ın en baştan beri “Claire sana gelecek, sen Claire’e yürüme” dediği şey gerçekleşti.Ben bir oyuncu olarak buna benzer bir takım deneyimler yaşadım.Kendimi parçaladığım başka bir yapıydı onlar.Bu sefer ilerlediğim yer çok farklıydı.Bir aktrist olarak şimdi şöyle bir şey söyleyeceğim; içeriden mi, dışarıdan mı dediğimiz o şey!O Claire’de bu sefer ne içeriden, ne dışarıdan olmadı.Her prova sonrası beni, aslında Şebnem’in de yüzleştiği bir başka balkona çıkardı.Ben eve gittiğim zaman öyle tuhaf bir yorgunluk yaşıyordum ki… Kişisel bir yorgunluk gibiydi.Kötülük senfonisinin ne olduğunu biraz daha iyi anlıyorum galiba artık.Çünkü Claire bu senfoniyi yönetiyor.
Yıldırım Fikret Utağ: Oyuncunun açıklığı ile ilgili bir konu bu. Açık oyuncular bulmak artık biraz zor. Sadece teslimiyetle de ilgili değil. Asıl önemli hatta hayati olan kendine karşı açık olabilmek… Gerçek anlamda yüzleşme yaşamadan, bir iç hesaplaşman olmadan oyunculuk yapılabileceğine inanmıyorum. Peş peşe dizilmiş bir takım replikleri anlamlı ses renkleri ve tonlamaları ile boğumlamak değil; kafanda yarattığın ve kerameti kendinden menkul bir eda ile sahne üzerinde kostaklanmak değil oyunculuk. Ne yazık ki bu tuzağın içinde arz-ı endam eden oyuncumuz çokçadır. Sahne üzerinde rolü değil de; oyuncunun rolü ne kadar iyi anladığını (ki bu da çoğu zaman yanlış anlamalardan ibarettir) ve/veya rolünü ne kadar önemsediğini, ona ne kadar değer verdiğini izliyorsanız (ki bu da sadece kendini önemsemenin örtük halidir), inorganik bir şeye maruz kalıyorsunuz demektir. Peter Brook’un sözlüğünden alıntıyla, ölümcül tiyatroyla karşı karşıyasınız demektir. Yaşayan şeyi var etmek deli gibi çalışmayı gerektiriyor. Doğru soruları bulamadan başladığınız bir çalışmada da deli gibi çalışırsınız ama elinize geçen şey sadece bir tür delilik olur. Şebnem’in az önce özetlediği kısmı çok büyük emek gerektiriyor, risk almayı gerektiriyor. Şebnem soru soran, doğru soruları bulan ve onlara doğru yola çıktığında risk almaktan geri durmayan bir oyuncu. Kendini yönetmene, rol arkadaşlarına, metne taşıtmayan oyunculardan… Yapacak olan oyuncunun bizzat kendisidir ve böyle olmadığı zaman, yönetmen dünyanın en muhteşem şeylerini söylüyor olsun, işe yaramaz. Ama başarıldığı zaman ortaya çıkan tam anlamıyla bir halvet halidir ve fakat geçicidir. Çünkü bu yoldan geçen bir oyuncu bir süre sonra yakıt tanklarından ayrılan bir kapsül gibi, sizden ayrılıp artık kendi uzayına doğru açılır.

Friedrich Dürrenmatt
Oyunculukta Bir Rolü Anlamak ve Kavramak
Cengiz Korucu: Oyunun yönetmeni olarak, Şebnem Hanım’ı provalar sırasında ilk kez hangi sahnede Claire Zachanassian karakterine bürünmüş olarak gördünüz?
