Andreas Flourakis ile Söyleşi

editor
22,4K Okunma

Kemâl Başar, Tiyatro Keyfi oyuncularıyla birlikte, çağdaş tiyatro yazarlığının dünyadaki en önemli isimlerinden Andreas Flourakis’le Tiyatro Keyfi ofisinde, oyuncuların önceden hazırladığı özenli sorularla, video ve fotoğraf çekimli bir röportaj yaptı.

ANDREAS FLOURAKİS

Bir oyun yazarıdır. Tiyatro için kırktan fazla oyun yazmıştır ve bu oyunlar İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Çince, Almanca, Gürcüce, Türkçe, Romence, Lehçe, Arnavutça, Hintçe ve Fince dâhil olmak üzere birçok dile çevrilmiştir.

Oyunları hem Yunanistan’da hem de uluslararası alanda; National Theater of Greece (Atina), Royal Court Theatre (Londra), Art Theatre Karolos Koun (Atina), National Theater of Spain (Madrid), Lincoln Center Theater (New York), Gate Theatre (Londra), West Yorkshire Playhouse (Leeds), Tristan Bates Theatre (Londra) ve National Theater of Albania (Tiran) gibi tiyatrolarda sahnelenmiştir.

Eserleri ayrıca HotINK (New York), Helsinki Festival (Helsinki), Gi60 (New York), Oyun Yaz Festival (İstanbul), International Monodrama Festival (Baf, Kıbrıs), Cultural Olympiad (Atina) ve Comparative Drama Conference (Los Angeles) gibi çeşitli festivallerde de sahnelenmiştir.

Aldığı ödüller arasında Art Theatre Karolos Koun’un tek perdelik oyun yarışmasında mansiyon (2003), Janus Project tarafından “New Plays and New Playwriting Across Europe” seçkisine alınma (2006), Municipal and Regional Theatre of Rhodes tarafından düzenlenen tek perdelik oyun yarışmasında ödül (2008), UNESCO International Theatre Institute Uluslararası Monodrama yarışmasında ödül (2006-2008), ödüllü Eurodram iki yıllık oyun yazarlığı yarışmasında seçilme (2014), Royal Court International Residency kapsamında Writer-in-Residence ödülü (Birleşik Krallık) ve Fulbright Program Sanatçı Ödülü (Amerika Birleşik Devletleri) bulunmaktadır.

2024 yılında, çalışmalarına adanmış bir anı kitabı Mandragoras Editions tarafından yayımlanmıştır.

ANDREAS FLOURAKIS İLE SÖYLEŞİ

Soru: Sizce günümüz dünya tiyatrosunun karşı karşıya olduğu en büyük zorluk nedir? Finansman mı, seyirci mi yoksa içerik mi?

Andreas Flourakis: Bunun tek ve net bir cevabı olduğundan emin değilim. Yapay zekanın sanat dahil hayatın birçok yönünü etkilemeye başladığı bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Bununla birlikte, tiyatroyu özellikle dirençli ve “şanslı” bir sanat formu olarak görüyorum. Tiyatro, şimdiki ana dayanır; canlı olarak, gözümüzün önünde gerçekleşir ve bu anlık olma özelliği onun gücüdür.

Oyun yazarlığı, teknolojik gelişmelerden daha doğrudan etkilenebilir. Ancak, insan ve makine tarafından üretilen yazılar arasındaki farkı fark etmeye devam edeceğimize inanıyorum. İnsan ifadesinde, deneyim birikimi, duyarlılık ve “ruh” olarak adlandırabileceğimiz bir şey var ki, bunu yapay olarak taklit etmek zordur.

Soru: Dijital çağda, özellikle de yayın, sosyal medya ve kısa formatlı içeriklerle ilişkili olarak tiyatronun nasıl bir evrim geçireceğini düşünüyorsunuz?

Andreas Flourakis: Tiyatro, toplumla birlikte gelişiyor. Seyirci kitlesi, özellikle de dijital medyayla iç içe yaşayan genç nesiller değiştikçe, tiyatronun iletişim kurma biçimleri de buna ayak uydurmak zorunda.

