İnsan ne yaparsa yapsın anneliğe hep hazırlıksız yakalanıyor. Bunun bir kullanma kılavuzu da yok ki önceden öğrenilsin. Ama yazılacak olsaydı (sorulsun sorulmasın) herkes katkı sağlamaya can atardı. Herkesin kendinden, annesinden ya da arzu ettiği annelikten cümleleri olurdu. O muhteşem karşılıksız sevgi, şefkat, özveri, koruma, adanmışlık, hamaratlık diye başlayan soyut sözcükler, kutsallığın içine tıka basa doldurulan beklentileriyle birlikte uzar giderdi. Üstelik hepsinin övgü barındırdığı düşünülürdü. Anneliğin tanımı kolay değilse de görev tanımı kolay çünkü. Yine de o anne adayı, ne kadar araştırırsa araştırsın, kendini, bedenini, psikolojisini ne kadar hazırlarsa hazırlasın, öncekilerden ne kadar öğrenmeye çalışırsa çalışsın düşündüğü gibi olmuyor. Kandırıldığını da iş başa düşmeden anlamıyor.
Ben de acele edip beklenenden üç-dört hafta erken ve hiç de ideal olmayan bir saatte (05.30) dünyaya geldiğimde, annemi nasıl bir hengâmenin içine soktuğumu bilmiyordum. 1970’teki Gediz depremi tetikleyici olunca doğum başlamış ve annem o an şoka girdiğini bile anlayamamış. Öylece kalakaldım diye ifade ettiği o “korkular bütününün” hiç bitmeyeceğini ben de oğluma hamileyken anladım. Ben de Euripides’in “İnsan endişeden yaratılmıştır’’ sözünü anneliğe uyarlayarak naçizane katkı sağlamak isterim bu kılavuz kitaba.
Her anne, mitokondrisi sayesinde kendi enerjisini çocuğuna devrediyor ya, annelerimize benzememiz de, ancak anne olduğumuzda anlamamız da bundan. Ben de kalbi kalbimde atan bebeğimin cinsiyetini öğrenmeye gittiğimde -şimdi şoka girme sırası bende- dünyada dördüncü, Türkiye’de birinci vaka olarak tıp literatürüne girdiğimizi öğrenmiştim. Sen misin zamanında annene bu korkuları yaşatan! İşte o an bir kalp çarpıntısı geldi, bir daha da gitmek bilmedi. Benim bu korkuyu anlatabilmemin imkânı yok. Bebeğimi büyütüyorum içimde. O büyüdükçe kisti de büyüyor. Ve altı aylık olduğunda doktor legal olmasa da onu tahliye etmeyi öneriyor. Evet, benim uykularımı kaçıran bu çıldırtıcı duruma o tahliye diyor. (Jackie, kulakların çınlasın Jackie ) Hayatta öyle anlar var ki haykırmak yetmiyor. Susmanın içine doluyor bütün o bağırmalar, isyanlar, birikmiş öfkeler… Sonra da bir yanardağ patlaması gibi doğum çığlığına bürünüyor. Yine de bir dirhem rahatlayamıyor insan. Ama işte çaresizliğin diğer ucunda da umut var. Bir tek annelerin bileceği şeyler de var. Ve bu öngörü için gerekirse dünyayı karşısına alacak bir anne kuvveti var. Yine anne ile bebek arasında göbekten atılmış kopmaz bir bağ var. Merak etmeyin, Derin şimdi sağlıklı mı sağlıklı bir delikanlı. Korkular mı? Elbette benimle.
Bu hayli kişisel hikâyeyi bana “Kutsal” oyunu anlattırdı. Öyle yüreklendirici bir etkisi var ki oyunun, insan o sosyal yasağı kaldırmak ve devamında da o arınmayı yaşamak istiyor. Zira böyle duygular vitrinde yaşanmaz, kimseye gösterilmez diye diye büyüyor kaygılar. Oysa konuştukça buluyoruz birbirimizi ve elden ele ulaştırdıkça iyileşiyor/iyileştiriyoruz. Nina (Seda Türkmen) doğum sonrası depresyonuyla baş etmeye çalışan üç aylık taze bir anne. Eşi ve kayınvalidesi Pearl (Neriman Uğur) rahatlaması için onu küçük bir molaya zorluyor. Sistem, kadını idealize edilmiş, daha doğrusu “görev tanımı” yapılmış evine tıktığından bu molada da anne dışarı çıkamıyor. Durdurulamayan eril kültür yine yapacağını yapıyor: Bebeği anneye, anneyi eve kitliyor. Yetmiyor “normal”in tanımını da üstüne vazife sayıyor. Şans bu ya, yakın arkadaşı Jackie (Ümmü Putgül) anne-bebek alanında çalışıyor. Yani Nina için biçilmiş kaftan ve o kafa dağıtma gecesinde Nina’ya eşlik ediyor. Oyun dört koldan açılırken Tuğrul Tülek de oyunculardan çok duyguları yönetiyor. Tatlı Ekşi Tiyatronun ikinci yapımı olan “Kutsal”, anneliği mabedinden çıkaracak mı, ezberi bozup anlamların içine bakacak mı, döngüyü kıracak mı, evlatları zamanında uyarabilecek mi, annelere kadınlığı hatırlatacak mı, eleştirmek yerine anlamak isteyecek mi, sisteme kafa tutacak mı, en büyük öğretmen olan toplumu kıpırdatacak mı, annelerin yüreğine su serpecek mi diye peşi sıra gelince sorular, başlıyoruz konuşmaya.