Yıldırım Fikret Urağ: Samanlık sahnesini çalışırken küçük bir konuşma geçti aramızda. Provaya başlamasına gerek kalmadı. Gözündeki pırıltıyı gördüm. Ben oyunculukta, anlamakla kavramayı birbirinden ayırırım. Önce anlamak gerekir. Ama oynamak için anlamak yetmez. Seni oynatacak olan şey kavramaktır. Yanlış anlamışım diye bir şey var ama yanlış kavramışım diye bir şey yok. Kavrayamadığın sürece anladığın şey, anladığını sandığın şey olarak kalır. Kavrayamadığın şeyi oynayamazsın. Şebnem’in gözünde o kavrama anının pırıltısını gördüm. O an bana bakan Şebnem değil, Claire’di. Ürktüm.
Şebnem Köstem: Yıldırım’la benzeştiğimiz çok fazla yer olduğunu düşünüyorum karakter olarak.Ben bir oyuncu olarak, oyunculuğun vahşi ve tehlikeli tarafını seviyorum.Kolay olmayan şeyi seviyorum.Hocam Yıldız Kenter ilk dersinde bir cümle kurmuştu. Profesyonel olana kadar anlayamadığım bir cümleyi ve profesyonellikte yıllar geçtikçe çok daha iyi anladım ve hak veriyorum. “Çocuklar, burayı bitirdiğinizde kırık dökük, paramparça insanlar olarak bu kapıdan çıkacaksınız. Sanmayın ki ayağa kalkacaksınız. Hep düşeceksiniz paramparça olacaksınız.Bir daha kalkacaksınız, bir daha düşeceksiniz. ”Bu bende hiç şaşmadı. O yüzden benim de gerçekten bir yerlerim kanayıp, parçalanmadan bir role ulaşmamam gerekiyor. Benim yolculuğum, ben böyle haz alıyorum. Yıldırım da bu tehlikeli yerlere girmeyi seviyor ve “Fikre oynama, bir düşünce koyma, tamamen kendini uzak tut, mesafede olmak daha iyidir” dediği için benim hep düşmeme neden oldu. O yüzden eve gittiğim zaman bir provadan çıkmış gibi değil de, bir harpten çıkmış gibi eve gidiyordum. Çünkü eve gittiğimde, metinle arama başka bir mesafe koyuyordum. Tıpkı Lars Von Trier’in “Beş Engel”diye bir filmi gibi. O da, oyuncunun karşısına hatta sinemacının karşısına pek çok engel koyar ve o yüzden sinemacı olarak onu çok beğenirim ve o filmi de çok severim. Çünkü o imkânsız, bu imkânsız şimdi neye dönüştürüyorsun, bunu düşünme, bunu buna dönüştür, şuraya git gibi bir dolu ters komutla yönlendirir, ama oyuncu o anda farkında değil role yaklaştığının, onu sadece yönetmen biliyor. Müthiş bir sürpriz bu. O yüzden buna sonsuz izin vermek gerekiyor.
Cengiz Korucu:Yıldırım beye yönelttiğim bu soruyu size de sormak istiyorum: Siz kendinizi ne zaman “artık ben Claire’im” diye hissettiniz? Aynı sahnede mi, yoksa başka bir anda mi?
Şebnem Köstem: Aslında benim içinde samanlık sahnesi. Fakat onun öncesinde şöyle bir şey yaşıyordum. Kendiliğinden bir şey geliyor, anlayamıyorum o gelen şeyi, açıkcası başka sahnelerde ama parçalı bir şey geliyordu. Bir akışa katılamıyordu. Samanlık sahnesinde zaten Yıldırım’la da konuştum buradan ilerleyelim ve geriye sarmaya başladım, diğer bir ifadeyle ta oyunun başına sardım. Oyunun ortalarını biraz geçen bir yere denk geliyor samanlık sahnesi, ama çok kritik bir an.Ona yaklaşmam daha kolay oldu öyle olunca.
Cengiz Korucu: Alfred’i canlandıran Ergun Üğlü ile provalara aynı anda başladınız. O da kuşkusuz rölünü inşâ etmek için yoğun bir çaba içindeydi; provalar sırasında canlandırdığınız karakterin varlığını ilk fark eden hanginiz oldu? Şebnem Köstem olarak önce siz mi oyun karakterinizi inşâ ettiniz?
