Aşalım Bunları oyunuyla tiyatro dünyasına giriş yapan Reka Kolektif’in ikinci oyunu Jonas’la Evlenmek prömiyerini İstanbul Tiyatro Festivali’nde yaptı. Aslı Ekici’nin yazdığı oyunu Rıza Efe Reis yönetiyor. Metin danışmanı olaraksa Erdem Avşar karşımıza çıkıyor. Festivalden itibaren İstanbul’da sahnelenmeye devam eden oyun Jonas’la Evlenmek adlı yarışmada yarışan dört gencin hikâyesini bir reality show aracılığıyla anlatıyor.
İlk sahne itibarıyla karşımıza çıkan dört karakterin ortak bir hedefi var: Yarışmayı kazanmak ve İsveçli Jonas ile evlenip AB vatandaşlığı almak. İsveç’in doğası, ifade özgürlüğü, ekonomisi vb. hayat koşullarıyla ön plana çıkmasıyla beraber ülke, alternatif bir huzur olarak karşımıza çıkıyor. Yarışmacılar İsveç hakkında sorulan tarihi, kültürel ve siyasi sorulara cevap veriyor. Verdikleri cevaplar yanlışsa sıralarını devrediyorlar. Bu etapta ön plana çıkan karakterimiz İsveç’i öven ve sorulara pozitif ayrımcılıkla cevap veren oluyor. Anlıyoruz ki nerede, neyin içinde olursan ol düzeni övdüğün ve desteklediğin sürece ön plandasın, değerlisin. Düzeni devam ettirebilmek kabul edilmenin önemli bir parçasıdır…

Blood puding sahnesinde yarışmacılarımızın yeni tatlara ve lezzetlere açıklığından ziyade sınırlarla olan ilişkisini görüyoruz. Kendi damak zevkinden uzak, kanla ve baharatla hazırlanan bu yemek dördü için de iştah açıcı olmasa da -miş gibi yaparak onu sahte bir iştahla yemeleri rekabet ortamında bulunan birinin her şeyi nasıl mübah görebileceğini gözler önüne seriyor. Bu sahne aslında iradeden kopuş ve “makbul” olma çabasıyla benim için oldukça kıymetli bir sahne. Göç durumunun beraberinde getirdiği yeni olan her şeye ikna olmalıyım düşüncesiyle birlikte dış dünyanın çeperlerinde dışlanmadan var olabilmenin zorluğunu bu sahneyi seyrederken net bir şekilde hissettim.
Yarışmacılardan birinin pudingi yerken performans sergilemesi, pudingi kendi görünürlüğü için bir malzeme olarak kullanmasından ziyade onu güçlü bir varoluş imgesine dönüştürmesini sağlıyor. Burada hem her yerde her zaman şov devam etmeli efektini anlıyor, hem de teslimiyetle karşılaşıyoruz. Karakterimiz pudingi yalnızca yemiyor, parmaklarıyla yüzüne sürerek pudinge bulanmak ve ona karışmak istiyor. Bir noktada ondaki seçilme, görülme arzusu başka bir şeye dönüşme arzusuyla birleşiyor. Karakterin sahneden çıkar çıkmaz kusmasıysa oldukça güçlü bir tezat.