Foto: Ali Güler
Pınar Erol: Bildiğim kadarıyla Filiz (Küçük) bir süredir bu oyunu Tuğrul’un (Tülek) yönetmenliğinde yapmak istiyordu. Anlaşılan doğru ekibin oluşmasını beklemiş.
Tuğrul Tülek: Bazı oyunların hazırlık süreci uzun sürebiliyor. Bu oyunda da biraz bekledik ama iyi ki de öyle oldu.
Pınar Erol: Seda (Türkmen) “Kutsal”ı okurken daha onuncu sayfada kabul ediyor ve telefon açıp ağlayarak teşekkür ediyor. Ümmü (Putgül) ve Tuğrul okuldan arkadaşlar. Neriman Uğur’un da katılımıyla ekip tamamlanıyor.
Neriman Uğur: Ben bulunmaz Hint kumaşı olduğum için beni bulmaları kolay olmadı.
Seda Türkmen: Biz onu hayranlık kontenjanından bulduk.
Tuğrul Tülek: Ben Neriman’a Bursa Devlet Tiyatrosunda izlediğim pek çok oyunundan beri hayranım zaten. O jenerasyondan sağlam, iyi, tiyatroyu bilen, hâlâ sıcak olan bir oyuncuya ihtiyacımız vardı. Bir anda şimşekler çaktı bende, işte onunla çalışmak için bir fırsatım vardı. O da sağ olsun kabul edince böyle rüya gibi bir ekiple oyunu çıkarttık.
Pınar Erol: Tatlı Ekşi Tiyatro ve Biletinial işbirliği nasıl doğdu peki?
Sonay Yücel: Biz Biletinial ile pandemiden evvel beraber projeler yapmak için görüşmüş ama bir şekilde bunu gerçekleştirememiştik. Pandemiden sonra Biletinial Türkiye’deki tiyatrolara çok destek vermeye başladı. Kendini sadece biletleme değil; pazarı büyüten bir şirket konumuna getirdi. Biz de bu projemizi onlarla paylaşınca seve seve yer alırız dediler. Ve inanılmaz bir destek sağladılar.
Pınar Erol: İngilizce “Mum” isminin “Kutsal” olarak çevrilmesi de neyi tartışacağımızı en başından belli ediyor.
Tuğrul Tülek: İnan üzerine çok düşündük. Hem hâlihazırda “Anne” ismiyle oynanan bir başka oyun vardı hem de bu isim tam olarak Türkçe karşılığını vermiyordu. “Mum” aslında annelik, anneliğe dair bir sözcük ama bizde daha çok bir sesleniş, bir nida gibi duyuluyor. Hepimizin aklına gelen ilk şey o ezbere tanım olan kutsal oldu ve o an doğru ismi bulduğumuzu hissettik.
Seda Türkmen: Ben metni okurken kutsallığın altının çizildiğini görmedim. Ama işte yönetmen dokunuşu diyoruz ya, bu isim, özellikle bu sosyolojide oyunu nereden izlememiz gerektiğini de gösteriyor.
Pınar Erol: Kadın, anne olursa ancak kutsallık rütbesine erişebiliyor. Ve anneliğin hem kutsanıp hem de “Ne var canım, bu içgüdüsel bir şey, her kadın yapar” sözüyle basitleştirilmesi, sıradanlaştırılması hatta bunu yapamadıklarını düşünenlerin de bu sözlerle yüreklendirilmesi kadının yerini bulmasını kolaylaştırmıyor ama.
Tuğrul Tülek: Annelik çok karmaşık bir süreç. Mahalle baskısı olarak düşündüğümüzde -ki sosyal medya da buna karşılık geliyor- annelerin üzerinde, o bebeği doğurduğu andan itibaren sanki başka hiç kimse o bebekten sorumlu değilmiş gibi bir durum oluşuyor. Bu dayatılan tanımın dışında bir şey hissettiğinde de hırçınlaşıyor ve galiba ben iyi bir anne değilim diyorsun.