Şebnem Köstem: Bizim mesleğimize çok yakışan, bir oyuncunun mottosu olması gerektiğine inandığım bir cümle var “İtibarlı olan bedel ödeyendir.” Claire demek tam olarak budur. Bu meslek de bence budur.
Yönetmen – Oyuncu İş Birliği
Cengiz Korucu: Yönetmen olarak bu iki oyuncuyla provalarda çalışırken aralarındaki yılların kinini ve Claire’in intikâm alma duygusunu adım adım nasıl kurguladınız?
Yıldırım Fikret Urağ: Şebnem, atak bir oyuncu. Bir an önce kavramak için, yol kat etmek için çalışır. Ergun, Şebnem’e kıyasla daha dingin yapıdadır. Onun içindeki patlamalar dışarıdan görünmez. Aslında birbirinden çok farklı görünen bu iki karakteristik, kendi içinde her iki oyuncunun da rollerine ve aralarındaki ilişkiye hizmet eden bir unsura dönüştü. Bu benim yönetimimle ilgili değil, onların ustalığı ile ilgili. Şu da var; Ergun’la aynı okuldan mezun olmanın avantajını çok yaşadım. Onunla pek çok noktada konuşmadan anlaştık. Okuma provalarından itibaren örneğin metin ve rol dramaturjisi üzerine konuşurken, ne demek istediğimi anında anlayanın Ergun olduğunu görüyordum. Şebnem, çok güçlü bir sorgulayan bilince sahip. Şebnem’i sahne üzerinde kiliyle durmadan boğuşan, onu şekilden şekle sokan bir yontucuya, Ergun’u ise elinde T cetveli, gönyesi, iletkisiyle gezen bir mimara benzetiyorum. Ergun’un bu anlamdaki farkı, bu sorgulama halini tüm o sükûnetinin ardında yaşatıyor olması. Çoğu oyuncu bu sorgulama halini, içine kaçmanın, gizlenmenin bir yolu olarak kullanır. Ergun’da da Şebnem’de de bu, tüm olasılıklara ve tüm olanaklara açık olma halinin dışavurumuydu. Ergun uzun süre kafasında tartmaya, düşünmeye devam etti. Hatta Ergun’un bir ara yanıma gelip “yapacağımı biliyorsun değil mi?” dediğini hatırlıyorum. Bu asenkron durum oyuncuların rollerini ve aralarındaki ilişkiyi boyutlandıran bir işlev gördü.
Şebnem Köstem: Ben bir soru soracaksam, bir şey göstererek o soruyu sormayı tercih eden bir oyuncuyum. Çünkü yönetmene vakit kaybettirmem.Kendime de kaybettirmem. Pratik hareket alanının içinde, doğru mu değil mi? Ben soru sorarak yapmamalıyım onu. Çünkü benim kötü olduğunu düşündüğüm bir şeyi yapmam, yönetmenin kafasında öyle ilginç bir yer açabilir ki ve diyebilir ki: “Bir dakika, bu girdiğin yol çok yanlış gibi görünse de bize şurada faydalı olacak” kısacası bütün bunlar için bir oyuncunun yönetmene sonsuz servis açması gerekir. Ben buna inanıyorum.
Cengiz Korucu: Claire’in geçmişi, trajik intikam motivasyonunu ve psikolojik derinliğini rolünüze yansıtırken kendi yaşantınızdan ya da kişisel deneyimlerinizden yararlandınız mı?
