Meyvenin çekirdeğinden yeşeren yaşam gibi, en yoğun, en vurucu hikâyeler bazen o küçücük formların içinden çıkıyor. Uzun bir romanın dolaşa dolaşa anlatacağı şeyi, iki dizelik şiir, bir anda kalbinize bırakıveriyor. Anlam seyrelmeden size öz hediye ediliyor. İşte ne oluyorsa o nüvenin peşine düşenler sayesinde oluyor. Süre değil, etki başı çekiyor. Böylece “Kısalar Festivali”ndeki o damıtılmış performanslar sahneden taşıyor. Sahne ışıkları sönse de oyun bitmiyor. Seyirci de öyle hemen eve gitmiyor. O da oyuna, tanıklığa, birlikte düşünmeye devam ediyor. Ne güzel değil mi? İnsanlar birbirine yaklaşıyor, fikirler birbirine değiyor. Bir oyunun ardından başlayan sohbet başka bir ilhama, başka bir dostluğa, başka bir hayale dönüşüyor. Dahası hayal, hayal olarak kalmıyor. O hayale bir de ev bulunuyor.
“Kısalar Festivali”nin ikinci yılında, Aytek Şayan’la kısa formun dönüştürücü gücüne ve sanatın kolektif ruhuna yakından bakıyoruz. Kısalar’ın nasıl bir ihtiyaçtan doğduğunu, alan açmanın kıymetini ve devam etmenin ısrarını konuşuyoruz. Onunla ilk kez karşılaşıyorum ama o başlatan, kuran tavrı epeydir tanıyorum. Tam da festivalin önermesi gibi aslında; karşılaşıyorum, sonra da o kıvılcımlı sinerjiyi bırakmıyorum.
Festival, ilk kez geçen sene gerçekleşse de izini sürdüğümüzde bizi Uludağ Üniversitesi tiyatro kulübüne, Bilkent’teki festival deneyimine kadar götürüyor. Henüz öğrenciyken, yolun başındayken, sanatın etrafında kurulan o inatçı birlikteliklerden bugünlere uzanan bir hat var. O hatta bir araya gelmenin ve dayatılana itirazın güzelliği var. Başkalarını da içine alan bu özgürlükçü yapıda “denesene” diyen bir ses, omzunda “hadi” diyen bir el ve “seni dinlemek istiyorum” diyen bir davet var.
Tiyatronun, bağımsız sanatın ve kültürel üretiminin iyice sıkıştığı bir zamanda bu festivali yapmak; bir nefeslenme alanı yaratmakla kalmıyor yıllara yayılan bir söz de veriyor. “O fikir o haliyle sahnelenebilir. Bakın yan yanayız. Ve görünmenizi istiyoruz” diyor. Gündem boğazımızı sıkarken o elleri gevşetiyor, madem kaçış yok, o soru(n)ları bizden, sanatın dilinden dinleyin diyor.
Ben de Aytek Şayan’ın başlattığı ve büyümesine tanıklık ettiği festivallerin uzun soluklu hikâyelerini düşününce, darısı Kısalar’ın başına demek istiyorum. Yıllar geçsin, yeni kuşaklar gelsin, yeni hikâyeler eklensin ve bu festival, kısanın içindeki o uzun hayatı anlatmaya devam etsin. Çünkü yaşadık, biliyoruz; hayat her karşılaşmada yeniden başlıyor.

