“Katina’nın elinde makası… Kesemez ah kesemez.” Ekip sahnede bu kantoyu dile getirirken çocukluğumun Huysuz’u canlandı gözümde. Sizleri bilmem ama beni en çok sarsan ölümlerden birisi olmuştu Seyfi Dursunoğlu’nun küskün ölümü. Kantolarla, tiyatroyla, eski İstanbul’la olan son bağ oymuşçasına yitirdiklerimiz tek tek belirdi belleğimde. Sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı zaten. Beyoğlu’nda Gizli Kanto oyununu, özlem duyduğumuz, hatta burnumuzda tüten eski İstanbul ve Beyoğlu’nun perde arasından bizlere son kez el sallaması hissini barındırıyor adeta. Bu yüzden koltuğumuzda otururken sadece bir oyunu değil yitip giden kültürümüzü de izliyoruz.
Tiyatronun sıkı takipçileri Adem Yılmaz ismine aşinadır elbette. Adem bu defa sahnedeki muzip tavırlarıyla renklendirdiği başarılı oyunculuğunun yanı sıra kaleminin kusursuzluğunu da eklemiş oyuna. Tabii ki bu başarı sadece Adem’e ait değil. Sahnede birer birer yerini alan oyuncuları gördüğünüz anda kusursuz bir ekip çalışmasıyla karşılaşacağınızı da anlamış oluyorsunuz. Bir kumpanya havasında başlayan oyun Sezgin Uzunbekiroğlu, Ezgi Oltes, Ece Kazımoğlu, Barış Aytaç, Onur Erol ve Sertan Özdemir’in başarılı oyunculuğu, Zeynep Sevi Yılmaz’ın kusursuz rejisi, nostaljik dekoru (Anıl Ateş Işık), özlem duyduğumuz ezgileri kulağımıza getiren müzikleri (Cem Kahraman) ve 1900’lü yılların modasına da tanık olmamızı sağlayan kostümleriyle (Sebla Bayoğlu Öktem) bizleri iki saatliğine bu dünyadan koparmayı başarıyor. Onları izlerken eskiye, eski tiyatroculara da tek tek selam gönderiyoruz.
Sahne önünde karşılaştığımız ensemble ruhuna sahne arkasında da şahit oluyoruz. Oyunun sahne arkasında görev alan başarılı isimler arasında; Tugay Boz (Işık Tasarımı), Taner Güngör (Koreograf), Şebnem Şeviktürk (Koreograf, Asistan), Özde Demirtürk (Yapımcı), Merve Tokgöz (Yönetmen Yardımcısı), Jiyan Uçar- Miraç Çelen (Kostüm Tasarımı, Asistan), Emrah Yağız (Afiş Fotoğrafı), Galip Aksular (Afiş Tasarımı), Robilind Tayar (Işık Operatörü), Barış Bekteş (Ses Operatörü), Berkay Yıldırım- Mevlüde Köroğlu (Yapım Asistanı) yer alıyor.
Eski fotoğraflara hüzünle baktığımız bugünlerde Beyoğlu’nda Gizli Kanto nostaljiye olan özlemimizi gideren ve iki saat boyunca hayatla olan bağımızı neşeli bir biçimde kesen izlenmesi gereken bir oyun olarak yeni sezonda da sahnede yer almaya devam edecek.
“Beyoğlu’nda Gizli Kanto” ekibiyle güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

Ayçe Özyiğit: Günümüzde tanınırlık ve yetenek terimleri televizyon ünlüsü olmakla sınırlandırıldığı için ben öncelikle sizlerden kısaca kendinizi tanıtmanızı ve projeye nasıl dahil olduğunuzu anlatmanızı isteyeceğim. Zira hepinizin oldukça donanımlı ve “tanınmayı” çok hak eden isimler olduğunuzu düşünüyorum.
Sertan Özdemir: İstanbul’a taşınalı henüz 7-8 ay oldu. Ben 3-4 yıldır tiyatronun içindeyim ama bu yıllar genellikle eğitimlerimi tamamlamakla ve tiyatro alanında kendimi geliştirmeye çalışmakla geçti. Sonra yollarımız Adem hocamla kesişti ve hayat bizi buraya getirdi. İyi ki de getirdi. Çok mutlu ve çok sevinçliyim bunun için.
Onur Erol: Ben daha önce BKM Mutfak’taydım. İstanbul’a geldiğimde Adem Hocamla tanıştım. Bu arada gerçekten hocam olur kendisi. Bir gün bana yazdığı oyundan -Beyoğlu’nda Gizli Kanto oyunundan- bahsetti ve “oradaki karakterleri canlandırabilir misin?” diye sordu. Ben tabii ki de büyük bir heyecanla kabul ettim. Okuma provalarında hepimiz bir araya geldik ve ben bir kez daha Adem Hocama hayran kaldım.