Şebnem Köstem: Öncelikle inşallah yansıtabilmişimdir.Ben bir kadınım.Kendimden yola çıkarak aşk, sevgi, intikam, ihânet gibi duygulara dair yaşamsal deneyimlerim var elbette. Bir de okuduklarım, izlediklerim. Bugüne kadar tiyatroda pek çok oyunda yer aldım. “Medea” oynadım mesela. Pek çok kadın karakteri canlandırdım. Tabii ki benim içimde bir şeyler ateşlendi. Beni biraz kendi acılarımla da birleştirdi Claire’le buluşmak. Tabii şunu söylemek zorundayım. Dünya çok kötü bir sınav veriyor, hep verdi. Ben talihsiz bir jenerasyonum. İhtilaller de gördüm, pek çok şey de gördüm. Şimdi hayatımız bununla geçiyor.Her şeyi daha fazla görüyoruz ve fark ediyoruz, ama dünya parçalanıyor ve biz bunu seyrediyoruz. Hiç bir şey yapamadan seyrediyoruz. O yüzden beslendiğim çok intikâm ve öfke duygusu var.Kadınlığımın dışında bunları birleştirmek için çok önemli bir karakterdi Claire.
Yıldırım Fikret Urağ: Beslendiği kaynaklar, aslında o duygulara sebep olan dünyanın yaratılmasının yol açan Claire gibi kadınlar ve erkekler tarafından üretiliyor.
Şebnem Köstem: Zaten bununla yüzleşmek çok ağır.Savaştığım şeyle bir süre sonra kendim olmaya başladım oyunda. Çünkü istemediğin birine dönüşüyorsun. Hayatta da böyle oluyor zaten. Öyle bir konumda kalabiliyorsunuz ki, rağmen o oluyorsunuz. Benim içimdeki çok tehlikeli Şebnem’leri bulup çıkardım diyebilirim. Hem kendi hayatımdan ve yaşadığımız dünyada olan her şey için. Korku ve öfke; ikisi çok yan yana yürüdü, bunlar o kadar karanlık iki duygu ki… Aslında ortaya çıkan bu.Böylece biraz ne kadar kızgın olduğumu, ne kadar öfkeli olduğumu, her şeyden ne kadar korktuğumu fark ettim.
Cengiz Korucu: Bir oyuncu olarak Claire karakterini ele alırken, onun grotesk ve alegorik yönleriyle gerçekçi, insani yanları arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Şebnem Köstem: Aslında bütün prova sürecini bu dengeyi bulmak için yaptık.Çünkü sizin de bildiğiniz gibi kadın defalarca cerrahların bıçakları altında parçalanmış, ölmemiş. Hep hayatta kalmış, bunu göstermek için çok dikkatli seçimler yaptık. Evet, oyunumuz grotesk bir oyun.Kendi dünyası grotesk aslında. Tek tek bakıldığı zaman hikayenin kendisinin içinde tuhaf diyeceğimiz bir takım yapılar var, karakterlere tek tek yüklenmiş şeyler değil bakıldığı zaman. Kadının, doğduğu ve genç kızlığının geçtiği şehre bir tabut ve bir panterle gelmesi çok tuhaf tabiî ki… Kadının bedeninde çok fazla protez olması da bu bağlamda değerlendirilmeli. Bunlar, bu hayatta karşılaşabildiğimiz şeyler. Asıl mesele, bunları sahnede nasıl gösterdiğimiz, nasıl dile getirdiğimiz…Çünkü burada son derece ince bir ayar var. Biz, sahnede hiçbir şeyi tuhaf olsun diye ya da tuhaflaştırmak amacıyla yapmadık.Metnin kendi hakikati, bu dünyayı karşımıza çıkardı.Bu nedenle Claire’in groteskini görünür kılma sürecinde Yıldırım, beni son derece ince bir çizgide yürüttü. Dolayısıyla oyunda, en hakiki olandan yola çıkan, çok minimal ve küçük seçimler söz konusu; seyircinin “Aaa” diyeceği anlar var Claire dair.Ancak oyunun bütününde seyircinin “Claire çok tuhaf şeyler yapıyor” diyeceğini sanmıyorum.