Covid-19 salgını sırasında, çevrimiçi gösterilerin ve canlı yayınlanan yapımların hızla yaygınlaştığını gördük. Bu formatlar, seyirci ile tiyatro arasındaki bağı korumada önemli bir rol oynarken, zor bir dönemde sanatçılara da bir miktar maddi destek sağladı.

Ancak, canlı seyircinin varlığının vazgeçilmez olduğuna yürekten inanıyorum. Bu olmadan tiyatro, televizyonda izlenen bir deneyime dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır. Aynı zamanda, teknoloji canlı performanslarda yaratıcı bir şekilde kullanılabilir. Zaten seyircinin metin, dijital girdi veya diğer katılımcı unsurlar aracılığıyla gerçek zamanlı olarak etkileşime girip dramaturjinin bir parçası haline geldiği denemeler görüyoruz. Bu gelişmeler her durumda birer iyileştirme anlamına gelmeyebilir, ancak ilginç yeni olasılıklar sunuyor.

Soru: Tiyatronun hâlâ toplumu değiştirme gücüne sahip olduğunu mu düşünüyorsunuz, yoksa daha çok bir kaçış mekanı haline mi geldi?

Andreas Flourakis: Bu, tiyatrocular olarak sürekli üzerinde durduğumuz bir soru. Şahsen, tiyatronun tek başına büyük ölçekli siyasi veya toplumsal bir değişimi tetikleyebileceğine inanmıyorum. Ancak, yaşadığımız dünyayla bağlantılı kalma sorumluluğu olduğuna inanıyorum.

Bu anlamda, her oyun, açıkça politik olduğunu belirtmeyenler bile, politik bir boyut taşır. Tiyatroyu tarihi bir eser olarak ele almaktansa, günümüzle ilgilenen çalışmalara özellikle ilgi duyuyorum.

Tiyatroyu tarihsel bir eser olarak ele alan eserlerden çok, günümüzle ilgilenen eserlere özellikle ilgi duyuyorum. Klasik metinlerle çalışırken bile, izleyicilerin bunları kendi hayatlarıyla ilişkilendirebilmelerini sağlayan çağdaş yankıları bulmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Aynı zamanda tiyatro, kaçış, derinlemesine düşünme ve duygusal rahatlama için bir alan işlevi de görebilir. Bu işlevler birbiriyle çelişmez. Anlamlı bir tiyatro ortamı, her ikisini de barındırabilmeli; hem rahatlık sunmalı, hem de zihni zorlamalı ve düşünmeye teşvik etmelidir.

Soru: Yeni nesil oyun yazarlarında en sık gördüğünüz hata nedir?

Andreas Flourakis: Bu sorun sadece yeni nesil oyun yazarlarıyla sınırlı değil; daha deneyimli yazarları da etkileyebilir. Genellikle yazmanın ardındaki motivasyona bağlıdır.

Eğer biri tiyatroya maddi başarı veya şöhret beklentisiyle yaklaşıyorsa, burada temel bir yanlış anlama söz konusudur. Tiyatro bu şartlarla işlemez. Bir oyun yazmak bağlılık, zaman ve sürekli çaba gerektirir, ancak en önemlisi, bir şeyi ifade etme konusunda gerçek bir ihtiyaç gerektirir.

Teknik beceri tek başına yeterli değildir. Tiyatro sadece yeni oyunlar aramaz; gerekli oyunları, yazılması gerektiği için var olan eserleri arar.

Soru: Bir oyunu gerçekten evrensel kılan nedir? Kültür, tema mı yoksa dil mi?

Andreas Flourakis: Bence asıl mesele dil değildir. Etkili bir çeviri, bir oyunu dil sınırlarını aşarak anlamlı bir şekilde aktarabilir.

Kültürel bağlamın, özellikle belirli geleneklerden veya tarihlerden ortaya çıkan eserlerde kesinlikle bir rolü vardır. Ancak, bir oyuna nihai olarak evrensel bir erişim sağlayan şey, insanlık durumuyla olan ilişkisidir. Bir eser, insan deneyiminin temel yönleri, çatışma, kimlik, aidiyet, kayıp gibi konulara değindiğinde, farklı kültürler ve izleyiciler arasında yankı bulabilir.

