“Biz bir aileyiz” söylemi, şirket içi rollerin, sorumlulukların ve sınırların üstüne pembe tüller serip sonra herkesi aynı duygusal çukurda kıpırdayamaz hale getiren romantik bir illüzyonudur.
Şimdi soralım: Bu cümle neden bu kadar yaygın? Neden yöneticiler bu cümleyle kalpleri fethetmeye çalışıyor? Ve neden bu cümle, zamanla kurumdaki en büyük verimsizliklerin, en boğucu ilişkilerin, en bulanık yönetimlerin arkasına perde oluyor?
İlk bakışta göze hoş geliyor, biliyorum. Sıcaklık, samimiyet, aidiyet… Ama sonra o sıcaklık, geri bildirim veremediğin, hakkını talep edemediğin, sınır çizemediğin boğucu bir duygusal buhar odasına dönüşüyor. Önce “canım ablam” diye yazılan slack mesajları, sonra “biz zaten senin gibi birini bulamayız” diye uzayan pazar gece toplantıları…
Bu sistem yalnızca kurumsal şirketlerde değil, özel tiyatrolarda da yıllardır aynı mekanizmayla işliyor. “Ekip ruhu” diye pazarlanan şey, çoklukla işverenin sorumluluklarını görünmez kılıp duygusal manipülasyonu arttıran bir araç hâline geliyor. Tiyatrocular arasında sıkça kullanılan bu “ekip ruhu” söylemi, çoğu zaman emeğin karşılığının verilmemesine, iş sağlığı ve iş güvenliği koşullarının yok sayılmasına, hatta profesyonelliğin tamamen ortadan kalkmasına zemin hazırlıyor.
Oysa bir tiyatronun ekip olabilmesi için gerekli maddi koşulların işveren tarafından sağlanması gerekir.
- Prova ücreti ödemeden,
- Yol-yemek ve hatta su gibi en temel ihtiyaçlarını bile karşılamadan,
- Oyuncunun iş güvencesini, sosyal haklarını, emeğini yok sayarak
kurulan hiçbir yapı TİYATRO değildir. Bu yalnızca duygusal bir sis perdesidir.
Ve bu sis perdesinin arkasında çoğu zaman çok daha çürümüş bir düzen çalışır.
Profesyonel Olmayan Oyuncuları Bir Araya Getirip Duygusal Sömürüyle Kasalarını Dolduran Tiyatrolar
Türkiye’deki birçok özel tiyatro, profesyonel olmayan oyuncuları bir araya getirerek duygusal sömürü üzerinden ceplerini dolduruyor. Hobi kurslarından eğitim alan, mesleki yeterliliği olmayan, hevesli insanlarla ekipler kuruluyor. Herkesin genelde başka bir mesleği olduğu için, tiyatrodan aldığı para onlar için önemli olmuyor. Çoğu kere tiyatronun ne olduğunu bile bilmiyorlar; kendilerine anlatıldığı kadarını tiyatro zannediyorlar. Denetim yok. Kurumsal yapı yok. İş güvenliği yok. Oyuncular ise işini kaybetmemek, sektörde görünür kalmak veya “bir oyunda yer almış olmak” için -ve yukarıda belirttiğim duygusal manipülasyon nedeniyle- bu toksik sisteme hizmet etmek zorunda bırakılıyor.
Bu, tam anlamıyla kanserojen bir durum. Özellikle çocuk tiyatrolarında…
Çocuk tiyatrolarında sahnelenen oyunların niteliğinin düşük olduğunu daha önce yazmıştım. Fakat oyun kaliteli olsa bile içerideki sömürü düzeni hiç değişmiyor. Oyuncu için sonuç fark etmiyor: Dekor ışıl ışıl da olsa, içeride emek aynı ölçüde sömürülüyor.
Basit Bir Hesap: Peki Patron Ne Kadar Kazanıyor?
Ortama fiyatlandırma;
- Bilet fiyatı: 300 TL
- Salon kapasitesi: 100 kişi
- Salon neredeyse dolu.
- Gün içinde 3 seans oyun oynanıyor.
Bir oyuncuya ödenen ücret:
-
- oyun: 800 TL
- oyun: 1200 TL
- oyun: 1400 TL
Bu da oyun başına 500 TL bile etmiyor. (ki çok daha düşük ücret veren tiyatrolar da var.)
Oyuncu hâlâ su parasını düşünürken, patron bir günde oyuncunun bir aylık emeğini kasasına koyuyor.
Oyuncular Sendikası Ne Diyor?
Oyuncular Sendikası İş Güvenliği ve Oyuncu Hakları Tüzüğü, bu sömürü düzenine karşı yıllardır çok net ifadeler içeriyor:
- Her oyuncu prova ücreti almalıdır.
- Her oyun sözleşmeyle güvence altına alınmalıdır.
- Oyuncunun iş güvenliği, işverenin sorumluluğundadır.
- Su, yemek, dinlenme alanı gibi temel ihtiyaçlar işveren tarafından sağlanmalıdır.
- Çocuk tiyatrosunda çalışan oyuncuların yükümlülükleri yetişkin oyunlarından daha hafif olmalı; daha fazla değil.
- Çalışma saatleri, mola süreleri, seans sayıları net şekilde belirlenmeli ve sınırlandırılmalıdır.
Bu tüzük maddelerine baktığımızda, özel tiyatroların büyük çoğunluğunun bırakın “aile olmayı”, en temel yükümlülüklerini bile yerine getirmediğini görüyoruz.
Gerçek Sorun: Sevgi Değil, Sistem Eksikliği
Birbirini çok seven insanlar, kötü sistemlerle bile hayatta kalabilir.
Ama iyi sistemleri olmayan insanlar, birbirlerini sevseler de çalışamazlar.
Tiyatrolardaki sorun tam da burada başlıyor:
Sıcaklık, samimiyet, “biz bir aileyiz” söylemi… Bunların hepsi, eksik bir organizasyonun ve işveren hatalarının üzerine örtülen duygusal bir battaniye. Ama battaniye ne kadar yumuşak olursa olsun altındaki çivileri gizleyemiyor.
Biz aile değiliz.
Biz iş arkadaşıyız.
Biz emeğini ortaya koyan İNSANLARIZ.
Bir tiyatro ancak o zaman tiyatro olur.
Bir ekip ancak o zaman gerçekten ekip olur.
Ve ancak o zaman, “biz bir aileyiz” illüzyonu değil, hak, hukuk, emek ve mesleki saygınlık sahneye çıkar.