Yıldırım Fikret Urağ: Bazılarının sanırım kelimenin anlamını bilmeden ya da ideolojik şartlanmalar içinde olumsuz bir anlam yükleyerek kullandığı üzere, eklektik bir yapı Dürrenmatt’ın “kümesi”. Plastik unsurların içinde şekillendiği bu eklektik dilin oyunculukta karşılığını bulmak işin en zorlu kısmıydı belki de. Rollerin, taşıdığı natüralist tonlara rağmen oyuncuyu komedi eforuna çeken tuzaklı bir hali var. Rolleri karikatürize ederek oynamak, hatta işi farsa vurmak gibi iştah kabartan bir tuzak bu… Oyunculuk skorlarında karşıdan baktığında gerçeğe çok benzeyen ama yine de eklektik olan o dili bulmak, tribüne oynamak kolaycılığına kaçmamak, risk almayı göze alabilen oyuncularla mümkündür. Oyuncuyu bu pek de deneyimlenmemiş mecralara çağırmak ise başlı başına risk almayı gerektiriyor. Zor, zaman zaman insanın soluğunu kesen bir sürecin tarifi bu olsa gerek. Ama en güzel tarafı, risk almaya en kapalı duran oyuncunun bile bu yönde ekip ruhu tarafından yüreklendirilmesiyle ulaşılan ansambla tanıklık etmek.
Claire’in Soğukkanlı ve Manipülatif Kişiliği
Cengiz Korucu: Claire’in soğukkanlı ve manipülatif kişiliğini sahneden seyirciye aktarırken son derece etkili bir oyunculuk sergiliyorsunuz.Biraz da Claire’in bu yönünden söz eder misiniz?
Şebnem Köstem: Claire’de soğukkanlılıkla gelen bu durum, bizzât kendi hayatımdan da bildiğim bir şey… Olgunlaştıkça, yaşlandıkça kararlılığımız artıyor.Hepimiz ne istediğimizi daha iyi bilir hale geliyoruz zaten. Güç dediğimiz şey, hele bir de böylesi, parayla geliyorsa ve böyle bir zekaya sahipse? Evet, Claire soğukkanlılığını koruyor oyun boyunca. Çünkü sadece bir tek hedefi var; intikamını almak ve gitmek yani avlanacak bu kadın. Burada da avlanmaya geliyor ve gidiyor. Dolayısıyla soğukkanlılığını bozacak hiçbir şey yok. Çünkü, oyunu o, kuruyor, tek tek maddelerini belirliyor ,gerçekleşmesini istediği şeyleri ortaya atıyor ve seyrediyor. Müthiş bir keyif aslında, tanrıcılık oynuyor.O yüzden de soğukkanlı. Manipülatif kişiliğine de kendimden yola çıkarak yaklaştım. Çünkü, bu mesleği yapıp manipülatif olmamak imkânsız. Çok kolektif bir iş yapıyoruz ve çok mecbur kalıyoruz böyle davranmaya. Kendi içimdeki Claire’nin o yönünü buldum ve büyüttüm diyebilirim. Ama Yıldırım’ın “Unutma, sen insan değilsin. Tanrısın daha zirvede düşünmen gerekiyor. Daha uzak düşünmen gerekiyor” komutlarıyla aslında yaklaştım buna. İlk başta hiç kolay olmadı. Çünkü gündelik olanla o çok uzakta olan, birbirine çok yakın duran iki şey. Aynı şey değil ama çok yakın iki şey. O bir geçişti. O geçiş gerçekleştiğinde zaten Yıldırım bana “Tamam buradan ilerleyeceğiz artık” dedi, ama ben o arada sadece arıyordum yani Claire’i arıyordum. Böyle bir süreçti yaşadığım.
Cengiz Korucu: Şebnem Hanım, Claire karakterini ete kemiğe büründürürken onu bedensel duruşu, jestleri, mimikleri ve groteskten kaynaklanan ögelerle sahnede görünür kılarken yönetmen ile nasıl bir işbirliğine gittiniz?