Soru: Oyunlarınız farklı ülkelerde sahnelendiğinde, en çok ne değişir; izleyici, yorumlama mı yoksa enerji mi?

Andreas Flourakis: Seyirci en önemli değişkendir ve bununla birlikte yorum da sıklıkla değişir. Farklı kültürel bağlamlar, aynı eserin çok farklı şekilde yorumlanmasına yol açabilir, özellikle de eser hassas veya kültüre özgü temalara değiniyorsa.

Bu, melez biçimler veya yeniden yorumlamalar da dahil olmak üzere yeni ve bazen beklenmedik sonuçlara yol açabilir. Bu süreci son derece değerli buluyorum; çünkü eserin gelişmesine ve izleyicilerle çeşitli şekillerde bağ kurmasına olanak tanıyor.

Soru: Bir performansta “enerji” ne kadar önemlidir?

Andreas Flourakis: Enerji temel bir unsurdur. Performanstan performansa değişir ve büyük ölçüde izleyiciye bağlıdır. Her izleyici farklı bir ritim, farklı bir açıklık, farklı bir tepki biçimi getirir.

Bazı durumlarda izleyiciler dışa dönük ve tepkisel olurken, bazılarında daha çekingen olabilirler. Bu durum, sanatçıları ve eserin genel atmosferini doğrudan etkiler. Sahne ile izleyici arasındaki bu etkileşim, tiyatronun kalbinde yer alır. Her performansı benzersiz kılan da budur.

​Kemâl Başar: Ben daha önceki sohbetlerimizden cevabını biliyorum tabii ama okuyucular da görüşünü merak edebilir. Sen oyun yazarısın, ben de yönetmenim. Sana bir yapım üzerinde çalışırken yazar ve yönetmen arasındaki temel çatışmayı sormak istiyorum. Metni sahnelerken sence hangisi daha belirleyicidir? Yazarın otoritesi ile yönetmenin yorumu arasındaki denge hakkında ne düşünüyorsun?

​Andreas Flourakis: Bu, biz oyun yazarlarının çok kafa yorduğu karmaşık bir soru. Aramızda kötü bir ilişki olmamalı. Ben, güzel bir yapımın yönetmen ve yazarı birleştireceği taraftayım. Eğer her ikisi de işini yaparsa bir sorun çıkmaz; fakat bir sorun varsa sadece yönetmenden değil, bazen yazardan da kaynaklanıyor. Çünkü bazen yazarlar, oyuncuların tam olarak ne yapmasını istiyorlarsa o direktifleri yazıyorlar; bu bizim işimiz değil.

​Yazarın işi oyunu yazmak ve oyunun nerede geçtiğini, neler olup bittiğini veya sahnedeki eylemlerin ne olduğunu belirten önemli sahne notlarını eklemektir. Oyunun nasıl yönetileceğine dair talimatlar yazmak yazarlık değildir. Eğer oyunun nasıl yönetilmesi gerektiğine dair çok güçlü bir vizyonları varsa, bunu kendileri yönetmeliler. Yoksa bir oyun, işini yapması, vizyonunu katması için yönetmene sunulan bir tiyatro formudur. Yönetmenin işidir bu; ışık tasarımcısının, sahne tasarımcısının ve bestecinin de kendi işlerini yapmalarına izin verilmelidir. Benim için asıl sorun, yönetmen kendi pozisyonunda kalmayıp oyunun tüm parçaları üzerinde otorite kurmaya çalıştığında başlar. Elizabeth çok doğru bir şey söylüyor, lütfen söyle.

​Elizabeth Flourakis: Çoğu genç oyun yazarı tiyatronun içinden gelmiyor. İşin içinden gelmelisiniz. Televizyon ya da sinema için yazmıyorsunuz. Roman ya da şiir de yazmıyorsunuz; tiyatronun içinden yazıyorsunuz ve tiyatrocuların ne yaptığını kavramalı, gereksinimleri tam olarak bilmelisiniz. İşin nasıl yürüdüğünü ve birlikte çalışmanın en iyi yollarını bilmeden olmaz.