Seda Türkmen: Kandırılıyoruz işte.
Pınar Erol: Oyun başlıyor; kuş ve dalga sesleriyle içimiz ferahlayacak sanırken o kalp atışlarını duyuyoruz ve aynı kalp atışları anne adayında da başlıyor. O eyvahlar, korkular, kâbuslar da yükleniyor.
Ümmü Putgül: Hani ultrasona girip o ilk kalp atışını duyuyorsun ya güm güm güm diye. O sesin beni nasıl ürküttüğünü hatırlıyorum. Ancak o zaman içimde bir canlı olduğunu idrak edebilmiştim. Demek benim kalbim böyle atıyor, onun kalbi böyle atıyor; benim kalbim hızlanırsa onun kalbi nasıl atar demiştim. O sesi duyduğun andan itibaren onunla bir olma hissini de yakalıyorsun. Bebek zaten doğumunu takip eden dört ya da altı ay boyunca kendini annesinin vücudunda zannetmeye devam edermiş. O yüzden o acıktığında annenin memesinden süt akması çok enteresan. Bu fiziksel birliktelik hiç bitmiyor. O yüzden bir annenin, bebeğinin kalbinin artık kendi vücudunun dışında attığını, vücudundan gittiğini ve başka bir birey olduğunu kabullenmesi de kolay olmuyor.

Foto: Ali Güler
Pınar Erol: O yüzden özellikle erkek annelerinin evlatlarının büyüdüğünü ve artık başka bir kadınla paylaşmaları gerektiğini kabullenmesi zor oluyor. Bu, kadınlarla konuşan ama herkese seslenen bir oyun.
Neriman Uğur: İlk çocuğunuzu doğurduğunuzda yani anne olduğunuzda tek başınızasınız. O andan itibaren daha önce hiç deneyimlemediğiniz bir şeyi yaşamaya başlıyorsunuz. Hani ikinciler daha kolay olur derler ya bence bu da tartışılır çünkü her çocuk ayrı bir kişilik. Benim doğurduğum iki çocuk da ikiz olmalarına rağmen çok farklılar mesela. O yüzden her birine ayrı muamele ediyorum. Büyümelerine rağmen aynı biçimde devam ediyor bu durum.
Seda Türkmen: Annem de “Selin çok kolaydı, sen çok zordun” derdi. Aramızda dokuz yaş var. Ben anlayamazdım. “Niye çok zor olayım, bu seninle ilgilidir” diyordum hep.
Neriman Uğur: Ama işte insanlar çok farklı. Zaten dünyaya baktığında kimsenin kimseye benzemediğini de görüyorsun. Anneler de öyle, evlatlar da öyle.
Pınar Erol: Bence oyunun cümlelerinden biri de bu zaten. Her annelik yolculuğu biricik olduğu gibi; bir annenin ikinci, üçüncü ve sonraki yolculukları da öyle.
Ümmü Putgül: Anne de büyüyor, gelişiyor. O süreçlerde farklı şeyler yaşadığı için asla aynı olamıyor. Zaten çocuğuna gösterdiği sevgi de öfke de o öfkeyi kontrol de aynı olamıyor.
Neriman Uğur: Benim oynadığım anneler de çok farklı mesela. Biri özgürlüğüne düşkün, hep kendi mutluluğunu düşünüyor. Üstelik kızın kendi annesi bu. Diğeri de kayınvalide olduğu için onun da adı çıkmış bir kere. Kayınvalide, oğlunu korumak içgüdüsüyle her şeye karışabiliyor. Bununla ilgili bir söz duymuştum. “Gelininin başına yukarıdan bir tüy düşse, taş düşmüş gibi olur” diye. Çok doğru.
Ümmü Putgül: Kayınvalidelik sadece erkek annelerine atfedilmiş gibi algılanıyor ama kadının annesi de kayınvalide.
Pınar Erol: Ve kadın, o korkunç ihtimaller yığınını doğuruyor. Aynı zamanda bebekli evlerdeki dağınıklığı ve karmaşayı da. Orada kadının savruluşunu da görüyoruz.
Tuğrul Tülek: Böylece oyunun başında ne izleyeceğimizin de güzel bir özeti oluyor.
Seda Türkmen: Bu beni çok rahatlatıyor. İzlediğim şey ince bir mesajla bana bir yön verirse, bak bunu buradan izle derse ben çok mutlu oluyorum.
Pınar Erol: Ama asıl annelik ve evlatlık arasındaki sıkışmışlığı izliyoruz.
Seda Türkmen: “Hastalığında annenize bakarken bir yandan da doğum yapmışsınız. Zor olmalı” diyor. Evet, ama herkes bunu yaşıyor.
