Oyundaki kurdele bana kordon bağı gibi de görünüyor. Daha dünyaya gözümüzü açmadan bizi annemize göbekten bağlayan. Onun bize söylediklerine, onun annesinden duyduklarına, annesinin annesinden devraldıklarına… Kadın ağzından duyulan eril normlar yumağına yani. Davranışlarımıza, korkularımıza, seçimlerimize sinen bir dille başlıyoruz konuşmaya. Daha kendi hayatımızın cümlesini kurmadan, bize söylenen cümleleri ezberliyoruz. Miss Turkey işte o ezberlerin arasına dalıyor. Ece Özdikici’yle kadın kadına oyunu mu konuşuyoruz, kendi hayatlarımızı mı, emin değilim. Birbirinden ayırmak kolay olmuyor. Oyunun böyle bir mahareti var. Söylediklerinin yankısı her kadına vuruyor. Konuşasımız var. İçtenlikle soruyoruz, anlatmaktan gocunmuyoruz, halden bu kadar anladığımıza sevinsek mi üzülsek mi bilemiyoruz. Anlaşılmak her koşulda iyi geliyor. “Yüzleşmem gerek” cümlesinin ağırlığı “Biz vardık ya” cümlesinin sitemine karışıyor ayrılırken. Geçmiş de olsa, anılarda da kalsa o günlerin hiç yaşanmamış sayılmasına içerliyoruz. İkimiz de yolumuza gidiyoruz: Birimiz sevdiceğine, birimiz Vecihi’yi bulmaya…

Pınar Erol: Miss Turkey’in hikâyesine baktığımızda, 2025’te ilk gösterimi gerçekleşen oyunun proje tasarımcısı ve uygulayıcı yapımcısı Mustafa İri, Ali Cüneyd Kılcıoğlu’nun Miss Turkey oyunuyla geliyor. Öncesinde Salıncakta İki Kişi’de birlikte çalışmıştınız zaten. Oyunun yönetmeni Nihat Alpteki de Şehir Tiyatroları’nda oynadığın Kargaşa’da yardımcı yönetmendi. Böyle birbirine eklenen tanışıklıklarla yola çıkıyorsunuz.
Ece Özdikici: Böylece beklenen buluşma gerçekleşmiş oldu. Dediğin gibi teklif bana Mustafa İri’den geldi. Oyunu Nihat’ın yöneteceğini öğrendiğimde de ayrıca sevindim.
Pınar Erol: Bu tanışıklıklar ortak dili de oluşturuyor. Nihat da sen de farklı dönemlerde Kadir Has Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptınız. Aynı rahle-i tedristen geçtiniz yani.
Ece Özdikici: Öyle bir hoşluk var gerçekten. Yüksek lisansı Nihat’la aynı dönemde yapmamış olsak da sonuçta benzer bir eğitimden geçtik. O anlamda dilimiz çok uydu. Bir de daha önceki yıllarda Şehir Tiyatroları’nda oynadığım, Abdül Münem Amayei’nin yönettiği Kargaşa’dan gelen bir tanışıklığımız vardı. Nihat o projede yardımcı yönetmendi. Birbirimizi zaten anlıyorduk. Onunla nasıl çalışacağımızı, nasıl bir dil kuracağımızı aşağı yukarı biliyordum. İlk buluşmamızda da yaklaşımı ve oyuna bakışı beni çok heyecanlandırdı.
Pınar Erol: Sezona değişikliklerle giriyorsunuz; oyunculuğa ek olarak yeni sorumluluklar da üstlendin. Süreçte neler oldu?
Ece Özdikici: Süreç içerisinde oyunun devam etmesini çok istediğimi fark ettim. Tek başıma oynadığım bir iş olduğu için sorumluluğunu da güçlü hissediyorum. Başlangıçta planladığımız bazı şeyler değişince oyunun yolculuğunda daha aktif olmaya başladım. Bir baktım sahne görüşmeleri yapıyorum, basın süreçleriyle ilgileniyorum, festivalleri araştırıyorum, organizasyon tarafında çeşitli konularla uğraşıyorum… Aslında biraz kendiliğinden gelişti. “Ben bunun üstesinden gelebilirim” diye düşündüm ve süreç beni doğal olarak o tarafa doğru götürdü.
Pınar Erol: Bu da senin için farklı bir deneyim olmuştur. Hele kurumlardaki geçmişine bakınca.
Ece Özdikici: Kurumlarda çalışırken bunların çoğu görünmez oluyor. Kurumun avantajı, oyununuzu oynamanız için size gerekli zemini hazırlaması. Bu çok kıymetli bir şey. Özel tiyatroda ise işin arka planını da düşünmek zorundasınız. Sahne kiralamak, salonlarla görüşmek, festivallere başvurmak, yazışmaları takip etmek… Bunların hepsini öğreniyorum. Gerçekten çok zaman alan işler. Neredeyse oyunculuk kadar emek isteyen bir tarafı var. Ama buna bir yükten çok bir deneyim olarak bakıyorum. İşin bütününü görmek ve öğrenmek bana farklı bir perspektif kazandırıyor.
Pınar Erol: Aslında bu deneyim, yüksek lisans tezinin konusu olan kurum tiyatrolarıyla da bir yerden kesişiyor.