Dört yarışmacı birbirinden farklı kimlik ve karakterlerle sahip olsa da arzu ve ideolojileri seyirciye sınırlı bir şekilde yansıtılıyor. Onların farklı, biricik ve keskin yönleri daha fazla görünür olsaydı dördünün yaşadığı çatışma daha ateşli bir şekilde karşımıza çıkabilirdi. Bir noktadan sonra ortak konfor alanında tanıdığımız karakterler oyunun daha ölçülü ve entelektüel bir düzeyde tasarlandığını hissettiriyor. Oysa ki reality show dünyasındaki saçma, kışkırtıcı, yargılayıcı ve acımasız olanın zaman zaman avamlaşması da bu gerçekliğin bir parçasıdır.
Karakterler yarışma boyunca sürekli çeşitli hareketli pozlar içinde birer oyun karakteri gibi var oluyorlar. Kendilerine ait jestler ve formlarla bize sürekli devam eden bir döngü içinde aynı şeyleri tekrarladıklarını gösteriyorlar. Türkiye televizyon kanallarında sıklıkla karşılaştığımız komik ama rekabet odaklı drama kültürü, karakterler aracılığıyla eğlenceli ama sorgulayıcı bir yere götürüyor bizi. Dördü de ilk bakışta aynı amaçta buluşan tek boyutlu insanlar gibi gözükse de aslında stüdyonun ve bir hayâlin nesnesi durumundalar. Jonas hayâlinin mevcudiyetini güçlendiriyor ve ona hizmet ediyorlar. Halk tarafından izleniyor, reklam sponsorları alıyor ve ilgi odağı oluyorlar. Yarışma ne zaman başladı ve ne zaman bitecek bilmiyoruz. Yarışma var ve hep devam ediyor. Bir noktadan sonra karakterler de sonu olmayan bir yarışmanın içinde olduklarının farkına varır gibi olup bunalıyorlar ve o noktada oyun bitiyor. Bu bir kısır döngü ve bunun bir sonu yok. Oyun tam da bu sebeple bir göç güzellemesinden ziyade Türkiye’de gündemde olan genç kuşak göçünün kısa bir kesitini sunuyor bizlere. Göç, sonu mutlu biten bir kaçıştan ibaret değil. Göç, ülkenden ve kimliğinden nefret etmek de değil. Göç, aslında ekonomik ve siyasi olgularla beraber toplumsal çürümenin eşiğinde gelişen olaylar sonucu kendine güvenli bir alan arama ihtiyacı. Ne zaman başladı, bitecek mi, kime göre iyi, kime göre kötü bilmiyoruz. Belki de bildiğimiz tek şey bu durumun bizim gerçekliklerimizden biri olduğu.

Oyunun sonunda bir sonraki bölümde bizleri neler beklediğinin fragmanıyla karşılaşıyoruz. Fragmandaki bence en önemli detay Jonas gerçekten var mı sorusunu akıllara getirmesi. Çünkü o sadece evlenmek istenen bir yabancı değil, aynı zamanda gerçekten iyi hissedebileceğimiz, bizi tatmin edecek güvenli yeni bir yer var mı düşüncesinin temsili.
Bir Z kuşağı genci olarak yeni bir yere ait olmayı isteme mecburiyetinin ne denli yıpratıcı ve hassas olduğunu biliyorum. Yeni ve tadını beğenmediğimiz bir şeyi yerken bile rol yapmak durumunda kaldığımızı, övgüler yağdırdığımız o uzak sokaklarda yürümek için vazgeçtiğimiz, dönüştürdüğümüz, yitirdiğimiz parçalarımızın olduğunu da… Yollarını bilmediğimiz bir ülkede nasıl yürüyeceğiz? Hiç yemediğimiz bir yemeği nasıl pişireceğiz? Tam da bu yüzden karakterlerin neden göç etmek istediklerini anlattığı o kısa ama net sahnede omuzlarıma bir ağırlık çöktüğünü hissettim. Çevresindeki herkesin teker teker göç edişini izleyen biri olarak karakterlerin aslında şov dünyasındaki tek boyutlu insanlardan ziyade gerçek dertleri olan insanlar olduklarıyla ansızın karşılaşmak etkileyiciydi. Buzdağının görünmeyen yüzünde yatan derdin gerçekliği oyunun sağlam bir zemin üzerine inşa edildiğini çok yalın bir şekilde anlatıyor. Anlaşılmak isteyen, özgür olmak isteyen, öteki ya da düşman olmadan var olmak isteyen, alternatifi ararken coğrafi sınırlarını aşmak durumunda kalan herkesin kendinden bir parça bulacağı eğlenceli ve güçlü bir oyun. Bizleri güncel bir durumla karşılaştırıyor ve derdimizi sahne üzerinde nasıl özgün ve yaratıcı bir şekilde anlatabileceğimize dair ilham veriyor.