Barış Aytaç: 2013 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan mezun olduğumdan bu yana genellikle televizyonda dizi işleri yaptığımdan ötürü uzun zamandır sahnelerden uzak kalmıştım. Bir gün Adem beni aradı ve “Barışcığım bir oyun var, ben yazdım” dedi. (Gülüşmeler) Benim için en vurucu cümle o oldu aslında. Çünkü günümüzde bir oyun yazmak ve onu hayata geçirmek hiç kolay değil. Tiyatromuzun da sahnelerin de durumu belli, imkanlar kısıtlı. Oyunu okuduğum an hayran kaldım ve ne olursa olsun bu oyunu hayata geçirmemiz gerektiğini düşündüm. Artık sahnelerde bu tarz keyifli, neşeli oyunlar göremiyoruz, televizyonda da komedi yapımı pek kalmadı ve bu oyun seyirciye de çok iyi gelecekti. Ben de uzun zaman sonra Adem Hocam sayesinde sahnelere dönmüş oldum.
Ezgi Oltes: 2007 yılında Ankara Üniversitesi Tiyatro Oyunculuk Bölümü’nden mezun olduktan sonra İstanbul Devlet Tiyatrosu ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde çeşitli oyunlarda rol aldım. Tiyatronun yanı sıra dizilerde de çalıştım. Baby Tv ve belgesellerde seslendirme yaptım. Ayrıca İstanbul Ahenk Grubu’nda solist olarak sahneye çıktım. Çocuğum olduktan sonra çalışmalarıma ara vermek durumunda kaldım. İşlerime geri dönme çabası içindeyken Adem’in bu oyun için beni aramasıyla projeye dahil oldum. Oyunun müzikal yapısı oyunculuğun yanı sıra, şarkı söyleme, dans etme gibi tutkularımı da hayata geçirmeme vesile oldu. Bu da beni daha çok heyecanlandırdı.

Sezgin Uzunbekiroğlu: Ben Belçika’da doğup büyüdüm ve Belçika’da Kraliyet Konservatuvarı Oyunculuk bölümünü bitirdim. Orada daha çok müzikallerde rol alıyordum. Türkiye’de yaklaşık 5-6 senedir aktif olarak oyunculuk yapıyorum. Fakat gözüm hep Broadway müzikallerinde oldu (Gülüşmeler) ama sahneleri ana dilimde -Türkçe- oynamak istiyordum. Adem de benim müzikal yeteneğimin farkındaydı ve sahnelere dönme isteğimdeki artışa da yakından şahit oluyordu. Bir gün mutfaktayken yanıma gelip; “Beyoğlu’nda Gizli Kanto; kulağa nasıl geliyor?” diye sordu. İçeriğine dair bir bilgi vermedi. İsim çok hoşuma gitti o an. Sonrasında da bütün bu olaylar gelişti. Adem hakikaten yıllardır sahneye çıkmayan ve bu özlemle yanıp tutuşan bütün güzel yürekleri ve yetenekleri bir araya getirdi. O yüzden çok kıymetli bir iş yaptığını düşünüyorum.
Ece Kazımoğlu: Ben önce -biraz da aile baskısıyla- Ege Üniversitesi Seramik Tasarımı bölümünde okuyordum. Fakat tiyatro okuma düşüncesi aklımdan hiç gitmiyordu. Bu yüzden okulu bırakıp İstanbul’a geldim ve Sadri Alışık Konservatuvarı’na yazıldım. Oradan mezun olduktan sonra da birebir eğitimlerle, oyuncu koçlarıyla yoluma devam ettim. Adem ve Sezgin’le bir sinema filminde tanıştık ve aramızda sarsılmaz bir dostluk oluştu. Sonra bir gün Adem beni aradı ve “Ece, ben bir şey yazdım ve Sofia rolü sensin bence. Atıyorum oku lütfen” dedi. Teksti okuduğum zaman büyülendim adeta. Çünkü içinde Türk tiyatrosuna dair birçok unsur bulunduran nadir rastlayacağımız tekstlerden biriydi. Bu şekilde hikayemiz başlamış oldu.