​Andreas Flourakis: Bu yüzden genç oyun yazarlarının tiyatronun nasıl işlediğini görmesini sağlamak önemli. Onları provalara getirin, bir oyunun sahneleme ve yapım sürecini baştan sona görmelerini sağlayın; çünkü bir yapımın nasıl ortaya çıktığını bilmeleri gerekiyor. İyi bir oyun metni, sahne içindir, bir roman değildir.

​Kemâl Başar: Okuduğum pek çok metinde tüm karakterler yazarın ağzından ve tek ağızdan konuşuyor; yönetmen için bu büyük bir sorun, sonra bunu gerçekçi yapmak için teker teker düzeltmesi gerekiyor. Bu, Türkiye’deki oyun yazarlığının da büyük bir sorunu.

​Andreas Flourakis: Bu büyük bir sorun. Yazarın yazarken kolayca fark edemeyeceği bir şey. Ama bir okuma provası yaparsanız; her karakterin aynı şekilde konuşup konuşmadığını, sanki bir karakterin 3-4 kişiye bölünmüş gibi olup olmadığını fark etmek çok daha kolay olur. Bilgisayar başında bunu anlamak kolay değil. Bu yüzden yazarları prodüksiyona dahil etmeli ve oyunun akışını duymaları için okumalar yapmalısınız. Sadece yönetmenin değil, oyuncuların da düşüncelerini duymalılar; çünkü bir oyuncu neyin kişiliğe uyduğunu, neyin uymadığını hemen fark eder.

​Soru: Genç bir oyuncu veya yazar uluslararası bir kariyer oluşturmak için ne yapmalı?

​Kemâl Başar: Veya bir yönetmen?

​Andreas Flourakis: Bir oyun yazarı olarak, yönetmen için bunun daha kolay olduğunu düşünüyorum; çünkü yönetmen dille çalışmaz. Aslında evrensel bir dil olan teknikle çalışırlar. Ancak bir yazar olarak metninizin uluslararası, farklı bir ortamda anlaşılmasının yolunu bulmak çok daha önemlidir. Bu yüzden çeviri, bir oyunun dünya çapında tanınmasının anahtarıdır. Aslında bu sadece yazarın sorunu da değil; bence bu bir ülkenin planlama sorunudur. Ülkelerin; oyunların çevirisini sağlayacak, dünya çapında seyahatleri destekleyecek ve yazarların işleriyle ilgili eğitim ve kültür ortamlarına katılmalarını sağlayacak mekanizmaları ve bütçeleri olmalı. Bir insanın kendi kendinin uluslararası temsilcisi olması, bunun için gereken parayı ve gücü bulması hiç kolay değil. Bu, genç bir yazarın yapması çok zor olan, çok karmaşık bir iş.

​Kemâl Başar: Peki oyuncular hakkında? Dün gece yemekte konuştuğumuz gibi; Türk oyuncuların ekonomik sorunları var, vize de alamıyorlar.

​Andreas Flourakis: Bu çok adaletsiz. Vize sorunu adaletsiz, çünkü genç bir oyuncunun, yazarın veya yönetmenin -sanatla uğraşan genç bir profesyonelin- dünyada neler olup bittiğini görmesine, karşılaştırma yapmasına ve kendi ülkesinde neler olduğunu anlatmasına izin vermiyor. Bu bir bileşim arkadaşlar. Kültürün evrensel döngüsü bu şekilde işler. Aksi takdirde zordur… Evet, lütfen söyle Elizabeth Flourakıs…

​Elizabeth Flourakis: Kim olduğunuzu görmek için uzaklaşmalısınız. Özünde kim olduğunu görmek için belli bir mesafe kat edilmeli.

​Andreas Flourakis: Genç oyunculara, yazarlara, yönetmenlere ve tiyatroyla, sanatla uğraşan tüm insanlara verebileceğim tek tavsiye dil öğrenmeleridir. Öncelikle, artık evrensel bir dil olan İngilizce… Bunu kendi ülkenizde de yapabilirsiniz, pek zor değil. Eğer yurt dışına açılmayı istiyorsanız, iletişim kurabilmek çok önemli. İkinci, bazen üçüncü, hatta dördüncü bir dile ihtiyacınız var.