Şebnem Köstem: Zaten Yıldırım’ın Claire ve diğer roller için talebi, başından itibaren oldukça natüralist bir çizgideydi. Dolayısıyla hiçbir şeyi dışarıdan inşa etmemi istemedi. Hep bedenimi özgürleştirmekti niyeti.Zaten role yürüme ,rol sana gelecek dediği şey de buydu aslında. Claire’in bedenini buluşum da, oyundaki sesini, entonasyonunu buluşumda öyle oldu. Bunlar prova sürecinde yavaş yavaş belirdi.Önce Claire’in gövdesini buldum. Claire nasıl yürür? Zaten o cümleyi lâf olsun diye söylemedim. Zaten o cümle tam orada gerekiyordu ve kendiliğinden geldi. Oyuncunun kendini çok sıfırlaması: “Çok özgürleştirmesi, paramparça olup sonra tak tak tak diye ayağa kalkması” gibi bir şeydi bu.
Cengiz Korucu:Bu söyledikleriniz ben de Stanislavski’nin “Bir Karakter Yaratmak”kitabının adını çağrıştırdı. Bir oyun kişisini sıfırdan başlayıp ayağa kaldırmak…

Yıldırım Fikret Urağ: Stanislavski için herşeyin logos demek olduğunu sanan, Stanislavski’yi bundan ibaret sanan bir anlayış, hala bir hayalet gibi geziyor sahnelerimizde. Onun önerdiği yöntemi, bir akli inşa süreciyle sınırlıymış gibi okuduğumuzda, sahne üzerinde birbirinin mütemmim cüzü gibi gezen robotlar gördüğümüz için şaşırmamalıyız. Oysa onun söylediği aslında bilinç yoluyla, bilinçaltının yaratıcılığına ulaşmaktır. Şebnem’in az önce söylediklerinin içinde de tam olarak bu var aslında. O yüzden bu, vardığınız noktadan geri dönüp, baştan sona aklınızla tarif edebileceğiniz bir şey değil. Burada geçerken Eric Morris’e uğrayalım; bu “kendiliğindenlik” ile ilgili bir şey. Ama bizim meselemiz bununla yetinmemekti. Oyunculukta groteskin dokusunu aramak için bunlar yeterli değil. Natüralist olanı baz alıp buradan oraya nasıl gideceğiz meselesi ile boğuştuk oyunculuk konusunda. Dürrenmatt’ın Claire’i tren kazası geçirse de, bindiği uçak da düşse ölemeyen, kolu bacağı protez olan ve bu haliyle tepeden tırnağa grotesk bir figür. Bizim Claire’miz ise daha da ötesinde “İnsan 4.0” Kendinden geriye sadece kafası kalmış bir insanımsı. Bir tür android. Buna katmerli grotesk diyeyim de gülelim bari biraz. Bu bir fikir! Dolayısıyla, siz bir taraftan dramatik bir hikayenin içinde akacaksınız ama, bir taraftan da tamamen kavramsal bir alanın içinde kalacaksınız. Ne diyordu Morris: “Oyunculuk bir fikri oynamak değildir.” Kavramsal olanı, bir fikri duyguların diliyle ifade etmek gibi zor bir skoru var rolün. Ama bu bizim bir takım doğaçlama çalışmalarında yaptığımız “hadi şimdi bankamatik ol, şimdi bir kaktüs ol, kıyıya vuran dalga ol” egzersizlerinin çocuksu halinden çok ötede; buradaki oyunculuk trükleriyle baş edilecek bir şey değil. Şebnem’in yol boyunca boğuştuğu dalgaları tarif etmeye yeter sanırım bunlar. Bu “yaparak” olmaz. “Yaparak” ancak bir fikrin sınırları içinde kalırsınız. Kulağa saçma geleceğini biliyorum ama bunu “yapmadan” yapmak dışında bir yol yok; bu yapmadan olmalı. Bir süre sonra aynen dediği gibi o kadar hazırdı ki Şebnem, o bir şey yapmadı; Claire ona geldi. Çalıştığım oyunculara kapıdan, bacadan, pencereden girip; bazan da eğer yeteri kadar açık ve niyetlilerse duvarlarını yıkıp anlatmaya çalıştığım hayati yere geldik. Oyuncu hazırlığını çok iyi, eksiksiz yaparsa, oyuncu toprağını çok iyi hazırlarsa, o tohum gelir ve o toprağa bırakır kendini. Her oyuncu her rolü “oynar” ama her tohum her toprakta yeşermez. Bir rol tam anlamıyla güvenmediği oyuncuya asla bırakmaz kendini. İyi oyuncu rolü oynamaz, iyi oyuncu role yataklık eden kişidir. Rol gelir, kendini oyuncusunda icra eder. Şebnem’in süreci bir dış göz olarak söylüyorum tam böyle bir süreçtir.