Pınar Erol: “Kısalar Festivali”nin ikincisini karşılamaya günler kaldı. Daha dün elimize doğan festivalin büyümesini izlemenin heyecanı üzerimizde. Bu sene neler olacak? Belirlenen temalar yine birbirleriyle paslaşacaklar mı, aralarında konuşacaklar mı?
Aytek Şayan: Festivali ikinci kez yapmak bizim için de çok heyecan verici. Bu sene temaları belirlerken biraz daha net olmak istedik. Geçen seneden bu seneye taşıdığımız bir tema var; “çevresel kıyamet”. Diğer temalar da “neşeli direniş”, “modern oburluk”, “kırılgan köprüler”, “kimlik ve aidiyet”. Hepsi de her gün içinden geçtiğimiz, her gün soluduğumuz dünyayı anlatıyor. Her biri kendi başına güçlü bir manifesto gibi ama bu dönemin ruhunu çok iyi temsil ettikleri için yan yana geldiklerinde de birbirleriyle konuşmaya başlıyorlar. Bu çağın getirdiği sorulara bambaşka yerlerden cevap verme fırsatı sunuyor aslında temalar.
Pınar Erol: Festival bu yıl da DasDas’ta gerçekleşiyor. Bu iş birliğinin festivalin kimliğine ve üretim anlayışına nasıl bir etkisi var? Bir yandan da tarihleri, programı ve izleyicileri bekleyen atölye gibi buluşmaları konuşalım mı?
Aytek Şayan: “Kısalar Festivali”, ikinci senesinde de DasDas’ta yapılıyor. İş birliği aslında bakış açılarının ortaklaşması demek bizim için. O yüzden sadece bir mekân değil bir yol arkadaşlığı gibi. Türkiye’de bir festivalin süresi boyunca tek bir mekânda gerçekleşmesi artık pek mümkün olmuyor biz burada bunu da başarıyoruz.
Bu sene festival tarihleri 18 ve 21 Haziran arasındaki dört gün. Bu dört gün boyunca aşağı yukarı elli performans olacak. Programı da “Kısalar Festivali”nin sosyal medya hesabından ve web sitesinden duyuruyoruz zaten. Ayrıca bu sene festivalde Alexandra Kazazou “Fiziksel Tiyatro” atölyesi gerçekleştirecek.

Pınar Erol: “Kısa” tiyatro formatına pek alışık değiliz. Belli ki kalıpların dışına çıkan, bir tanıma hapsolmak istemeyen bir kimliği var “Kısalar Festivali”nin. Hatta tiyatroyla da sınırlamayalım, sahne sanatlarını kapsayan, genişleten, disiplinler arası bir üretim dili diyelim. Nedense “kısa” form olarak tamamlanmamış, rüştünü ispat etmemiş gibi algılanıyor. Bu festival bu algıya itiraz ediyor, değil mi?
Aytek Şayan: Biz geçen sene festivale “yalın, özgür, şimdi” diyerek başladık. Aslında herkese anlatacağın bir hikâyen varsa onu belirli kalıplara sıkışmadan, yaratıcılığını kullanarak anlatabilirsin dedik. O yüzden “kısa” formun tamamlanmamış gibi algılanması aslında alışılagelmiş kalıpların bir yanılgısı. Festival bizim için sürelerin kısaldığı bir alan değil, tam tersine belirli tanımlara hapsolmak istemeyen, disiplinler arası bir özgürlük alanı. Hatta bu “kısa” forma, anlatının en rafine hali bile diyebiliriz. Çünkü burada derdini, hikâyeni anlatabilmek daha farklı bir bakış açısı da gerektiriyor. Aslında “kısa” form, anlatıyı en saf, en dürüst ve en yalın haliyle anlatmayı da mümkün kılıyor. Dolayısıyla bu algıya sadece itiraz etmiyoruz, bu algıyı kırmak için de elimizden geleni yapıyoruz.
Pınar Erol: Her sene tiyatronun en zor senesindeyiz diye diye bu tiyatro mevsimini de atlattık (!) Bir oyun üzerinde hemfikir olmak, ekip kurmak, prova için mekân bulmak, salon bulmak, seyirciyle buluşmak başlı başına zorken ve gitgide zorlaşıyorken bir anlamda kolaylaştırıcı, yüreklendirici mi oluyor festival? Bir dayanışma ve motivasyon zemini oluşturuyor da diyebiliriz.
Aytek Şayan: Evet sorunlar hep var, her zaman vardı ama “Kısalar Festivali”nin bir cesaretlendirme hali var. Dört gün boyunca yan yana durmanın, o kolektif enerjinin iyileştirici bir gücü oluyor. Festivale katılan herkes; izleyiciler, sahnede olanlar, yaratıcı ekipler, teknik ekipler ortak dertleri paylaşıyorlar ama ne olursa olsun bu işi yapmanın da heyecanını hissediyorlar. Bu yüzden festival herkes için “buradayız, devam ediyoruz” dediğimiz bir alan haline de geliyor. Çünkü hepimiz farkındayız ki sanatı sürdürülebilir kılmanın yollarından biri de birbirimize alan açmak ve yüklerimizi paylaşmak.