Ece Özdikici: Bu konuda yaptığım çalışma, Grotowski’nin tiyatro anlayışıyla Muhsin Ertuğrul’un Şehir Tiyatroları aracılığıyla Türkiye’de yerleştirmeye çalıştığı tiyatro disiplinini ve bu iki yaklaşım arasındaki benzerlikleri ele alıyordu. Araştırırken gerçekten çok etkilenmiştim. Muhsin Ertuğrul’un oyunculardan ve tiyatro ahlakından beklediği pek çok ilke bugün hâlâ bazı Şehir Tiyatroları sahnelerinin kulislerinde yazılı durur. Bunların Grotowski’nin yaklaşımıyla ne kadar örtüştüğünü görmek beni hayran bırakmıştı. Bu nasıl bir öngörü, nasıl güçlü bir tiyatro anlayışı diye düşünmeden edemiyor insan.
Aslında dönüp dönüp bu ilkeleri yeniden okumamız gerekiyor. Hatta konu, Shakespeare’in Hamlet oyunundaki ünlü Oyuncular Tiradı’na kadar uzanıyor. Bence o tiradı her yıl birkaç kez okuyup kendimize “Acaba nerede yanlış yapıyoruz?” diye sormamız lazım.
Benim özellikle önem verdiğim konulardan biri, oyuncunun sahnedeki “partner”ini gerçekten dinlemesi. Burada tek kişilik oyunlardan söz etmiyorum; gerçi ben tek kişilik bir oyunda bile seyirciyle kurduğum ilişki sayesinde bunu yaşıyorum. Ama çok oyunculu bir oyunda “partner”ini dinlemek yalnızca kulağınla duymak değildir. Onun sahnedeki yaratım alanına müdahale etmemek de gerekir.
Bazen oyuncular, “Sen orayı şöyle yap ki ben de burayı böyle oynayayım” yaklaşımına girebiliyor. Bu dışarıdan bakıldığında çalışılmış ve hazırlıklı gibi görünse de aslında oyuncunun önceden kararlarını vermiş olduğunu gösteriyor. Oysa prova süreci, keşif sürecidir. Elbette oyuncu provaya hazırlıklı gelmeli; çalışmış, düşünmüş ve kullanabileceği malzemeleri yanında getirmiş olmalı. Ama tüm cevapları önceden belirleyerek gelmemeli.
Oyuncunun görevi, sahip olduğu malzemeyi mümkün olduğunca açık tutmak; karşısındaki oyuncunun ne yaptığını görmek ve ona gerçekten cevap verebilmektir. Zaten yönetmen vardır; gerekli gördüğünde yön verir, sınır çizer, müdahale eder. Ama bir oyuncunun, kendi kararlarını dayatarak başka bir oyuncunun yaratım alanını daraltması önemli bir zaaf olabilir ve ne yazık ki bunun örneklerine sıkça rastlıyoruz.
Bazen sahnede oyuncunun söyleyeceği cevap hazırdır. Ne söyleyeceğini biliyordur ama karşısındaki oyuncu daha repliğini bitirmeden, hatta söylemeden tepki vermeye başlar. O kadar acele eder ki aslında dinlemiyordur. Oysa biraz durmak, bakmak, gerçekten görmek ve duymak gerekir.
Tiyatroda en sevdiğim şey tam olarak budur: Birlikte üretmek! Ben resim de yapıyorum; resimde büyük ölçüde kendi başınasınız. Ama tiyatro öyle değil. Yönetmenin katkısı var, diğer oyuncuların katkısı var, seyircinin katkısı var. Yazar zaten en başta kendi katkısını koymuş oluyor. Tiyatroyu benim için özel kılan şey, bütün bu farklı yaratıcı unsurların aynı anda bir araya gelmesi ve her temsilin o ortak üretim sayesinde yeniden doğması.
Pınar Erol: “Karşındaki oyuncuyu dinlemek” tek kişilik bir oyunda seyirciyle kurduğun ilişkiye kadar uzanıyor. Daha önce de Monologlar Müzesi’nde O An ile tek kişilik oyun deneyimin olmuştu.
Ece Özdikici: O hâlâ devam eden bir proje. Monologlar Müzesi’ni değiştirdiler, farklı farklı alanlarda da yaptılar; arkadaşlarım devam ediyor. Orada 12 dakikalık bir monoloğu, her seferinde farklı bir seyirciye olmak üzere, 4-5 defa oynuyorduk. Konsept biraz farklıydı. Aslında o da başka bir meydan okuma gibiydi. Çünkü seyirci giriyor, çıkıyor; sen orada yine konsantre olmuş bir şekilde devam etmelisin. Çıkıyorsun, bir daha giriyorsun, tekrar oynuyorsun… O böyle bir egzersiz gibi olmuş benim için. Sonrasında da bu oyun oldu.

Pınar Erol: Miss Turkey tek kişilik ama aslında kalabalık bir oyun. Sahnedeki kadının içinden başka kadınlar, başka karakterler, başka hikâyeler çıkıyor. Bir biri anlatıyor, bir diğeri. Kadınlar korosu, hatta kadınların ortak itirazı/protestosu gibi.
Ece Özdikici: Bir kadının pek çok hâli gibi, sanki birden fazla kadını da görüyoruz aslında. Hayatta da böyle değil mi? Bazen “Ben gerçekten böyle bir şey mi yaptım?” dediğimiz anlar oluyor. Kendimize yakıştıramadığımız hâller de var, “Oh be, iyi ki yapmışım” dediğimiz hâller de… Bazen dönüp baktığımızda “Ne güzel geliştirmişim kendimi, ne kadar değişmişim” diyoruz. İşte bütün bu hâlleri aynı oyunun içinde görüyoruz.
Pınar Erol: Oyunun adına bakınca bir temsiliyet, seçilmiş bir “örnek” var gibi tınlıyor.