Adem Yılmaz: 1983 Hollanda doğumluyum. Gurbetçi bir aileden geliyorum. Klişe gurbet hikayeleri vardır. Maalesef biraz onların hikayesini taşıyan çocuklardan biriyim. Tiyatroya ilk olarak Hollanda’da çocuk oyunlarıyla başladım. İlk oyunumdaki o hissiyatımı hiç unutamıyorum. Korsanlı bir oyundu ve ben de korsanların başıydım. Orada ilk defa önemli olduğumu, birilerinin beni dinlediğini hissettim. O günden itibaren de hep sahnedeyim. İlkokulu bitirdiğimde benim dosyamda dans, tiyatro, müzik yazıyordu. Hocalarım yeteneğimi çok erken fark etmişti. Türkiye’ye döndüğümüz zaman da tiyatro ile olan bağım hep devam etti. Üniversitede -garanti iş düşüncesinde olan ailemin ısrarı üzerine- önce İngilizce Öğretmenliği bölümünü kazandım. Fakat mutlu değildim. Bir gün, halamı ziyarete gideceğimi söyleyerek Ankara’ya gittim ve Bilkent Üniversitesi’nde sınava girip kazandım. Bir şey diyemediler tabii. Okulu bitirdikten sonra müzikal eğitimim için Hollanda’ya geri döndüm. 2016 yılında tekrar radikal bir kararla Londra’ya gittim ve Royal Central School of Speech and Drama”da kamera önü oyunculuğu üzerine yüksek lisans yaptım. Hollanda vatandaşlığım olduğu için arkadaşlar bir taraftan; “Pasaportun var niye gitmiyorsun. Sen orada patlarsın, vs.” diye beni baskılıyorlardı. Gerçekten de patladım (Gülüşmeler) ama içimde… Çünkü oranın 8,5 milyon nüfusu varsa muhtemelen bunun 6 milyonu zaten oyuncu. Bir yabancı için orada oyuncu olarak tutunabilmek buradakinden ekstra daha zor. Yabancıysan şansının olması için kendi milletine benzemek zorundasın. Ben onların gözünde Türkiye vatandaşına tam benzemiyorum. Öte yandan onlara da benzemiyorum. Orada 3 sene boyunca ciddi şeklide “biz seni nereye koyabiliriz”, mücadelesini verdim ve olamayacağını gördüğüm için geri dönmek zorunda kaldım. Maddi olarak gücüm olsaydı eğer bir 5 sene sabreder ve mutlaka bir ilerleme sağlardım ama artık ona gücüm kalmamıştı.

Ayçe Özyiğit: Beyoğlu’nda Gizli Kanto oyununu “İstanbul Eğleniyor” kitabından ilham alarak yazmışsın. Yazdığı oyunu hayata geçirmek her yazarın hayalidir ama Türkiye’nin zorlu gerçeği diye bir durum da var. Enflasyon, sahne fiyatları, yapım kısmı vb. bir sürü etken birçok yazarın daha kalemi eline almadan pes etmesine vesile oluyor. Siz de süreç nasıl ilerledi?
Adem Yılmaz: Haklısınız. Bizler, birçoğumuz uzun süre tarafımıza bir iş teklifi gelmesini bekliyoruz. Bu bekleyişler bazen çok uzun olabiliyor. Ben de artık beklemeyi istemediğim için “biz bir iş yapalım” düşüncesiyle ilerledim. Bir gün bir hocamın bana hediye ettiği İstanbul Eğleniyor kitabı dikkatimi çekti. Üniversitedeyken Türk Tiyatrosu tarihine dair fazla bir eğitim alamamıştık. Bu sebeple ilgim hep o yöndeydi. Bir de genel olarak tüm oyunlarımda seyirciyle doğaçlama halindeyim ve bunu çok seviyorum. Bu yüzden araştırmaya başladım ve 1900’lü yıllarda işgal altında olsa dahi Beyoğlu’nun aslında ne kadar güçlü ve gece hayatının ne kadar güzel olduğuna tanık oldum. Bu beni daha da cezbetti ve yazmaya başladım. Tabi bunun için biraz Afife Jale’den de ilham aldım. Çünkü o dönem Türk kadınları sahneye çıkamıyordu. Sonra Beybaba karakteri ortaya çıktı. Sümüklü Sofia, Elias derken Madam Terzi ve yardımcı roller çıktı. Bu arada itiraf ediyorum biz aslında eşimle iki kişilik bir oyun yapma düşüncesindeydik. Tüm karakterleri sadece ikimiz oynayacaktık ama iş büyüdü. Daha okurken yorulduk. Dedik ki; “biz bunu yapamayız” (Gülüşmeler) Kadroyu genişletmekten başka çaremiz yoktu açıkçası.
Ayçe Özyiğit: Oyunun prömiyerinin Ses Tiyatrosu’nda yapılmasının da özel bir nedeni var sanırım.