Pınar Erol: Üretim dolaşıma da girebiliyor böylece.
Aytek Şayan: Tabii buna alan açmak da çok önemli. Geçen sene “Kısalar Festivali”ndeki bazı oyunlar başka festivallerde de oynadı. “Kısalar Festivali”nde ilk gösterimini gerçekleştiren birkaç oyun da sezonda farklı sahnelerde oynamaya başladı. Bu oyunların ilk kez “Kısalar Festivali”nde oynanmış olması da bizi çok mutlu ediyor.
Pınar Erol: Seyirci bazen bir performansla öyle özel bir buluşma yaşıyor, öyle güçlü bir bağ kuruyor ki o koltuktan öylece kalkıp gitmek olmuyor. İllaki oyuncusuyla, yönetmeniyle, yaratıcı ekibiyle buluşmak, biraz daha tiyatro konuşmak, biraz daha tiyatro yaşamak, biraz daha o dünyanın içinde kalmak istiyor. Bu festival bize bunun için biraz daha zaman veriyor.
Aytek Şayan: Bizim tam olarak hayal ettiğimiz ve yaratmak istediğimiz şey buydu; bu aradaki mesafeyi kaldırabilmek. Her performanstan sonra yapılan soru-cevap kısmı tam da bunun için kurguladığımız ve ayırdığımız bir zaman. Seyirciyi performans biter bitmez ekiple buluşturuyoruz. O enerji yok olmadan, izleyici aklındaki soruyu hemen sorsun, duygusunu paylaşabilsin, fikirleri tartışabilsin diye. Çünkü performans sahnede bittiğinde aslında bitmiyor, izleyicinin, ekibin zihninde devam ediyor. O soru-cevap zamanı da deneyimi daha kalıcı bir hale getiriyor. Bir de izleyicilerin tiyatro, sahne sanatları üzerine ekiplerle konuşabileceği alan neredeyse yok gibi. Bu alanı açmak da önemli bir misyon bizim için. Bir de festivalin güzel kısmı, herkesin performansların sonunda yan yana buluşabilmesi. İnsanlar fuayede, dışarıda izlediklerini konuşmaya, tartışmaya devam ediyor. Geçen sene seyircinin de ekiplerin de bunu özlemiş olduğunu fark ettik.

Pınar Erol: Bir de sezon biterken tiyatro sevdalıları için de bonus gibi oluyor. Kapanışı reddedenlere ilaç gibi geliyor.
Aytek Şayan: Aslında bu söylediğiniz çok güzel ama biz aslında tiyatroda sezonun bitmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu ezberi bozabilmek güzel olurdu. Festivalin dört gün boyunca da aynı enerjiyle, heyecanla ve katılımla devam etmesi de belki buna ufak bir katkı sunuyordur.
Pınar Erol: Bu buluşmanın “3 Kısa” gibi çıktısı da oldu.
Aytek Şayan: Evet geçen sene festivale katılmış üç oyunu seçerek “3 Kısa” adıyla yeni bir prodüksiyon yaptık. Ortak temalarda buluşan üç kadın oyunu yeni bir dramaturji yapılarak Fırat Aygün tarafından yönetildi. Önümüzdeki sene de yine böyle bir prodüksiyon yapmayı umuyoruz.
Pınar Erol: Bir festivali programlamaktan çok bir ekosistem kuruyorsunuz aslında. Bu sayede de kim bilir kaç kişinin hayali gerçekleşiyor, sesi duyuluyor, varlığı biliniyor ve fikri karşılık buluyor. Şimdi bunlara teşekkür edilmez mi?
Aytek Şayan: Biz çok teşekkür ederiz. Ekosistem kelimesi niyetimizi de çok güzel özetliyor. Amacımız, seyircilerin ve tüm yaratıcı ekiplerin birbirleriyle temas ettiği, yaşayan bir alan kurabilmek. Size, katılan tüm ekiplere, seyircilere ve festivali yapan tüm sahne arkası ekibe bir hayale ortak olduğu için de ayrıca teşekkür ederiz.

Pınar Erol: Kökleri sağlam, dili kapsayıcı, enerjisi yüksek bu buluşmaların yıllar boyu büyüyerek sürmesini diliyorum. Ayrıca kısa, kısa değildir; olması gerektiği kadardır!