Ece Özdikici: Ali Cüneyt Kılcıoğlu’na bu anlamda gerçekten hayranım. Çünkü Miss Turkey aslında bildiğimiz anlamda bir “Türkiye güzeli”ni anlatmıyor. Hepimiz, hayat mücadelesinin ve kendi savaşımızın içinde kendi hikâyemizin kahramanıyız. Her birimiz, kendi hayatımızda birer Miss Turkey’iz. En güzel, en güçlü hâlimizle, elimizden geldiğince kendimizi var etmeye çalışıyoruz. Oyunun adı da tam olarak bu yüzden çok güzel ve çok vurucu geliyor bana.
Pınar Erol: Bu role 22 yıldır hazırlanıyormuşsun. Bu çok çarpıcı bir cümle. Oyunculuğa bakışını, çalışkanlığını ve azmini de anlatıyor.
Ece Özdikici: Doğru söylüyorsun. Hani Pablo Picasso da söyler ya. Bir çocuk gibi çizebilmem bir ömrümü aldı diye. İşte onun gibi bir şey bu da.
Pınar Erol: Miss Turkey kadınların güzellik üzerinden tanımlanmasına ve değerlendirilmesine itiraz ediyor. Ve o taç, aslında depresyona takılıyor.
Ece Özdikici: Oyunun “Aldatıldım ben” cümlesiyle başlaması, seyircide aldatılan bir kadının büyük dramını izleyeceği izlenimini yaratıyor. Ancak oyun, seyircinin kahkahalarla güldüğü ve gülerken bir anda ağlamaya başladığı, son derece etkileyici bir duygu seli yaşatıyor. Çünkü konu yalnızca aldatılmak değil; kadının duygusal ve hormonal değişimleriyle birlikte yaşadığı deneyimler, kadınlara yüklenen roller ve sorumluluklar da ele alınıyor. İş hayatı, çocuk sahibi olduktan sonra yaşananlar, toplumun kadına bakışı, komşuların ve annelerin değerlendirmeleri oyunun temel meseleleri arasında yer alıyor.
Değişen nesillere rağmen aslında hiçbir şeyin tam anlamıyla değişmemesine dikkat çekiliyor. Annelerimizden farklı bir nesil olmamıza rağmen hâlâ benzer deneyimler yaşıyoruz. Ne yazık ki feodal anlayış varlığını sürdürüyor. En medeni erkek bile zaman zaman bir kadının hayatında iktidar sahibi olmak istiyor ve bunu çoğu zaman fark ettirmeden yapıyor. Bir bakıyorsunuz, hayattan ve iş hayatından geri kalmış, kendinizi bir rekabetin içinde bulmuşsunuz. Oysa başlangıçta konu aşk, yuva, yoldaşlık ve destekti.

Pınar Erol: Ana izlekte aldatıldığını öğrenen bir kadını izlesek de töre, şiddet, namus, istismar, kadın cinayetleri, mahalle baskısı, iş fırsatsızlığı gibi pek çok başlık açılıyor. Ve hemen hemen herkeste de yankı buluyor anlatılanlar.
Ece Özdikici: Oyundan sonra “Çok utandık” diyerek gelen birçok erkek seyirci oldu. Bu durum beni gerçekten mutlu etti; açıkçası böyle bir tepki beklemiyordum. “Neler anlattınız böyle?” diyenler oldu. Oyun sırasında seyirciyi bazen görebiliyorum, bazen de sahneye öylesine konsantre oluyorum ki onları fark edemiyorum. Ancak seyirciyle yapılan röportajlarda ağlayan kadınları görmek beni çok etkiliyor. Bir seyirci, “Benim bir arkadaşım da buna benzer çok şey yaşadı, bundan çok etkilendim,” derken bir başkası, “Çocukluğunda yaşadığı bir olay nedeniyle bir arkadaşım intihar etti,” diyor.
Seyirciye dokunduğumu fark ediyor ve bunu hissediyorum. Burun çekme seslerini de kahkahaları da duyuyorum. Bence oyunculuğun ve tiyatronun en muazzam tarafı da burada yatıyor.
Mesela kadının menopoza girdiği sahnede ya da rekabet içinde olduğu kadına “Bu muydu?” dediği bölümde farklı duygular iç içe geçiyor. Karakter, bunu söylerken bir yandan da “Tamam canım, belki biraz abartıyor olabilirim. Bu benim kendi bakış açımdan kaynaklanıyor da olabilir,” diyebiliyor. Oyunda birbirinden farklı ve çok güzel duygu durumları var. Bunları farklı bakış açılarından izlemek ve sahnede canlandırmak benim için muazzam bir deneyim.
Pınar Erol: Aldatıldığını öğrenen kadının ilk tepkisi de tanıdık. Bu refleks de kadının bilinçaltına yerleşmiş toplumsal kodları gösteriyor. Üstelik diğer kadının tiplemesinde avamlık, aptallık, düşük seviye gibi kodlar var. Kadın önce rakibi gördüğü diğer kadına saldırıyor; erkeğe dokunmak daha zor. İşte yine eril tarih!
Ece Özdikici: Nasrettin Hoca’nın fıkrası gibi değil mi? “Hiç mi hırsızın suçu yok kardeşim?” Hani bunu yapan erkek değil mi? Erkeğin hiç mi suçu yok? Belki bu arada diğer kadını da, eğer kelime doğruysa, mağdur olarak tanımlayabilir miyiz? Çünkü böyle hikâyeler var. Bizzat ben tanığım. “O aşüfteyle bir buluşma ayarlarsın, saçını başını yolarsın” repliği anlatıyor. Ama adama ne yaparsın yani?