Adem Yılmaz: Evet. Bizim oyunumuz eski dönemin Ses Tiyatrosu’nda geçmekte. Bu yüzden prömiyerin Ses Tiyatrosu’nda yapılması bizim açımızdan daha anlamlı olacaktı. Derya Şensoy, benim eski bir arkadaşım. Hemen ona yazdım ve durumdan bahsettim. O da sağ olsun bütçe konusunda bizlere çok yardımcı oldu. Biz orada prömiyerimizi yaptık ve daha o akşam seyircilerden çok güzel tepkiler aldık. Demek ki doğru bir iş yapmışız. Hem eğlendiriyor hem güldürüyor hem de düşündürüyoruz.

Ayçe Özyiğit: Adem, yazdın ve oynadın; “Beyoğlu’nda Gizli Kanto” kendi kaleminden çıkan ilk profesyonel oyunun. Süreç boyunca tavrın nasıldı? Metnine dokundurtmayan yazarlardan biri miydin yoksa oyunculara esnek davrandın mı?
Adem Yılmaz: Oyunu ben yazmış olabilirim ama hiçbir zaman ona kutsal kitap muamelesi yapmadım. Oyun tabii ki birçok aşamadan geçti. Hatta son gün bile değişiklikler yaptık. Bazen doğaçlamadan bazen tuluattan beslendik. İlk draftı yazdıktan sonra prova süreçlerinde o yaklaşık 10 draft haline geldi. Bazen oyuncularımız bir fikirlerle geldi, onların da ekleme yaptığı yerler oldu. Tüm espriler bana ait değildi itiraf ediyorum. (Gülüşmeler) Hepimizin içine sindi doğrusu. Evet ben bir yolu başlattım. Bir ana hat oluşturdum ama devamında gelişmesi tüm ekibin katkılarıyla oldu. Kendi adıma tabii ki bir yazarım diyemem. Sadece yıllar içindeki deneyimlerimle, ilham alarak yazıyorum. O yüzden de bugün bu noktaya gelmek benim için çok şaşırtıcı oldu.
Ayçe Özyiğit: Eski dönemlerde kantolar güncel olaylar üzerine yazılırmış. O dönem gündemdeki olaylar tuluat tiyatrosuna dahil edilirmiş. Günümüzde o dönemi anmak için yapılan çoğu oyun nostaljiden öteye gidemiyor. Güncelleşme adına oyuna dahil edilen espriler de bazen işin tadını kaçırmıyor değil. “Beyoğlu’nda Gizli Kanto” oyunu geçmiş ve günümüze bir köprü kurmayı başarıyor. Bu durum; yazar, yönetmen ve oyuncu üçlemesinden mi kaynaklanıyor?
Adem Yılmaz: Oyunun ilk halinde de espriler vardı ama güncel tarafı biraz eksikti. Oyun o şekliyle çok nostaljik kalıyordu. O hali de güzeldi ama diğer taraftan günümüz insanını nasıl yakalayabiliriz sorusuna da bir hayli zaman harcadık. Oyunun güncel tarafını yönetmenimiz ve oyuncularımız yakaladı. Güncel esprileri aralara serpiştirip bütün oyuna yayma fikri hepimize aitti. Onlar provada gelişti.
Onur Erol: Alanımızın olduğunu bilmek ve bu güvenle hareket etmek de bize çok fayda sağladı. “Acaba şunu yapmalı mıyım, biri bir şey der mi?” ikilemini hiç yaşamadık. Fikrimizi rahatça dile getirebildiğimiz bir ortamdaydık ve deneme yapmak için alanımız vardı. Bu da gerçekten çok kıymetli.

Sertan Özdemir: Mesela; son dakika doğaçlama olarak oynadığım sahneye ekleme yaptığım kısımlar olabiliyor. Çünkü sahnede o güveni hissediyorum. Karşımdaki oyuncu kim olursa olsun ona, onun oyunu bırakmayacağına dair güvenim var.
Ayçe Özyiğit: Yazar karakterleri yazarken sadece kağıt üzerinde yazıp bitirmez. Aynı zamanda hayal dünyasında onları ete kemiğe de büründürür. Müjgan karakterini yazarken Sezgin Hanım’dan ilham almışsın. Aynı durum diğer karakterler için de geçerli miydi peki?
Adem Yılmaz: Başlarda sadece Sezgin’le beraber oynayacağımızı düşünerek yazmaya başlamıştım fakat Sümüklü Sofia karakterini yazarken sürekli Ece -onun ani hareketleri- geldi aklıma. İçimden bu rolü mutlaka Ece oynamalı diye geçirdim. Madam Terzi’yi yazarken Ezgi aklımda yoktu ama Binnur Kaya’yı düşünüyordum nedense. Ezgi ile Ankara’dan arkadaşız ve yetenekli bir oyuncu olduğunu biliyordum. Elias karakteri için jön hayal ediyordum. Yakışıklı, uzun boylu. Kendime yakıştıramadım o rolü mesela. (Gülüşmeler) İş konusunda kendime karşı çok acımasızımdır. Olmuyorsa olmuyor, ben de yapamıyorsam yapamıyorum. Arka tarafta, “tanınır bir isim olmalı mı?” düşüncesini de tartıştık. Açıkçası ben oyunların seyirci çekmesinin ünlü isimlerle alakalı olduğunu düşünmüyorum. Kaliteli işe seyirci her zaman ilgi gösterir. Sonra Barış’ı düşündüm Elias olarak. Kendisi tanınmış bir isim ama ben onun yeteneğine güvendiğim için bu projede yer almasını istedim. Yönetmenimiz Zeynep Sevi Yılmaz da benim eski arkadaşım ve yaptığı işleri çok başarılı buluyorum. O da sağ olsun severek kabul etti bizimle çalışmayı. Müjgan karakterini yazarken Afife Jale’den de ilham aldım ama asıl ilhamım Sezgin oldu. O da zamanında kendi ailesinde bu tür zorluklarla çok karşılaşmış.
Sezgin Uzunbekiroğlu: Babacığım -huzurlar içinde uyusun- benim sahneye çıkmamı hiç istemedi. O her zaman terzilik okumamı isterdi. Bana sürekli; “Elinde altın bilezik olsun, tasarım yaparsın, kıyafet dikersin” diyordu. Ben aynı zamanda Fransızca da biliyorum; o yüzden Marlon karakterini oynarken hiç zorlanmadım. Tabii ki yine seyircilerin takdiri ama şarkı da söyleyebiliyorum. Aksi takdirde kanto sahnelerinde çok zorlanırdım. Adem’in beni bu kadar iyi tanıyan birisi olarak tüm yönlerimi parlatacak bir metin yazması benim için çok kıymetli. Sanırım bu hepimiz için geçerli.
Barış Aytaç: Ben sahnede ilk defa şarkı söyledim. Daha önce bunu hiç deneyimlememiştim. Başlarda bir iki kuple söylerim yeterli olur diye işten kaçmaya çalıştım ama orada da beni tuttular sağ olsunlar. Bir de şöyle bir durum var. Bizler prova sürecinde o kadar iyi bir atölye yaptık ki dolayısıyla herkes kendini çok rahat hissetti. Herkes her zaman birbirine karşı çok açık oldu, hepimiz birbirimizin fikrini dinledik, tartışmaya açtık. Bu sebeple “ben de şarkı söylerim herhalde” gibi bir rahatlık hissettim.

Ezgi Oltes: Oyunun bu kadar iyi olma sebebi de iyi bir ekip çalışması yapmış olmamız bana göre. En başından beri herkes birbirine çok destek oldu. Kesinlikle egolar ön plana geçmedi. Bu yüzden hepimiz daha da verimli çalıştık.
Sertan Özdemir: Bunun temeli de sevgiden kaynaklanıyor. Onur’la ikimiz, ekibin en küçükleri olduğumuz için bunu daha iyi gözlemleyebildik. Mesela bazen ekibin en küçük üyesiysen senin fikirlerini geçiştirebilirler ama ekibimizde o tür bir yabancılığı kesinlikle hissetmedik. Tecrübe olarak hepsinden daha eksik olmamıza rağmen hiçbir zaman bize bunu hissettirmediler.
Ayçe Özyiğit: Adem bu sorum sana olacak. Oyundaki uç karakterleri senin oynaman ama bu tüm rolleri kendine yazmış olmaktan ziyade oynayabileceğin karakterleri kendin için oyuna dahil etmiş olmandan kaynaklanıyor sanırım. Bir röportajında yazım sürecinde melodram düşünmüştüm ama benden komedi oyunu çıktı diyorsun. Aynı durum oynadığın-yazdığın karakterler için de geçerli mi?