Pınar Erol: İngiliz yazar Morgan Lloyd Malcolm, genelde hassasiyetle yaklaştığı kadınlık, feminizm, kimlik, istismar, travma gibi konuları işliyor ve psikolojik gerilimi seviyor. Bu konuların konuşulamamasını Nina üzerinden de gösteriyor. Nina da yaptığı doğumu anlatamıyor, yardıma ihtiyacı olduğunu köşeye sıkışmadan itiraf edemiyor. Bunların konuşa konuşa normalleştirilmesi öyle önemli ki.
Seda Türkmen: Xavier Marias’ın “Yarınki Yüzün” kitabını okumuştum. Yazar, İspanya iç savaşını anlatıyor ve istihbarat örgütü üzerinden “Hiçbir zaman hiçbir şey konuşmamalıyım” cümlesinin altını çiziyor. Sistem, -güya bir hakmış gibi- sana susma hakkını verir ve o andan itibaren ağzından çıkan her şeyi aleyhine kullanır. Mahkeme bunun için vardır, seni bu yüzden yargılarlar diyor. O kadar doğru ki. Nina’nın da korkusu bu. Konuşurken sürekli ağzından bir şey kaçırıyor. Daha doğrusu kendini doğru ifade edemiyor. Tuğrul’un beni en çok motive ettiği şey, sürekli bu yanlış anlaşılmasıyla ilgiliydi. Nina’nın her söylediği yanlış yere çekiliyor. Bu durum oynarken keyifli ama hayatta beni çok sinir eden bir şey.
Ümmü Putgül: Sistem aslında kendi istediği cümleyi söyletene kadar uğraşıyor. Ve söylettiği anda bırakıp gidiyor. Nina’nın “Bana kocam hakkında soru sorun” demesine rağmen “Bu kadar yeterli, biz cevabımızı aldık” diyoruz.
Seda Türkmen: Bak yine tüylerim diken diken oldu.
Pınar Erol: Sahnede üç ayrı anne görüyoruz. Her iki büyükanneyi de Lorca’nın kadın tiplemeleri hakkında tez hazırlamış Neriman Uğur’un canlandırması o dualiteyi daha net ortaya koyuyor. Böylece iki uç annelik modeli tek kaynaktan yansıtılıyor.
Tuğrul Tülek: Pearl, Nina’nın en yakınındaki anne modeli. Mahkemede avukat olarak da diğer iki kadını görüyoruz. Yargıç olarak da diğer iki kadını görüyoruz. Nina’nın geçmişine gidip geldiği, önce dışarıdan bakıp sonra içine dahil olduğu ve sanki kendisinin avukatıymış gibi itiraz ettiği bir sahne var. Dolayısıyla kafasında bütün bu karakterlere birer rol yüklüyor. Oyunun sonunda, bütün o yolculuğun sonuna geldiğimizde, bunu en yakınındaki iki kadın bedeni üzerinden anlatıyor. Dolayısıyla biz hiç erkek figür görmüyoruz sahnede ama o erk ile ilgili bir sürü şeye şahit oluyoruz tabii.
Pınar Erol: Bebeğin bile erkek olması kasıtlı bence. Bebeği sorumluluklarıyla beraber dertop edip anneye yüklüyoruz çünkü.
Tuğrul Tülek: Kesinlikle bu hikâyede çok fazla yalnız kadın var. Konuşmalarından anlıyoruz ki Nina’nın annesi de tek başına mücadele etmiş. Çocuğunu tek başına büyütmeye çalışmış. Nina’yı gördüğümüz resim ortada. Jackie’ye baktığımızda onun hayatında da düzenli ilişkiler olmamış. Şimdi bir ilişkisi var ama yine de aile kurma merakı yok. Bu üç karakter arasında çocuğu olmayan tek kadın Jackie. Buna rağmen çocuk ve anne üzerine en fazla cümleye sahip olan kişi de o. Bu da çok ilginç. Neriman’ın canlandırdığı annelere baktığımızda, Nina’nın annesi olarak kendi özgürlüğünün peşinde koşup çocuğun kendi kendini büyüyeceğine inanıyor. David’in annesi olarak da çok korumacı. Biz bu iki ucun arasındaki annelikleri izliyoruz ve Nina’nın bu iki figür arasında çaresizce ne yapacağını, nasıl yapacağını araştırmasını görüyoruz. Yani izlediğimiz her bir kadın otorite ile bağlantılı veya kanla bağlantılı bir figüre yönlendiriyor bizi.

Foto: Ali Güler
Pınar Erol: Bu da DNA’larla geçen bir şey mi annelik sorusunu sorduruyor. “Bizim ailede pek olmuyor öyle şeyler (annelik)” sözü o kalıtsallığı düşündürtüyor. Nina annesi gibi olmamaya çalışırken belki tam da öyle biri olacakken bunu reddediyor.