Pınar Erol: Miss Turkey her anlamda seyirciyle konuşan bir oyun. Hem ne söylediği önemli hem de seyirciyle dertleşiyor. Seyirciyle böyle doğrudan ve mahrem bir ilişki kurmak da bizi oyuna, duruma dahil ediyor.
Ece Özdikici: Hani insanın içi yanar ve yaşadıklarını anlatmak, içini dökmek ister ya… Bazen gerçekten fiziksel olarak da o yangını hissediyorsun. Bir dahiliye uzmanının bana anlattığı bir şey vardı; yoğun üzüntü ve stresin vücutta fiziksel karşılıkları olduğunu söylediğinde, “İçim yanıyor” derken aslında gerçekten bir şeylerin yandığını hissettiğimi düşündüm.
O yangın hissi çok tuhaf. Oturduğun yerde, kimsenin görmediği ama senin içeride cayır cayır yandığın bir hâl. Herkes kendi normal hayatına devam ediyor, sen ise bir yerde kalakalmışsın. Şurada bir yangın çıksa herkes “Aa, yanıyor!” der ve müdahale eder. Ama bir insanın içinde yangın çıktığında bunu kimse görmüyor.
Üstelik o insan yardım istemekte de zorlanıyor. “İçimdeki bu yangını birine anlatmak istiyorum,” diyorsun ama bir yandan da “Kime anlatacağım?” diye düşünüyorsun. Belki de pek çoğumuz benzer şeyler yaşıyoruz ama birbirimizle paylaşmaya utanıyoruz. Tecavüze uğrayan bir kadının kendini suçlu hissetmesi ve yaşadığını anlatamaması gibi… Ya da aldatıldığını öğrendiğinde kadının kendisinde bir eksiklik araması, kendini suçlaması gibi. Geçen sezon Geç Kalanlar adlı oyunu oynuyorduk. Çiçek Dilligil’in canlandırdığı karakter de aldatıldığını öğreniyordu. Çok çarpıcı bir cümlesi vardı: “Çok kötüdür, çok kötü. Kimseye bahsedemezsin. Geceler boyu öyle kendini yersin, bitirirsin.” Gerçekten de aldatıldığında insanın ilk düşündüğü şey çoğu zaman “Ben nerede hata yaptım?” oluyor. Oysa “Ben şunu yaptım, o yüzden beni aldattı” diye bir şey olabilir mi? Ama ilk refleksimiz ne yazık ki bu oluyor. Bunun bizimle ilgili olmadığını anlayabilmek ise bazen çok uzun zaman alıyor. Hatta biri size bunu söylese bile hemen anlayamıyorsunuz. Arkadaşınızın başına gelse ona söyleyeceğiniz şeyi kendinize söyleyemiyorsunuz.
Oyundaki en sevdiğim repliklerden biri de şu: “Bunca yıllık evlilikten sonra böyle şeyleri anlatmak hiç kolay değil. Üstelik anlattığım kişiler de illa ki beni suçlu bulacaklar.” Bu cümle bana çok ağır geliyor. Çünkü burada yalnızca yaşanan acı değil, o acıyı anlatmanın önündeki korku ve utanç da var.
Miss Turkey’de benim özellikle dikkat ettiğim şeylerden biri de bu. Yönetmenimin alanına müdahale etmeden, kendi oyunculuk alanım içinde hep şunu korumaya çalıştım: Bu kadın sadece “bitmiş, mahvolmuş, yüzüne bakılmayacak hâle gelmiş” bir kadın değil. Birinin acısını anlamamız gerekirken, bazen toplumsal yargılarla onu daha da zor bir duruma sokuyoruz. O kişi de sonunda “Ben anlatsam ne olacak ki?” diye düşünüyor.
Bir de bütün bunların üzerine kadına yüklenen o kocaman sorumluluk var: “Yuvayı dişi kuş yapar.” Bu bile başlı başına nasıl ağır bir yük aslında. Bir ilişkinin, bir evin, bir ailenin bütün sorumluluğunu kadının omuzlarına bırakmak… Kadın zaten kendi içindeki yangınla uğraşırken bir de herkesi, her şeyi ayakta tutmak zorunda hissediyor. Bence oyunun dokunduğu en önemli meselelerden biri de tam olarak bu.

Pınar Erol: Yuvayı dişi kuşun yapması, evin kadının doğal alanı olarak görülmesi… Bir yandan da evin güvenli alan olduğu fikri… Oysa dışarısı kadar evlerin içi de tehlikeli. Bu karşıtlık üzerine konuşalım mı?
Ece Özkikici: Dediğin gibi, evin içi de her zaman güvenli bir alan olmayabiliyor. Ama bunu yalnızca şiddet üzerinden düşünmemek gerekiyor. Bazen insanın evinde kendini güvende hissedeceği, rahatlayabileceği bir alan ya da yaslanabileceği bir omuz olmuyor. Bu da aslında aile olabilmekle, bir hayatı gerçekten birlikte kurabilmekle ilgili. Oyunda bununla ilgili çok çarpıcı replikler var. “Uzun zamandır ayrı odalarda yatıyoruz” diyor. “Son zamanlarda hafta sonları evde durmuyorsun, çekip gidiyorsun” diyor. Yani erkek çekip gidiyor, kadın yine evde kalıyor.