Şebnem Köstem: Şunu eklemek istiyorum. Ben rolümün olmadığı bütün sahnelerin provalarını çok düzenli izlerim.Bunlar, benim için çok kıymetli zamanlardır. Çünkü oyuncu olarak eylemin içindeyken bazen, yönetmenin zihniyle mesafeniz çok yakın olur ve kavramakta zorluk çekebilirsiniz.Anlatmaya çalıştığı şeyi hissedersiniz ama tam olarak yapamazsınız. Çünkü farkında olmadan, kendi zihninizdeki bir düşünceyi role dayatmaya başlarsınız. Bu, oyunculukta çok tehlikeli bir yerdir; üstelik çoğu zaman tamamen iyi niyetle düşülen bir tuzaktır. Elbette oyuncunun fikri, önerisi olması çok değerli. Ama milyonlarca fikir vardır. Oyuncu, o an rolüne his olarak en yakın olanı seçmek ister; duygusal olarak “Bunu öyle anlatırım” diye düşünür. Yönetmen tam burada durur. Çünkü o an, birebir zamandır. Oyuncu ise aynı anda hem hızlı hem de doğru kavramak zorundadır. Bazen yönetmenin anlatmak istediği şeyin bayağı bir etrafında dolaşırsınız. Açıkcası bir türlü işin merkezine giremezsiniz. Ama sonra o sahne bitip, demlenmeye bırakıldığı zaman yönetmen, bir başka oyuncuyla bir başka sahneyi çalışırken benzer eylemler gerçekleşir sahne üstünde. Bu sefer başka bir tanıklık içine girersiniz. Çünkü o oyuncunun yönetmen ona bir şey anlattığında dahil olamadığı o dünyada birden bire kendinizi görürsünüz. Birden ayna size döner ve tıkandığınız yeri kavrarsınız. Şöyle ki ben bu oyunda; aslında benim için en verimli geçen zamanlar, benim Yıldırım’la elbette prova yaptığım zamanlardı diyebilirim. Hatta çoğunlukla öteki arkadaşlarla yaptığı çalışmaları izlediğim zamanlardı. Çünkü oyunun bütün tartımını, yani tam olarak bir grotesk oyunda ne anlatmak istediğini, tamamında gördüğümde aslında ben Claire’i yapılaştırmaya başladım. Yani birinci bölümdeki söyleşimizden aklımda kalan nokta da burada Alfred mi, yoksa Öğretmen mi, Dürrenmatt’ın kendi söylediği “yürekli insan” tanımına daha uyumlu bilemedim. Hoş, bir şekilde Dürrenmatt’ta “yürekli insan” diye bahsettiği kişi, hiçbir zaman yüreklilik gösterip de dünyanın bütün karmaşasıyla ve bozuk düzenle savaşan ve risk alan bir kahraman değildi, sonuçta ya yenik düşecek ya bu düzene uyum sağlayacaktı, eylemlerinin anlamsızlığını fark ediyordu çünkü. O kadar bozuk düzende ve o kadar bozuk dünyada yaşıyoruz ki… Peki Öğretmen ne yapıyor en fazla samanlık sahnesinde Claire ile konuşuyor, rica da bulunuyor? Kendi kendine içerek, buna dertleniyor, yani büyük bir kahramanlık yapamıyor. Ama Alfred de yürekli fakat, sizce hangisi bu tanıma daha fazla uyuyor?