Seda Türkmen: Reddederken de kendinden yiyorsun yani. Hani “Hiç istemedim böyle bir şeyi” diyor ya Nina’nın annesi. O da kim bilir kendi annesinden ne gördü de buna sığınıyor. O da annesini ayna alıyor yani. Aslında yazar temsili hikâyeler seçmiş, varyasyonlar yaratmış ama bütün anneler aynı noktada buluşuyor.
Neriman Uğur: Hiç kocadan bahsetmiyor. Belki de ayrıldılar. Çok zordu benim için diye bir şey söylüyor çünkü.
Pınar Erol: “Babaların da üzerinde çok baskı var (!)” değil mi Neriman Hanım? Ne zaman kahkaha aldığınızı fark ediyor musunuz?
Neriman Uğur: Benim tiradımda herkes bir şeyler buluyor kendinden.
Tuğrul Tülek: Yine oyunun başında Nina ile Jackie’nin annelik üzerine konuştuğu sahnede belli ki benzer şeyler deneyimlemiş kişilerden anında kahkaha geliyor. Devamında da kim ne deneyimlemişse oralarda reaksiyonlar, kahkahalar çoğalmaya devam ediyor. Hatta oyunun başında komedi hissiyatı oluşuyor.
Seda Türkmen: Ben okurken başlarda oyunu komedi sandım ve bana neden bunu teklif ettikleri belli oldu dedim. Ta ki kâbus başlayana kadar. Sonrasında mahvoldum.
Pınar Erol: Aslında sinirlerimizin bozulduğu yerlerde gülüyoruz. Bir kâbusun, distopik dünyanın komedi ruhuna sarılması çok yerinde. O nükte o acıyı deviriyor diye delirmiyoruz yani.
Tuğrul Tülek: Bu oyunu çalışırken bana fikir veren şeylerden biri de “Substance” filmiydi. Hikâyesini çok güzel anlatıyor ve anlatırken de bir janr’dan bir janr’a öyle güzel geçiyor ki bir yandan korkarken bir yandan kahkaha patlatıyorsun. Bunun beni ne kadar rahatlattığını fark ettim. Tam da bu oyun gündemdeydi. Bu da hem karanlık hem de rahatlatmak için ipuçları veren bir hikâye. İşte o anları kaçırmak istemedim. Hayat görüşüm de biraz öyle. Hiçbir şeyi aşırı ciddiye alıp dramatize ederek yaşamak istemem. Neticede oyun yönetmeninin karakterine de bürünüyor biraz. Başkası yönetse bambaşka bir oyun olurdu. Ben bu hikâyeyi böyle yönetmeyi seçtim.
Pınar Erol: Hani kafan neyle meşgulse her şeye o perspektiften bakarsın ya. Ben de evde oyun hakkında yazarken dışarıdan siren sesleri duydum. Bir baktım karanlıkta mavi ve kırmızı ışıklar yanıp sönüyor. Hem polis hem ambulans gelmiş. Dolayısıyla afişinizdeki mavi-kırmızı renklerin neyi ifade ettiğini evraka gibi o an anladım.
Tuğrul Tülek: Mesela doğum sahnesini de birkaç kez izliyoruz. Ama finalde senin bahsettiğin renkleri oraya referans olarak yaptık.
Pınar Erol: Jackie anne değil ama bebeklerle ilgili bir bölümde çalışıyor. Dolayısıyla empati kuramayacağı bir yerde konumlanması objektif kalmasını da sağlıyor diyebilir miyiz?
Ümmü Putgül: Evet kesinlikle. Jackie mesleği gereği dışarıdan bakmaya alışmış. Sürekli bebekli annelerle çalıştığı için onda da bir nevi doktor soğukkanlılığı gelişmiş. Nasıl ki emanet ettiğimiz ve bizim canımız ciğerimiz olan biri, doktor için ameliyat masasında sıradan bir hastadır. Burada da öyle. Olaya her zaman anneden çok bebeği koruyan bir yerden bakıyor. Bu da arkadaşlık ilişkisinde başka bir şey doğuruyor.
Pınar Erol: Yakın arkadaş Jackie mesleği gereği de Nina’ya yardımcı olabilecekken dost musun düşman mısın dedirtecek bir aralığa geçiyor.
Ümmü Putgül: En çok bu soruyla karşılaşıyorum zaten ve bunun cevabı bende de tam olarak yok.