Ne yazık ki bunu bugün hâlâ görüyorum. Üstelik kadın çalışıyor olsa bile, erkek çoğu zaman evin ve ilişkinin belirli bir düzen içinde yürümesini bekliyor. Burada yalnızca bulaşık, çamaşır, temizlik gibi işlerden bahsetmiyorum; onlar zaten işin başka bir boyutu. Asıl mesele, ilişkinin duygusal ve gündelik düzeninin de sanki kadının sorumluluğundaymış gibi görülmesi. Üstelik bu çoğu zaman açıkça söylenen bir şey değil. Kimse gelip “Sen bunu yapmak zorundasın” demiyor. Ama bir şekilde sana öğretiliyor, sana empoze ediliyor. Bir süre sonra da sanki senin doğal görevinmiş gibi algılanmaya başlıyor. Oysa sen de o evin içinde yaşayan, çalışan, yorulan ve kendi ihtiyaçları olan bir insansın.
Pınar Erol: Söylemler, deyimler… Annenin “Orospular gibi dans etmeyin” uyarısı… Dilin kendisi bile kadın üzerinde bir denetim mekanizmasına dönüşüyor.
Ece Özdikici: Instagram’da zaman zaman bazı illüstrasyonlara denk geliyorum. Mesela bir kadın çocuğuna sandviç hazırlıyor; altına “Umursamaz, ilgisiz anne” yazıyorlar. Aynı şeyi erkek yaptığında ise “İlgili baba” oluyor. İnsan ister istemez soruyor: Bunlar neden hâlâ değişmiyor? Kadın-erkek eşitliği konusunda gerçekten ne kadar yol aldık? Oyunun sonunda sözde eşitlik gezegenine gidiyoruz. Ama ben bazen düşünüyorum: Biz o gezegende değiliz ki. Hâlâ eşit değiliz.
Adam işten geliyor, çok yorgun. “Bugün çok kötü bir gün geçirdim,” diyor. Kadın da işten geliyor ve o da çok yorgun. Ama eve geldiğinde yemek yapıyor, çocuğun ihtiyaçlarıyla ilgileniyor, tuvaleti temizliyor, tuvalet kâğıdını değiştiriyor, sofrayı hazırlıyor, herkesi yemeğe çağırıyor… Sonra bir de “Senin bugün suratın neden asık?” sorusuyla karşılaşıyor.
Beni en çok sinirlendiren sorulardan biri bu mesela: “Sen niye somurtuyorsun?” Bir kere “Ne oldu?” diye sorsan, “Canın neye sıkkın?” desen… Bunu sormak yerine “Neden somurtuyorsun?” dediğinde, aslında daha en başından bir eleştiri getiriyorsun. Karşındaki insanın derdini dinlemek yerine onu suçlamış oluyorsun.
Bir de “Söylemedin ki, yardım ediyorum ya” cümlesi var. “Yardım ediyorum” denmesi bile beni çok rahatsız ediyor. Çünkü yardım etmek, sanki o işin asıl sorumlusu senmişsin de ben sana destek oluyormuşum gibi bir anlam taşıyor. Oysa aynı evde yaşıyorsak, hayatı birlikte kuruyorsak bu bir yardım değil, ortak sorumluluk.
Bunu yalnızca çalışan kadınlar için söylemiyorum. Ev kadınlarının da inanılmaz bir iş yükü var. “Benim zaten çok fazla işim var” diyebilmek bile bazen lüks gibi görülüyor. Oysa aynı evin içindeysek, bu hayatta ortağız, beraberiz diyorsak, sen de benim kadar düşünmelisin. Hiç olmazsa yaklaş. Hadi yüzde seksen yaklaş, ben ona bile razıyım.
Öfkenin Dansı diye bir kitap var. Orada çok çarpıcı bir şey söyleniyor: Hayat adil değil; kadınlar için ise hiç adil olmadığı kesin.
İyi bir patron erkek olduğunda, otoriter olması, sözünün geçmesi, insanlara iş yaptırabilmesi çoğu zaman onun yöneticilik becerisi olarak görülüyor. Aynı davranışı bir kadın gösterdiğinde ise “Ne kadar sinirli bir kadın” deniyor. Hatta belli bir yaştan sonra bunun başka açıklamaları da hazır: “Menopozda herhalde.” Daha gençseniz “Regl misin sen?” deniyor. Hayır, belki sadece işimi yapıyorum.
Kadınların üzerine böyle etiketler yapışıyor. Bir süre sonra kendi davranışınızı bile bunların içinden değerlendirir hâle geliyorsunuz. Oysa kadın sadece işini yapmak, kendi hayatında var olmak, kendisi gibi davranmak istiyor.
Bazen düşünüyorum, bizim kahkahalarımızı kim aldı? Evde kendimizi var edebilmek, kendimiz gibi olabilmek için bile üzerimizde zaten bir iş yükü var. Bunun üzerine bir de anlaşılmamak, desteklenmemek ve gönlünün hoş tutulmaması ekleniyor. Bence asıl meselelerden biri de bu.

Pınar Erol: Oyunda depremden darbeye, muhtıradan kara para aklamaya, bebek, çocuk, hayvan cinayetlerine, orman katliamlarına kadar toplumun farklı yaralarını görüyoruz. “İnsan onca dert varken kendi derdinden utanıyor” cümlesini hakikaten ne çok kuruyoruz. Ve “Bununla mı baş edemeyeceğim?” cümlesini. Böyle diye diye de kendi acılarımızın ölçeğini küçültüyoruz.
Ece Özdikici: Bence “Bununla mı baş edemeyeceğim?” demek, ilk bakışta güçlü görünse de aslında insanın kendisine karşı ne kadar acımasız olabildiğini gösteriyor. Çünkü insanın yaşadığı şeyi küçümsemesi, onu daha kolay atlatmasını sağlamıyor. Tam tersine, kendi acısını yok saymasına neden oluyor.