Adem Yılmaz: Ne yalan söyleyeyim bir ara Beybaba karakterini satmaya çalıştım (Gülüşmeler). Çünkü kendi işimiz olduğu için hem arka hem de ön planda olmak çok yorucu geldi. Bazen provalarda oyuncu olarak kendimi oyuna veremediğimi hissettiğim zamanlar oldu ama evet yazarken bu kıvılcımı bu eğlenmeyi yaptım kendime. “Kendime yazıyorum. Oh!” dediğim zamanlar da oldu. (Gülüşmeler) Prova esnasında oynadığım her rolden birazcık vazgeçmek de istemedim değil. İyi bir ensemble kurarsam iyi bir iş çıkar ve seyirciyi daha rahat geçer diye düşünüyordum ama arkadaşlarımın da dediği gibi aramızda bu sevgi bağı olmasaydı bu kadar iyi iş çıkaramayabilirdik. “Güldük, eğlendik, bitti”, türünde bir oyun olurdu ama şu an da insanlar büyülü bir atmosferde olduğunu hissediyor. Bu da bence o sevgi aurasından kaynaklanıyor.
Ece Kazımoğlu: Tüm bunları bir araya getiren ve tüm bileşenleri doğru kullanmayı bilen kişi de yine Adem. Kendisi en başından beri çok iyi bir cast direktörü oldu.

Ayçe Özyiğit: Benim izlediğim oyunda mikrofon bozulmuştu ve o sahneyi çok güzel tolere etmiştiniz. Bu aksilik gibi görünse de o gün salonda olan seyirciler oyunun bozulmayacağını biliyorlardı. Komedi oyunlarında bu tarz aksilikleri tolere etmek daha kolay gibi ama yine de seyircide o güveni sağlayabilmek de günümüzün tahammül sınırlarını düşünürsek çok zor bir durum.
Barış Aytaç: Bu biraz da birbirimizi dinlemekle alakalı. Sahnede ne kadar birbirinizi dinlerseniz durumun da o kadar farkında oluyor ve ona bir çözüm üretebiliyorsunuz. Sahne supleksi denilen durum bizim aramızda da var aslında. Karşımızdakinin nerede nasıl davranacağını, sahnede ne olup ne bittiğini birbirimizin gözünden anlıyoruz. Bir yandan hazır oluyoruz, bir yandan da zaten hazır olduğumuz ve karşı tarafı da dinlediğimiz için olası aksilikler ensemble içinde gelişiyor.
Adem Yılmaz: Bizim oyunun avantajı şu, biz zaten en baştan bir kumpanya olduğumuzu ve her türlü aksiliğin olabileceğini seyirciye açıklıyoruz. Bu da bizi çok rahatlatıyor. Bazı karakterler sahne geçişlerinde “bunları da ben toplamak zorundayım”, gibi replikler söylüyor. Ara ara onları verdiğimiz için seyirci çok yadırgamıyor. Seyirci bu duruma biraz da Güldür Güldür programından alışkın. Mesela orada oyuncular koptukları an seyirci daha çok kopuyor. Komedi yapımlarında olan o kırılma anlarını seyirci daha samimi buluyor. Biz bunu bilerek yapmıyoruz tabi… Önemli olan oyuncunun yaşanılan aksiliği kıvrak bir şekilde tatlı bir duruma çevirebilmesi. Benim tiyatro tecrübelerim hep o doğrultuda oldu. Çünkü iki buçuk yıl doğaçlama tiyatrosu ekibindeydim. Tarzım hep buradan ilerledi. Bu yüzden supleksim oraya çok açık. Sahnedeyken nerede ne oluyor dikkatim o yönde olur; bir hareket var ve o doğru değilse onu hemen anlarım.
Ece Kazımoğlu: Ben Adem’in o haline prömiyerde gerçekten de şahit oldum. Arkada bekliyoruz o an Adem’in göz bebeklerinin süper kahraman gibi değiştiğini gördüm. (Gülüşmeler) Sahnede olup bitene o kadar konsantre oluyor ki o anda başka bir şeye dönüşüyor adeta.

Ayçe Özyiğit: “Para biriktirmedim insan biriktirdim” diye bir cümle kullanmıştın röportajında. Kısa sürede değil tabii ki ama en azından kariyerin; eğitimin ve yeteneğinle doğru orantıda ilerlemiş. Günümüz koşullarında iyi olan işlerin ya da yetenekli kişilerin hak ettiği değeri görmesi uzun zaman alabiliyor. Bu başarını ya da tiyatroda sağlam adımlarla ilerlemeni söylediğin gibi kurduğun ilişkilere mi bağlıyorsun?
Adem Yılmaz: Kesinlikle. Mesela Anadolu çocuğu diye bir tabir vardır. Ben de tam olarak öyleyim. Maddi olarak güçlü bir ailem yok. Bununla bir sıkıntım yok tabii ki. Benim tek avantajım Hollanda’da doğmuş olmam. Pasaportum olduğu için her zaman umutlu oldum. Maddi olarak hiçbir zaman rahat edemedim ama hiçbir zaman da zora düşmedim. İnancım o yönde olduğu için de asla iyi olmaktan vazgeçmedim. Çünkü benim hamurum bu, ben böyleyim. Kötülük her zaman olur. Hata yapabiliriz. İnsanız. Egolarımız var. Bazı insanlar bunu yönetemiyor. Ben yönettiğime inanıyorum. Yenildiğimiz zamanlar da illa ki olacak, mücadele şeklimiz farklı ama ben yine de iyi olmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim. Ve bu Adem’i de seviyorum. İyi bir insan olduğum için her zaman iyi insanlarla karşılaştım ve iyi dostluklar biriktirdim. Ben böyle yorumluyorum. Eğer gidişatımla ilgili “hak etmediğim yerdeyim” diye düşünseydim belki bugün ben bu oyunu yapamazdım ama hiçbir zaman o noktaya gitmedim. Orayı hiçbir zaman kabul etmedim. Hep iyi ve olumlu tarafta kalmayı tercih ettim. Bu yolda ilerlerken biriktirdiğim insanlarla bu işi hayata geçirdik.
Sezgin Uzunbekiroğlu: Ben bir ekleme yapmak istiyorum. Tiyatro yapmak maddi ve manevi açıdan zaten çok zor. Eğer Adem kalbi bu kadar güzel insanları biriktirmeseydi ve bu işe gönlünü vermiş insanlar bir araya gelmeseydi bu oyun çok daha büyük bütçelere çıkabilirdi. Herkes ilk önce işi sahiplendi. Kimse bütçe ne kadar diye sormadı. Bence bu çok kıymetli. Çünkü hepimiz bir iş geldiğinde ilk olarak bütçesini sorarız ama burada bizi ikna eden tek şey işin kendisi ve birbirimize duyduğumuz sevgi ve güven oldu.

Ayçe Özyiğit: “Tiyatro yapmak akıllı işi değil” denilir hep. Hepiniz oyunculuk üzerine eğitim almışsınız, çoğunuz konservatuvar çıkışlı. Sizler için koşullar nasıl ilerliyor?
Sezgin Uzunbekiroğlu: Beni ailem, yakın çevrem hatta annem babam bile anlayamıyordu. “Sezgin, bu inadın ne?” derlerdi. İnat başka bir şey. Bu çok büyük bir tutku ve hayatında tutkusu olmayan insanlar bunu anlayamaz. Yatıyorsun, kalkıyorsun, uyuyorsun ama sürekli kafanın içinde, kalbinin içine dönen bir ateş var ve sen onun için yaşıyorsun, onun için nefes alıyorsun, onun için varsın. Yaşamımızın amacı bu bence. Bu odada gördüğünüz bu topluluk, bu meslekten başka hiçbir meslek yapamaz, bu işten başka hiçbir işten keyif alamaz, mutlu olamaz. İşin içine zorunluluk girdiği an yaratım ve üretim bitiyor. Biz garantici olamayız çünkü biz hayalperest insanlarız. Hayalperest olduğumuz için bu mesleği yapabiliyoruz.
Sertan Özdemir: Gönülden bağlı olmayan bir insanın yapabileceği bir iş değil bence. Bir kere o sahne tozunu yutmayagörün. Bağımlılık gibi bir şey. Kendinizi oradan alamıyor, sonsuza dek sahnede olmak istiyorsunuz. Hatta sahneden inmek bir yerden sonra kötü hissetmenize neden oluyor. Tiyatro yapmak terapi gibi, 2 saat boyunca hayatınızdaki tüm olumsuzlukları unuttuğunuz, seyirciyle bütün olduğunuz bir mekan. Aynı zamanda çok eğleniyorsunuz. Sezgin Abla’ya katılıyorum, bu kesinlikle bir tutku. Başka bir açıklaması olamaz.
Onur Erol: Bizler komedi-mizah yapıyoruz. Evet insanları güldürüyoruz, eğlendiriyoruz ama aynı zamanda biz kendimiz de çok gülüyoruz. Çok eğleniyoruz. Birimiz kendi sahnesinde espri yaptığında ben kuliste herkesten çok gülüyorum. Kendi kendime alkışlıyorum.

