“Ayşen soyadı gibi tam bir İNCİdir, güzel insandır, sevgi doludur hem yüreği hem aklı, onun kaleminden çıkanlar süzme olur kıymetlidir…”
Nuri Gökaşan
Bir çoğumuz gibi, Ayşen İnci ile benim de ilk tanışmam tiyatroyla oldu. 1980’lerin ilk yarısında, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun İstanbul turnesi kapsamında sergilenen “Keşanlı Ali Destanı”nda. Madam Olga yorumuna hayran kalmıştım, sonrasında televizyon dizileri, sinema filmleri. Şanslıydım, iki dönem kendisiyle “seçici kurul üyesi” olarak çalışma ve Yavuz Pak ile gerçekleştirdiğimiz “Dionysos’un Çocukları” röportaj serisinde Ayşen İnci‘yi bizzat kendisinden dinleme ayrıcalığına eriştim.
Ayşen İnci’nin geçtiğimiz gün raflarda yerini alan “Pisikolojik Öyküler” (Hayır; psikoloji değil, “pisikolojik”) incelikli bir yetkinlikle kaleme alınmış kısa öykülerden oluşuyor. Simgeler, güzel duygular, ruh çözümlemelerinin yanı sıra gerçeküstülüğün esintisine doğru yelken açtığımı daha ilk sözü okurken fark ettim aslında. Karşımda bir söz ve yazılı ifade Periliçe’si vardı. Neden gizleyeyim ki, Münevver Hanım’ın kedisine doğru elimi uzattığımda belli belirsiz bir ışıltı sağanağı altındaydım. Kontes, Figüran Osman, Fosforlu, Yumak ama en çok Palet’i sevdim sanırım. Yoksa, örtük bir özdeşim mi vardı bu sevginin yedeğinde, kim bilir?
İsimsiz, kimliksiz geçen sokak yıllarının ardından kendisine verilen Josephine adını çabucak benimseyen o kediye de hayran kaldım, mesela.

Ekrem Bey’i zaten bir yerlerden çıkartıp bulmaya çalışıyordum. Evdeki o kurabiye kokulu mutfak hatırası ise, şimdi çok ötelerde kalmıştı benim için.
Sosyal medyada hemen her dakika, hayvanlara yönelik birbirinden yabanıl, korkunç saldırı haberleriyle irkiliyor, dehşete düşüyorum. Kediye tecavüz eden azılı bir ruh hastası, kulağı makasla kesilmiş bir köpek yavrusu. Her yaz sonu ölüme terk edilen nice köpek ve kedinin acı dolu haykırışlarına sağır ve dilsiz kalışımız…
Hayvan sevmiyoruz aslında. Onlara değer vermiyor, düşmanca davranıyor; pis, uğursuz sayıyoruz çünkü. Hunhar korkularla büyütüldüğümüzü itiraf etme zamanı belki de.
Kalbimiz karardı giderek, küflendi. Tozlandı. Hain, acımasız olduk. Güzel duygularımızı yitirdik. Çirkinleştik.
Küçükken hep bir kedim ya da köpeğim olsun isterdim de, o korkunç bedellere yeterince hazır mıydım acaba? Kuduz olup, çırpına çırpına ölmek vardı bir hastanenin nedense demir kapılı tecrit odasında. Ya kist? Maazallah ciğere yerleşmeye görsün bir kez. Ya tırmalarsa? Isırırsa? Mikrop… Kan… Ölüm. Korku hep korku. Kanlı salyalar… Yaralar… İlle tetanoz.
Yıllar geçti. Tavşanım da oldu, kedim ve köpeğim de. Onlarla hayatımı paylaştım.

Çocukluğunda hiçbir zaman bir hayvanla korkutulmadığı için Ayşen İnci’yi, neden söylemeyeyim ki, çok kıskandım. Sahi, aklımda doğru kaldıysa, Sevim Burak da ”Afrika Dansı” adlı kitabında kedilerden bahsederdi..
“Pisikolojik Öyküler” Ayşen İnci’nin adeta bir mücevher ustası gibi incelikli bir zevkle aktardığı öykülerin büyüsüne kapıldım resmen. Küçük notlar aldım… Satır altlarını çizdim. Çok katmanlı sevgi örnekleriyle kuşatıldım. Daha ne olsun?
Edebiyatımıza sıra dışı duyarlılıklar katan Ayşen İnci’nin hak ettiği okur ilgisini yıllardan yıllara taşıyacağına, inanıyorum. “Pisikolojik Öyküler” kitabını okumanızı öneririm, pişman olmayacaksınız..
Teşekkürler Ayşen İnci; yüreğimizde derin izler bırakan o öyküler için.
Sakız ve Cingöz’e kucak dolusu sevgiler…