Bir de sürekli bir kıyas hâli var. “İnsanların ne dertleri var, ben bunun için mi üzüleceğim?” diyoruz. Oysa acının bir ölçüsü yok ki. Dünyada çok daha büyük acılar yaşanıyor olması, senin yaşadığın şeyin canını yakmadığı anlamına gelmiyor. İnsan hem kendi acısını yaşayabilir hem de başkasının acısına duyarlı olabilir.
Bu biraz depresyon meselesine de benziyor. Depresyon her zaman yataktan çıkamamak, hiçbir şey yapamamak şeklinde görünmüyor. İnsan işe gidebilir, insanlarla konuşabilir, gülebilir, günlük hayatına devam edebilir ve içeride çok ağır bir şey yaşıyor olabilir. Bazen dışarıdan bakıp “Ama kalk, biraz yürü, hava al, iyi gelir” demek o kadar anlamsız ki… Bacağı kırılmış bir insana “Bir yürü bakalım, yürüdükçe açılırsın” demek gibi.
Bence insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey her zaman bir çözüm değil, önce anlaşılmak. “Bununla nasıl baş edeceksin?” demeden önce “Sen şu anda ne yaşıyorsun?” diye sormak gerekiyor.
Oyunda da bunu çok önemsiyorum. Çünkü kadın zaten kendi yaşadığı acıyı küçültmeye çok yatkın. Bir de toplum ona “Bunca şey olurken sen bununla mı uğraşıyorsun?” dediğinde, kendi duygusundan utanmaya başlıyor. Sonra acısını anlatmıyor, yardım istemiyor, hatta kendi kendine bile “Abartıyorum galiba” diyor.
Oysa bazen insanın ihtiyacı olan tek şey, birinin yanında durup “Evet, bu gerçekten zor. Senin canının yanması çok anlaşılır” demesi. Bence en büyük eksikliklerden biri de bu: Birbirimizin acısını hemen çözmeye, düzeltmeye ya da küçültmeye çalışmak yerine, biraz olsun yanında kalmayı öğrenmek.
Pınar Erol: Bir kez daha toplumsal cinsiyet rollerine geliyorum. Kadın delil ararken bile kaptırıp temizliğe başlıyor.
Ece Özdikici: Evet, çok gıcık bir durum aslında. Bir bakıyorsun, kendini toz alırken, yerleri süpürürken buluyorsun. Çünkü buna alışmışsın. Eve girdiği anda bir kadın için gerçekten rahatlayabileceği bir ortam yaratmak çok zor olabiliyor.
Çünkü o gün yeri süpürmediyse, büyük ihtimalle kimse süpürmeyecek. Etraf dağınıksa kadın da oturup rahatça keyif yapamıyor. Elindeki bardağı bir kenara bırakabilir ama o bardağı arkasından toplayıp kaldıran erkek sayısı çok az.
Oysa insanın dinlenmeye, hiçbir şey yapmadan oturmaya, hatta bazen öfkelenmeye bile hakkı var. Ama o noktada bile kendini etrafı toplarken, bir şeyleri düzeltirken buluyorsun. Sanki dinlenebilmek için önce bütün hayatı düzene sokman gerekiyormuş gibi. Bence asıl yorucu olan da bu.

Pınar Erol: “Ne duruyorsun, çık dışarı” çağrısıyla da karşı karşıya geliyor kadın.
Ece Özdikici: Tabii, o evin oyunda çok anlamlı bir yeri var. Bazen gerçekten o durumun içinden çıkmak, evden çıkmak, bavulunu toplamak ve gitmek istiyorsun. Ama nereye gideceksin? Aslında yeni bir kendine doğru gidiyorsun. Yeni bir hayat, yeni bir sen kurman gerekiyor. Fakat eski seni geride bırakmak, bir anlamda eski hayatının da büyük bir bölümünü geride bırakmak demek.
Boşanma da biraz böyle. Sadece bir insandan ayrılmıyorsun. Bir hayatı değiştiriyorsun. Arkadaşların değişiyor, sosyal çevren değişiyor, alışkanlıkların değişiyor. Bazen insanların sana bakışı bile değişiyor. Birileri seninle görüşmeye devam ediyor, birileri uzaklaşıyor. Bunun içinde kırgınlıklar, hayal kırıklıkları da oluyor.
Bence bunları çok fazla konuşmuyoruz. Boşanmayı sanki sadece iki insanın arasındaki ilişkinin bitmesi gibi görüyoruz. Oysa bir hayatın biçimi değişiyor. Senin yıllardır kurduğun düzen dağılıyor ve yeniden bir düzen kurman gerekiyor. Bir de insan bazen bütün bunların ortasında şunu söylemek istiyor: “Ben vardım ya… Bu hayatın içinde ben de vardım.” Herkesin bir fikri oluyor, herkes bir şey söylüyor. Ama sonuçta bu senin hayatın. Biz boşandık; size ne oluyor? Bazen insanın kendi hayatının kararını kendi verebilmesine de izin vermek gerekiyor.
Pınar Erol: Rapunzel’deki gibi erkekler yüzünden kuleye hapis oluyor kadınlar.
Ece Özdikici: Kadın hakları dediğimiz şey aslında ne kadar yeni, bunu düşündükçe insan şaşırıyor. Kadının toplumda bir birey olarak konuşulmasının, fikirlerinin ve zekâsının dikkate alınmasının tarihi, sandığımız kadar eski değil. Bir müzede görmüştüm, galiba Manchester’daydı; farklı ülkelerde kadınların mutfaktan çıkıp toplumsal hayatın içinde bir birey olarak kabul edilmeye başlamasının ne kadar yakın bir geçmişe dayandığını fark ettim. Burada oy kullanma hakkından bile söz etmiyorum; toplumsal algıdan söz ediyorum. “Aa, burada aslında bir insan var. Aklı var, fikri var, zekâsı var” denmesinin kendisi bile çok yeni.
Bu yüzden belki de tarihin kadınlar açısından en iyi dönemlerinden birinde yaşıyoruz. Ama yine de insan bir önceki kuşağın önüne geçmek istiyor. Annenden bir adım, anneannenden iki adım ileride olmak istiyorsun. Belki dışarıdan baktığında gerçekten de ilerlemiş görünüyorsun. Ama içeride hissettiğin şey bazen Rapunzel’deki o duyguyu hatırlatıyor: Bir kuleden çıkıp başka bir kuleye geçiyorsun ama bir bakıyorsun, aslında hiçbir şey gerçekten değişmemiş. Asıl mesele, sadece kulenin değişmesi değil; o kuleden gerçekten çıkabilmek.
Pınar Erol: Ya o düdüklü tencerenin hediye edilmesine ne demeli!
Ece Özdikici: Anneler Günü reklamlarında küçük ev aletleri empoze edilirken Babalar Günü’nde niye edilmiyor? Babalar Günü’nde de robot alalım, ekmek makinesi alalım. Babam değil mi? Yapsın. Hadi ayıp ediyoruz, bunları hediye diye alıyoruz. Bari ikisine de ayıp edelim. Anlatabildim mi?

Pınar Erol: Sahnelemenin metaforik tarafı çok güçlü. Bavul, kurdele ve diğer nesneler üzerinden hikâyeyi doğrudan anlatmak yerine göndermelerle kuruyorsunuz.
Ece Özdikici: O kurdelenin elbette çok anlamı var. İlk akla gelen şey bekâret kemeri oluyor. Ama kurdele bavulun içinden çıkıyor ve oyun boyunca giderek uzuyor. Çoğu zaman kadının ayağına, eline, koluna dolanıyor. Aslında bütün bunların bir karşılığı var. Hayat boyunca kadının önüne çıkan, onu sınırlayan ve hareket alanını daraltan bütün o görünmez engelleri temsil ediyor.
Ama oyunun sonunda çok önemli bir şey değişiyor. Kadın artık o kurdeleden kaçmaya çalışmıyor; ona sarılıyor. Yani hayatının kontrolünü yeniden eline alıyor. Bunu da kurdeleden kurtularak ve yeni bir bavulla yola çıkarak yapıyor. Benim için o bavul ve kurdele, kadının geçmişiyle ilişkisini ve kendi hayatını yeniden kurma cesaretini anlatan çok güçlü semboller.
Pınar Erol: İnsan o sahnede kadının kurdelenin düğümlerinden tek tek kurtulmasını bekleyemiyor; hepsinden bir an önce kurtulsun istiyor.
Ece Özdikici: Mesela kadın sonunda kurtuluyor ve gidiyor. Peki nereye gidiyor? Ben burada şunu düşünüyorum: Kurtulmanın sonu mutlaka yalnızlık olmak zorunda değil. Eğer yalnızlık bir tercihte bulunmaksa elbette çok güzel olabilir. Ama bugün sanki bize başka bir şey de empoze ediliyor: “Aman bu devirde ne evleneceksin? Ne gerek var? Yalnız yaşa, kendi hayatına bak.” Ben buna çok katılan biri değilim.
Bence hayat, birinin hayatına tanıklık ettiğiniz ve onun da sizin hayatınıza tanıklık ettiği sürece güzel. Birbirinize yoldaş olduğunuz, birbirinizi desteklediğiniz ilişkilerden söz ediyorum. Son yıllarda çoğalan o küçücük, tertemiz, kimsenin kimseye dokunmadığı 1+1 evlerde tek başına yaşama fikri bana hem fiziksel hem de psikolojik olarak çok hüzünlü geliyor. Çünkü insan sonuçta toplumsal bir canlı. Bizim gerçek temaslara, gerçek ilişkilere, yanımızda olan ve bizim de yanında olduğumuz insanlara ihtiyacımız var.
Bir de her şeyi bu kadar kolay gözden çıkarmamamız gerektiğini düşünüyorum. “Ne olursa olsun katlanalım, çile çekelim” demiyorum. Ama arkadaşımızdan, eşimizden, sevgilimizden de ilk zorlukta vazgeçmemeliyiz. Birbirimizi anlamaya, onarmaya, yeniden denemeye biraz daha alan açabiliriz. Çünkü hayat uzun ve yol da uzun.
O yüzden oyunun sonunda kadının gidişini biraz hüzünlü buluyorum. Çünkü orada tamamen vazgeçmekten ziyade, yeni bir hayat kurma ihtimali de olmalı. Oyunda da söylediğimiz gibi: “Mutlaka dışarıda bir yerlerde bir Vecihi vardır.” Bence bu cümlede çok kıymetli bir umut var. İnsanlardan, sevgiden ve yoldaşlıktan tamamen vazgeçmemek…

Pınar Erol: Sezon açılırken senin “Benim ve azimle devam eden meslektaşlarımın süreçleri, düşüşleri kalkışları, yeniden başlayışları, çocuksu oyun oynama arzuları beni inanılmaz heyecanlandırıyor. Çok etkileniyorum bu masum, çocuksu direnişten” sözlerini hatırlıyorum.
Ece Özdikici: Dediğim gibi, bu hem benim seçimim oldu hem de biraz hayatın beni getirdiği bir yer. Gerçi hayat da böyle bir şey değil mi zaten? Bir anda bir yola giriyorsun ve kendini o yolun içinde buluyorsun. Belki de asıl seni anlatan yerler tam olarak oralar.
Açıkçası, bir zamanlar uzaktan bakıp “Aman Allah’ım, insanlar bunlarla nasıl uğraşıyor?” diye korktuğum şeyi bugün kendim yapıyorum. Üstelik yapabiliyor olmaktan da gurur duyuyorum. Kendi kendime “Helal olsun Ece, sen de yaptın, bravo” diyorum.
Çünkü hep söylediğimiz bir şey var: Görülmezsen, izlenmezsen tiyatronun bir anlamı yok. Seyircinin gelmesi, oyunu görmesi, onunla bir bağ kurması gerekiyor. Şimdi ben de bütün bu süreçlerin içinde şunu düşünüyorum: Biz seyirciyi neden başka şeylere kaptırdık? Ne oldu da tiyatroya gitmek yerine başka şeyleri seçer oldular? Bizim de kendimize bu soruyu sormamız gerekiyor.
Pınar Erol: Bu öyle bir bam teli ki…
Ece Özdikici: Hep desteğe ihtiyacımız var” diyoruz ya… Aslında mesele sadece desteklenmek değil. Biz işimizi yapmak, sahneye çıkmak istiyoruz. Ama seyircinin de tiyatroya ihtiyacı yok mu? Sanki hep bizim seyirciye daha çok ihtiyacımız varmış gibi konuşuyoruz. Oysa sanatın, tiyatronun insan hayatında bir karşılığı ve ihtiyacı var. Bence bu konuda fazla mütevazı davranmayı da bırakmamız gerekiyor.
O yüzden hep şunu söylüyorum: “İçtiğiniz iki kahvenin parası zaten bir tiyatro bileti.” Bunu söylerken kimseyi suçlamak istemiyorum. Sadece şunu fark etmemizi istiyorum: Sizin de buna ihtiyacınız var. Sanat bir lüks değil, bir ihtiyaç. Hem de çok büyük bir ihtiyaç. Elbette insanın önce karnını doyurması, hayatını sürdürebilmesi gerekiyor. Bunlar tartışılmaz. Ama ruhumuzun ihtiyaçlarını da bu kadar görmezden gelemeyiz. Çünkü sanat, düşünme ve algılama biçimimizi de besliyor.
Bazen yolda bir şey anlatıyorsun, karşındaki insan seni anlamıyor ve içinden “Herhalde hiç kitap okumuyor” diye geçiriyorsun. Çünkü daha edebiyattan, metaforlardan, başka dünyalardan konuşmaya başlamadan önce ortak bir dil kurmakta zorlanıyorsun. Bu da aslında toplumun genel algı seviyesinin nasıl şekillendiğiyle ilgili.
İnsanları tiyatrodan ve sanattan uzak bırakmanın sonuçları var. Bir toplumun sanatla, edebiyatla, tiyatroyla kurduğu bağ zayıfladıkça düşünme ve sorgulama alanı da daralıyor. Burada biraz çuvaldızı kendimize de batırmak gerekiyor. Belki biz de yeterince seyirci yetiştiremedik. Ama neden yetiştiremedik?
İşimizi yapmaya devam ettik. Gündemi takip ettik, farklı yerlerde sahne aldık, oyunlar yaptık, seyirciye ulaşmaya çalıştık, kendimizi anlatmaya çalıştık. Belki bundan sonra tiyatronun neden gerekli olduğunu da daha çok anlatmamız gerekiyor. Çünkü seyirci olmadan tiyatro eksik kalıyor ama tiyatro olmadan da insanın hayatında çok önemli bir şey eksik kalıyor.

Pınar Erol: O halde seyirciye seslenelim mi? Onlarla yeni oyun takvimini paylaşalım mı?
Ece Özdikici: Yeni sezonda 31 Ekim’de Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde, 7 Kasım’da Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi’nde, 16 Kasım’da CKM’de, 30 Kasım’da Ankara Gençlik Parkı Büyük Sahne’de ve 15 Aralık’ta Çorlu Belediyesi Memduh Şevket Esendal Sahnesi’nde seyircimizle buluşacağız. Biletlerimizi Biletinial üzerinden alabilirsiniz.
Şimdilik belirlenen takvimimiz böyle ama sezon boyunca oynamaya devam ediyoruz, inşallah yeni tarihler de eklenmeye devam edecek. Oyunla ve benimle ilgili güncel gelişmeleri, yeni oyun tarihlerini ve duyuruları da Instagram hesaplarımızdan takip edebilirsiniz: @eceozdikici ve @missturkeyoyun.
Bu arada “Ediyoruz” derken kendimi aslında bir ekip olarak tanımlıyorum. Çünkü Miss Turkey tek kişilik ama dev kadrolu bir oyun! (Gülüyor.) Her şeyiyle tek kişilik bir ekip… Sadece sahnede değil, sahnenin arkasında da çoğu zaman yalnızım. Dolayısıyla “Ekip olarak yeni sezonda oynuyoruz” demek hem daha profesyonel duruyor hem de kulağa daha güzel geliyor. Tek kişilik dev kadro işte!
Pınar Erol: Miss Turkey, dediğini yaptın. Aklının ve kalbinin içine doğru çıktığın bir yolculuğa bizi de ortak ettin. Seninle konuşmak çok güzeldi tek kişilik dev kadro! Teşekkürler.