Ezgi Oltes: Maddi olarak başka bir yerden gelen geliriniz yoksa tiyatro yapmak çok zor. Mesela annem bana “düzenli geliri olan bir mesleğin olmalı” diye çok söylemiştir. Fakat bir defa bu mesleğe bulaşınca bırakamıyorsun. Şimdilerde kızlarım beni görüyorlar, yaptığım işi görüyorlar. Onlara; “ileride hangi mesleği yapmak istiyorsunuz?” diye sorduğum zaman her ikisi de ya şarkıcı ya oyuncu olmak istediğini söylüyor. Ve ben kendimi şunu derken buluyorum; “Evet kızım çok güzel bir meslek, olabilirsin ama bence öğretmen falan da olabilirsin.” İşin zorluklarını da anlatıyorum. Ailemin yıllarca bana söylediği o sözleri şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü zamanında o zorlukları birebir yaşadığım çok oldu.
Barış Aytaç: Hayatınız tercihlerden ibaret. Doğru veya yanlış tamamen içgüdülerinizle hareket ediyorsunuz. Sahnede de aynı şekilde. Dolayısıyla evet, işin içine girmeden bunun ne kadar zor, yorucu veya yıpratıcı bir iş olduğunu anlayamıyorsunuz. Her ne kadar dışarıdan gören insanlar size söyleseler de siz; “hayır ben bu mesleği yapacağım” diye diretiyorsunuz. Çünkü bu mesleğe başladığınız zaman çok genç ve idealist bir döneminizdesiniz. Bu yüzden her durumla mücadele edebileceğinizi düşünüyorsunuz ama yaş kırkın üstüne bir çıktı mı… (Gülüşmeler) Hoş geldin hayatın gerçekleri kısmı başlıyor.
Ayçe Özyiğit: Son sorum oyundaki kadın karakterler üzerine olacak. Tarihte de günümüzde olduğu gibi kadınlar ikinci planda maalesef. Oyunda Afife Jale’ye, kadınların sahneye çıkma yasağına, farklı dinlere mensup kişiler arasındaki imkansızlıklara yapılan ince göndermeler güzel, fakat sonuçta kadının sığınağı ya da kurtarıcısı yine bir erkek oluyor. Aldıkları karar ne kadar Sofia’ya, Müjgan’a ya da Madama ait? Toplumun kadına yüklediği misyonun yazım aşamasında ya da sahneye aktarım sürecinde önünüzü kestiği oldu mu?
Sezgin Uzunbekiroğlu: Müjgan tam olarak bunun karşısında duran bir karakter. Belki Sofia ve Madam Terzi karakterleri ara ara toplum ne der ikilimine düşüyorlardır ama Müjgan tek başına bir karakter. Mesela; sahnede olmak istiyor ve bunun için her şeyi yapıyor. Elias’la olmak istiyor ama Elias’ı sevdiği için sahneyi bırakmıyor. Kendi hayalinden vazgeçmiyor. Müjgan’ın bu duruşu benim çok hoşuma gidiyor. Toplumun yüzyıllardır kadına dayattığı tüm rollerin karşısında çok net bir duruş sergiliyor Müjgan. Dediğiniz gibi birçok hikayede kadının kurtarıcısı hep bir erkektir ama bizim hikayemizde Müjgan varoluşunu kendi kendine gerçekleştiren bir karakter. Adem öyle bir oyun yazmış ki; tamamen kadın merkezli ve her şeyi yöneten de yine kadın. Anaerkil bir oyun diyebiliriz. (Gülüşmeler) Bir de enteresan bir şekilde kadının güçlü olduğu sahnelerde özellikle erkek izleyicilerin daha keyif aldığını gözlemliyorum. Galiba artık nesil olarak da kadınlara bakış açımız değişmeye başlamış.
Ezgi Oltes: Madam Terzi karakteri yaşamında bir sürü badire atlatmış. Mutsuz bir hayat yaşamış olmasına karşın kendi ayaklarının üzerinde durmayı başarmış ama zamanında kendi gördüğü baskıları oğluna dayatıyor. Geleneklerine bağlı bir kadın.
Barış Aytaç: Oyununuzdaki kadınların hepsi tamamen kendi fikirleri ve kendi eylemleri üzerinden sorumlular. Hiçbir şekilde bir erkeğin güdümünde değiller hatta tam tersi, oyunumuzda kadınlar erkeklere hükmeder halde. Bunu bilerek kurmadık. Karakterlerin canlılığı ve işin tezat tarafı oyunu böyle şekillendirdi. Mesela Sofia; “Sizin Elias’ınız sizin olsun” diyebilecek kadar karakterli bir kadın. Normalde melodramlarda resmedilen o zavallı kadın imajı oyunumuzda yok. Oyundaki üç kadın da çok güçlü.

Ayçe Özyiğit: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim.
Adem Yılmaz: Bizler de size ve Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne çok teşekkür ederiz.
“Beyoğlu’nda Gizli Kanto” yeni sezonda da sahnede olmaya devam edecek…