Tuğrul Tülek: Pearl, hastanede polislerin oğlunu alıp daha konuşmadan suçlamaya başladıklarını anlatırken Jackie de “Prosedür böyle. Sonuçta herkesle konuşacaklar. Nina’yla da konuşacaklar” diyor. Ve bu cümleyi herhangi bir cümleymiş gibi kuruyor. Pearl, “Ne kadar duygusuzlar” deyince de Jackie “Görevlerini yapıyorlar” diye cevap veriyor. Bu, oyunun çatışmasının çok merkezinde yer alan bir cümle bence. Çünkü sistem asla bir annenin çocuğuna yaklaştığı duygusallıkla yaklaşamadığı gibi; bir anne de asla sistemin yaklaştığı kadar uzak, mesafeli bir yerden yaklaşamaz çocuğuna. Zaten bunun da doğrusu yok. Nasıl ki biraz önce söylediğimiz gibi her annenin yolculuk tecrübesi başkaysa, bir üst akıl tarafından öngörülen ve her anneye uyabilecek bir genel kanun, kural, doğru da yok. Zaten oyunun en büyük korkusunu başlatan cümlesi de o: “Ya bu sistem benim bebeğimi elimden alırsa, ya onların hoşuna gitmeyecek bir şey yaparsam.”

Foto: Ali Güler
Pınar Erol: Ve rolünü oynamazsan (devlet, sistem tarafından) cezalandırılırsın deniyor.
Seda Türkmen: Sistem öyle işliyor. Herhangi siyasi bir harekette de böyle. “Ben bugün sana inisiyatif gösterirsem; yarın öbür gün o çocuğu istismarcısına da verebilirim” diyor. Bu beni çok etkiliyor.
Pınar Erol: Bebek istismarlarını, aile eliyle canına kıyılan yavruları düşündükçe iyi ki yasa var diyoruz. Böyle durumlarda çocuğu ailesinden korumak zorunda kalıyoruz ama dönüp dolaşıp oyuna baktığımızda o anneyle çocuğu ayırmayın, onlar bir araya gelmeli de diyoruz.
Seda Türkmen: Bunu bir ömür tartışır ve sonunda işin içinden çıkamayabiliriz. Oyunun güzelliği de bu zaten; doğrunun olmayışı.
Pınar Erol: O kadar yargılamaya açık ki annelik. O mahkeme illa ki kuruluyor ve o anne manipülatif sorularla köşeye sıkıştırılıyor. Oralarda görsel olarak daha farklı bir dil var. Dejenere bedenler sistemin bozukluğunu da düşündürüyor.
Tuğrul Tülek: Fark etmişsindir; bütün o sorgulama sahneleri, diğerlerinin dışında kendine ait dili olan atipik sahneler. Oralarda dili bozmuyoruz da figürü değiştiriyoruz. O el feneriyle başlayan ve ışıkla devam eden tüm sorgulama sahnelerinin estetiğiyle oynuyoruz. Sistemin anneliğini sorguladığı yerlerde, dayanabilmesi için ona bir savunma mekanizması oluşturuyoruz. Yani Nina onları kafasında bir figüre dönüştürüyor. Buralarda Björk’ün “Dancer in the Dark” (Karanlıkta Dans) filminden ilham aldım. Orada da kadın mahkemededir ve hep oradan buradan şarkılar duyar ve o sayede dayanabilir ya hikâyeye. Burada da o ağır durumlarla dalga geçerek, onları kafasında böyle berbat şekillere sokarak dayanmaya çalışıyor aslında. Aslında Nina oralarda, bu gerçek olamaz, bunu kabul etmiyorum diyor. Dolayısıyla seyirci de bu gerçek mi değil mi hissiyle devam ediyor.
Ümmü Putgül: Aslında Jackie, sistemi temsil ettiği ve yaratık gibi göründüğü yerlerde de daha önce kurduğu cümlelerin aynısını kuruyor. Ama bu sefer sesi ve vücudu deforme olmuş biçimde. Tuğrul ne istediğini biliyordu. Biz de anlamaya çalışıyorduk ama Tuğrul ile Tuğçe’nin (Ulugün Tuna) uyumu bizim üzerimizde çok doğru bir yere evrildi. Ben bu anlatının çok renkli olduğunu düşünüyorum.
Pınar Erol: Jackie hem arkadaş hem de profesyonelliğin temsiliyle kapsayıcı bir kadınlar korosu gibi. Her yerden bir şey söylüyor.
Ümmü Putgül: Sahneye girerken bugün bambaşka bir şey yaşayacaksın ve eski günleri hatırlayacaksın diye Nina’ya desteğe geliyor. Hakikaten de öyle başlıyor gece. Ama olaylar başka bir boyuta evrildiğinde Jackie’nin mesleği ön plana çıkıyor ve ne kadar arkadaşının yanında, ne kadar karşısında olması gerektiğinin kararını veriyor. Bu bizim toplumumuz kadar diğer toplumlarda da olan bir şey. Kadınların diğer kadınları eleştirmesi, yargılaması, annelik üzerine fikir vermesi daha kolay olabiliyor. Hele bu sosyal medyayla herkes kendini o anne için söz hakkı varmış gibi hissediyor. Bu durum alttan alta Jackie’de de var. Biraz abartmıyor musun acaba diyor küçük küçük. Eskiden çok eğlendiği bir zamanı anlatırken Nina ona “Her şeyi de kaydetmişsin” deyince Jackie de “Benim işim bu, her şeyi kaydetmek” diyor. Aslında ağzından çıkanlara dikkat et demek istiyor. “Bebeği sarsmak istedim” cümlesini duyduğunda da “Tamam artık sus, ben daha fazlasını bilmek istemiyorum” diye uyarıyor onu aslında. Nina’nın da arkadaşını tanıyor olması gerekir bu noktada. Gerçi hem lohusalık hem alkolün etkisiyle ne kadar kendini saklayabilir ki o da.
Neriman Uğur: Bence bu İngiltere’de yazıldığı için böyle yorumlanmış. Türkiye’de yakın arkadaş böyle davranmazdı. Burada anneyi bak öyle yaparsan şöyle olur, kendini toplamalısın diye uyarırdı.
Ümmü Putgül: Benim yakın bir arkadaşım İngiltere’de gerçekten bu mesleği yapıyor. O da her zaman bebeğin lehine kararlar alıyor. Bana Türkiye’deki bir Sosyal Hizmetler görevlisi de bebeğin tarafından bakar gibi geliyor.
Tuğrul Tülek: Yani işte anneliğin ne kadar insanlar, kültürler, inançlar ötesi bir şey olduğunu görüyoruz. Sonuçta İngiliz bir yazarın yazdığı şeyler burada karşılık buluyor ve tartışma açıyor.
Pınar Erol: Sahnede gördüğümüz yegâne tasarım, teknolojiyle harmanlanmış bir dekor-ışık birlikteliği. Ona ışıklı dekor demek daha doğru. Bir tarafıyla bilim kurgu atmosferi gibi. O korkulu rüyanın ışıkları ipucu gibi sızarken bize gerçeküstü hissini veriyor. Bir tarafıyla da form olarak labirent, önümüze dikilen engel, bulmaca, çocuk matı gibi çağrışımlarıyla ve büründüğü renklerle ortamı bütünlüyor.
Tuğrul Tülek: Bir oyunu okurken benim kafamda resimler oluşmaya başlıyor. Genelde de o ilk imajinasyon doğru çıkıyor. Bu metni okurken de kafamda asla reel mekânlar canlanmadı. Bir mekândan diğer mekâna geçtiğimiz gerçekçi bir tasarım düşünmedim hiç. Biz bir annenin zihninin içindekileri, zaman ve mekân dışı olarak duyumsuyoruz. Burada duygu çok önemli. Bizim olanı biteni anlatacak ve bu dili oluşturacak bir görsele, daha doğrusu bir alana ihtiyacımız vardı. İlk bakışta reel gibi gözükebilen ama ufak kandırmacalarla seyirciyi de o yolculuğa çıkarıp kendi zihninde oraları canlandırmasını sağlayan bir şeye dönüştürmek istedim. Bir de tabii farklı sahnelerde oynuyoruz ve aynı altyapıyı her sahnede bulamıyoruz. Dolayısıyla ışığın çoğunluğunu dekorun içinde çözme fikri de işimize geldi. Cem (Yılmazer) de bu tasarımıyla doğru dili bulmamıza çok katkı sağladı. Burada Ömer’in (Sarıgedik) ses dizaynına da selam çakmak gerekir bence. Oyunun başından sonuna kadar atmosferi çok iyi kuran, çok iyi anlatan bir ses tasarladı. Biz sahneleri çekip çekip ona gönderdik ve o da neredeyse tüm oyuna soundtrack gibi bir şey yaptı. Cem de bu parçaların que’larına göre ışık yaptı. Müzik yükseldiğinde ışık değişti mesela. Dolayısıyla bu birçok disiplinin birbirini heyecanlandırdığı ve motive ettiği bir çalışma biçimine dönüştü.
Pınar Erol: Oyun başladığı yerde biterken bir yaşam döngüsü anlatılıyor. Nina’nın annesi ölürken bebeği doğuyor. O döngüde annesi evlada, evladı annesine dönüşüyor. Çok katmanlı bir yapı var.
Tuğrul Tülek: Hatta bunlardan fazla da katman olabilir.
Pınar Erol: Pearl -ne kadar ironik- her kadının anne olmaması gerektiğini söylüyor ama kızından bakım talep ediyor. Annelik hep talebe açık bir pozisyon.
Neriman Uğur: Bizim toplumumuzda bu yaşlılarına bakma konusu çok önemlidir ya. Onları bir bakımevine ya da huzurevine yerleştirdiğinizde size de kötü bakarlar.
Tuğrul Tülek: Bu da başka bir başlık mesela.
Neriman Uğur: Bizim örneğimizde de Nina bana, yani annesine bakmak durumunda kalıyor. Üstelik anne de berbat bir anne.
Seda Türkmen: Bir şey eklemek isterim. Seyirci bilmiyor ama metnin son cümlesi ve benim en etkilendiğim yerde Nina için şöyle bir son cümle kuruyor yazar. “En azından bugünlük her şey yolundadır.” Asıl döngü bu yani. Yarın yeni bir gün ve aynı hikâye yine başlayacak.

Pınar Erol: Çok şükür tüm bunlar yaşanmamış da diyemiyoruz. Tam olarak derin bir oh da çekemiyoruz.
Tuğrul Tülek: Beni en çok zorlayan yer oyunun finaliydi. O yüzden de değiştirip durduk zaten ama nihayet içimize sinen halini bulduk. Oh tamam, bunların hiçbiri doğru değilmiş duygusu var. Ama ben seyircinin o şekilde çıkmasını istemiyorum. Orayı çok iyi çizmek gerekiyor. Orada ışığın zamanlaması bile çok önemli. Bebeğin bir eşyasını alıp oh, çok şükür çocuğum benimle, bu büyük sevgi hep benimle cümlesini kurarken aynı zamanda ama bir dakika, tüm bu yaşadığım kaygı, korku da benimle devam edecek ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak cümlesini de kuracak. Bu ikilemin arasında kaldığı yerde ışığın açılmasıyla birlikte doğru anı bulduk.
Pınar Erol: Selamda oyuncuların yer değiştirmesini de birbirlerinin yerine geçerek empatiyi güçlendiriyorlar ve herkes herkesi temsil ediyor diye yorumladım. Oyunda görüyoruz; tanık sanık oluyor, evlat anne oluyor, anne evlat oluyor.
Tuğrul Tülek: Kesinlikle öyle. Hani oyunun başındaki deniz kenarı sahnesinin bize bir fikir verdiğini söylemiştik ya finalde de bu bir ekip işi ve her üç oyuncu da başından sonuna kadar bu hikâyeyi anlatmak için canla başla çalıştı ve oyun böyle şahane bir ekipten çıktı demek istedik. Yani ekibi öne çıkarmak istedik. Bir de tabii ki oyunun içindeki karakterler sürekli yer ve yön değiştiriyor. Ve bunu saklamıyoruz, tüm geçişler seyircinin gözü önünde oluyor. Bunu göstermek için selamı da oyunun içine dahil ettik.
Seda Türkmen: Ben bedenimle zaman atlaması yapıyorum. Geçmiş zamana gittiğimde daha dik oluyorum mesela. Gelecek zamanda hırpalanmış bir Nina oluyorum. Ben arada karanlığa düşmeyeyim mi diye sorunca Tuğrul hayır seyirci görsün diyordu.
Pınar Erol: Herkes akıl vermek için sıraya girmiş gibi ama kimsenin aklına annelerin hatrını sormak gelmiyor. Bu durum bana öyle dokundu ki.
Tuğrul Tülek: Duygusu çok yüksek bir oyun olmasına rağmen seyirciyi belirli bir duyguya gitmesi için de zorlamıyor. Bu katmanlardan bahsederken seyirciden gelen geri dönüşleri anlatamam. Bir hafta sonra birisi yazmış mesela torunum ve kızımla birlikte, üç kuşak bir arada geldik diye. O duygu onlarda kalıyor, ceplerine alıp gidiyorlar.
Seda Türkmen: Ankara’daki oyunumuza anne, baba ve iki kardeş gelmişler. Oyundan sonra “Bizim konuşacak çok şeyimiz var” dediklerinde çok etkilenmiştim.
Tuğrul Tülek: Ben bu kalan duyguyu çok seviyorum. Belki bu bir şeyleri çözmemize de yardımcı olacak. Benim hayatımdaki şeyleri bir tık daha doğru anlamama sebep oldu mesela. Oyunu çalışırken annelik ve evlatlık hakkında çok konuştuk ve bu bize çok iyi geldi. Burada hep o hissi sahnenin ortasına nasıl bırakabiliriz diye konuştuk.
Pınar Erol: Bıraktınız da. Oyun çıkışında o annelerin gözlerine bakmanız yeterli. Görülmenin, anlaşılmanın minnetiyle bakan o gözlere… Bu röportaj da emsalsiz annelerimize gelsin o zaman. Babalarımız, eşlerimiz, evlatlarımız, arkadaşlarımız da okusun tabii.