​Kemâl Başar: Bu işkenceni sonlandırayım artık! Burada olman bizim için büyük bir fırsat. Tabii ki tiyatrocular arasında tanınan bir yazarsın, ama şimdi Türk tiyatro çevresi bu röportaj sayesinde seni daha iyi tanıyacak. Düşüncelerini bizimle paylaştığın için çok teşekkürler. Sana yalnızca bir soru daha soracağım. Antik Yunan tiyatrosundan beri “katarsis” kavramı çok önemli olmuştur. Bunun hala geçerli olduğunu düşünüyor musun? Yoksa çağdaş tiyatro -ki sen çağdaş yazımın dünyadaki çok iyi bir örneğisin- geleneksel katarsis hedefi yerine bugün seyirciyi huzursuz etmeye ve onlarla yüzleşmeye öncelik veren yapımlar görüyoruz. Bu anlamlı mı?

​

Andreas Flourakis: Elizabeth filolojiyle ilgileniyor ve antik tiyatro alanında da çok iyi tanınır. Onlara Yunan katarsisinin ne olduğunu açıklamak ister misin? Çünkü bu konuda yaygın bir yanlış anlaşılma var.

​Elizabeth Flourakis: Aristo’ya göre katarsis; oyuncunun hissettiğini aslında yaşamadan hissedebilmektir. Hayatın acısını, yıkımını, büyük ikilemlerini veya etik sorularını kendine zarar vermeden ya da ölmeden hissedebilmektir. Bu, bir izleyicinin konfor alanından çıkıp travmalarıyla yüzleşmesi için tek fırsattır. Yani hayatın zor durumlarından geçtiğimiz psikolojik bir döngüdür. Aristo’nun tiyatronun gerçek tek sanat olduğunu söylemesinin nedeni de budur: Çünkü siyasetin ötesindedir; insanların aslında ölmeden, hep birlikte bu psikolojik döngüye katılmalarını sağlar. Tüm süreci “ölene” kadar ama aslında ölmeden yaşamanız gerektiğini söyler ki bu muazzam bir şeydir.

​Antik zamanda izleyiciler bu müthiş deneyim sırasında bunu hissetmişti. Şimdi elbette aynı değil ama yine de büyük oyunlarda, mesela “Godot’yu Beklerken”de hala var. Ölmeye hazır olmanın ve sizi ezen bir güce karşı yok olma sürecinde olmanın varoluşsal deneyimidir bu. İnsanlar bu yapımlardan çıkınca “Neler oluyor?” derler.

​Andreas Flourakis: Elizabeth’in katarsis hakkında söyledikleri, katarsisin tiyatronun varoluşundan beri olduğu gibi bugün de oyunların önemli bir parçası olduğu anlamına geliyor. Bir oyunun seyirciyi rahatsız etmesinin önemli olup olmadığına gelince, bunun tek bir cevabı yok. Bizi sadece şiddet ve çıplaklık üzerinden etkilemeye çalışan oyunları sevmediğimiz kesin; seyirciyi “şok etme” faktörü şu an pek güçlü değil, çünkü şiddet ve çıplaklık televizyon ve sinemanın her yerinde var. Kapıdaki bir delikten izliyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Bu bir tür zevk verir, ama o kadar da önemli değildir.

​Ticari amaçlarla seyirciyi şok etmeye çalışmak da işe yaramıyor; çünkü seyirci artık bu tür aşırı durumlardan pek etkilenmiyor. Ancak bazı toplumlarda, mesela 90’lı yılların çokça muhafazakar olan İngilteresi’nde, seyirciyi tiyatroya çekmek, tiyatro hakkında konuşmasını sağlamak için güçlü bir itici güce ihtiyaçları vardı. O muhafazakar toplumda “In Your Face” doğdu. Royal Court Theatre civarındaki Sarah Kane, Mark Ravenhill ve diğer pek çok yazar, o dönemin izleyicisi, özellikle de genç izleyiciler için çok şey ifade ediyordu. Eğer toplum uyuyorsa -tabii ki mecazi anlamda- onları uyandırmak için bir şeyler yapmanız gerekir. Bu durumda seyirciyi rahatsız edebiliriz ama ticari nedenlerle değil; sadece derin politik ve sosyal nedenlerle.

Kemâl Başar: Teşekkür ederim.

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku