“Anahtar” Oyunundan Hareketle “Sanatsal Yaşam Danışmanlığı”na Geçiş

Neslihan Yalman
4,6K Okunma
Prolog

Bu yazıya bir prolog koyarak başlamak isterim. Öyle ki İzmir Devlet Tiyatrosu’nda izlediğim ‘Anahtar’ oyununa değinmeden önce, birkaç noktaya vurgu yapmayı uygun buluyorum.

Öncelikle, Devlet Tiyatroları hususu hakkında düşüncemi belirtmeliyim. Biliyorsunuz ki, tiyatro denilince iktidarsal bazı politik bağlarla da ilgili konular gündeme geliyor. Fakat, Devlet Tiyatroları başlığını ‘iktidardan’ bağımsız değerlendirmek gerektiği kanısındayım. Şüphesiz ki, tiyatroyla siyaset arasında bir rüzgâr mevcut… Ama burada iktidarların geçici, Devlet Tiyatroları’nın kalıcı olduğuna dair vurgu daha önemli…

Bununla beraber diğer önemli bir sorun ise, İzmir’deki tiyatroların ve seyirci potansiyelinin iç karartıcı durumu… Maalesef İzmir; alternatif sanatı, yeniliği ve kaliteli olanı talep edenlerin yaşadığı bir şehir değil. Ne kadar tezat bir tespitten bahsediyoruz, değil mi? Güya modern, açık ve özgürlükçü görünen insanların yaşadığı bir yer… Lakin, bunların hepsi sadece şekil… Kordon’da bira içmek, sahilde gezmek, şort giymek veya cinselliğin istenildiği gibi yaşanması… Güzel şeyler olsa da… Söz konusu tiyatro, hatta sanatsa (plastik sanatlar da dahil); hal müsamerelerden, sulu komedilerden, nostaljik gösterimlerden bir tık öteye gitmiyor. Şehirdeki bütün tiyatro akademileri, hatta güzel sanatlar fakültesi bile ülkenin, çağın birkaç boy gerisinde… Nereye baksanız; artık ağlatma pozisyonuna getiren, trajedisi bol perdeden çeviri veya yerli oyunlar… Yahut, tam tersi durmadan bir Osmanlı, bir muhacirlik, bir Cahide Sonku vurgusu… Bitmiyor. Habire benzer oyunlardan insan bunalacak noktaya geliyor. Keza, İzmir Devlet Tiyatrosu’nda da Buket Uzuner’in romanından uyarlanan bir oyun görmek şaşırtmıyor. ‘Radyo-yu Hümayun’ vb. oyunlar da… Yerli oyun yazarlarının eserleri ve sahnedeki yansımaları gerçek bir tiyatro izleyicisine katkı sağlayamıyor, perspektif kazandıramıyor.

Diğer bir husus da -sürekli bir yerlerde kolektif travma şeklinde kalmışçasına veya ülkenin şu anki haline değinilmemecesine- Yugoslavya’nın parçalanışına dair oyunlar görmemiz… Dağılan milletler, kurulan devletler, yıkılan yaşamlar… Ama asla, onlar tam olarak bizler değiliz. Bu nostaljiye saplanmanın da seyirciyi bir yere götürmediğini, aksine onu hissizleştirdiğini belirtebiliriz. Kendi ülkemizde öyle acılar çekiyor, öyle zorluklar yaşıyor, öyle absürtlükler görüyoruz ki; fi tarihinde dağılmış bir ülkenin küllerinin yüzümüze üflenmesi bizi cezbetmiyor artık. Hatta, azıcık kabak tadı veriyor.

Devlet tiyatrosunu geçelim, İzmir Şehir Tiyatrosu’nun da bir gıdım yol alamadığını; neredeyse çocuk kandıran saflıkta oyunlar sahnelediğini buraya yazalım; ki, şehrin laneti iyice meydana çıksın. Etrafta doğru dürüst bir tiyatro sahnesi olmadığı, olanların neredeyse başımıza yıkılacağı veya konser, söyleşi dizaynı adına yapıldığı da görülüyordur herhalde.

Bu prolog üstünden sıçrayarak; İzmir Devlet Tiyatrosu’nda Ömer Polat’ın yönetmenliğinde sahnelenen ve Kosovalı yazar Visar Kruşa (Krusha) tarafından yazılan ‘Anahtar’ adlı oyunu bir kenara ayırabiliriz. Oyunda fonda Kosova’daki gelişmelere şahit olsak da, daha çok kadın-erkek ilişkilerine değinildiği için güncel bir içerik var diyebiliriz.

Foto:www.devtiyatro.gov.tr

Sanatsal Yaşam Danışmanlığı Kapsamında ‘Anahtar’

Oyunun değerlendirmesine geçmeden önce – Polat, bize metni de iletmişti- sanattan yola çıkarak nasıl bir bağlam kurmaya niyetlendiğimizi belirtmek isteriz. ‘Anahtar’ı izlediğimde, bir süredir aklımda gezinen bir içerik tetiklendi. Yazar olmamın dışında (ki, tiyatro oyunlarım da mevcut), 2018 yılından beri kişisel danışmanlık/ilişki danışmanlığı da yapmaktayım. Hatta, bu kulvarda da basitçe okunabilecek 4 e-kitap yazdım.

Yıllardır gerek telefonda, gerek yazılı şekilde binlerce kişiyle görüştüm. Çoğunluğu da kadındı. Buradan edindiğim deneyimler neticesinde, Türkiye’de insanların popüler kültüre, toksik ilişkilere, düz düşünme kolaycılığına fazla kapıldıklarını gördüm. Kimilerinin yaşadıkları bölgelerde bırakın tiyatroyu, gidecekleri aktif bir kafe bile bulunmuyordu. Resmen ülkenin, toplumun nabzını tutuyormuşum gibi hissettim.

Seansları gerçekleştirirken, aydınlattığım insanlara istinaden kendimi bir yeraltı gerillası gibi de gördüm. Çünkü, onlara yeni bakış açılarını ve derinlikli düşünmeyi gösteriyordum. Adeta bir cumhuriyet aydını kıvamında gittim gittim geldim. Meğer, ülke hâlâ başsızmış. Düşünemeyen, günü kurtarma telaşında koşturup, kaliteli yaşamı yitiren bir yığınla doluymuş. Dün savaş halinde nasıl kendine bir lider arıyorsa memleket, bugün de pek bir şey değişmemiş. Türkiye Cumhuriyeti’nin geriliğinin, içindekilerin kafa karışıklıklarının boyutu stabil kalmış.

Ülkenin okumuş kadınlarının bile, maruz bırakıldıklarını analiz etmekten yoksun bir hayatta eriyip gittiklerini gördüm. Bu gerçekliğe çarpınca, sanatı da devreye sokmayı planladığım bir alt yapı inşa etmeye karar verdim. Adını da ‘Sanatsal Yaşam Danışmanlığı’ koydum. Her ne kadar bu danışmanlık türü pek anlaşılmamış olsa da -ki, benzeri yok- bu yönde küçük devrimci adımlar atmaya karar verdim. O yönde, ‘Anahtar’ oyununu da değerlendirmeye aldığım bir ‘Farkındalık Atölyesi’ düzenledim. Hatta, oyunu birkaç danışanımla da özel seanslarda ele aldık. Bu farkındalık atölyelerinin içeriklerini güncel konularla, özellikle kadın-erkek ilişkileriyle bağlantılandırmaya çalıştım. Sanatı merkeze alarak…

16 Mart 2025 günü, saat 18:00’de ise ‘Anahtar Oyunu Ekseninde Kadın-Erkek İletişiminin Yolları’ başlığıyla ‘online’ düzenlediğim workshop’a danışanlarım katıldı. Her birine etkinlikten önce oyun pdf halinde iletilmişti. Workshop’un ikinci bölümüne oyunun oyuncuları Ecem Çataloğlu Ismık, Egecan İntepeler ve yönetmeni Ömer Polat da eşlik etti. Oldukça yoğun, akışkan, nitelikli bir iletişim ağı kuruldu. 20:00’de bitirmeyi düşündüğümüz etkinlik 21:00’e değin uzadı. Biz araya girmesek, daha da sürecekti.

Bu workshop’la birçok şeyi başarmış oldum. İlk elde, danışanlarıma bir oyun metni okumanın önemini gösterdim. İkincisi; bu oyun metninin yaşamla, ilişkilerle bağını diyaloglardan alıntıladığım örneklerle somut biçimde açıkladım. Böylelikle; hayata aslında tek boyutlu değil de, çok boyutlu şekilde bakmayı aktardım. Sanatın -yani yaratıcılığın- bizleri nasıl daha geniş düşünce havzalarına götürdüğünü de… Danışanlarımızdan/katılımcılarımızdan da güzel çıkarımlar gelmesi bizi sevindirdi. Demek ki, sanat aslında insanlarla biraraya getirilse, ne etkin analizler, ne doyurucu sohbetler olacaktı. Bu sebeple, kendimi bir öncü, bir köprü kıvamında hissettim. İnsanlar sanat aracılığıyla edindikleri bilgileri ve deneyimledikleri gelişmeleri yaşamlarında da aktif hale getirebileceklerdi.

‘Anahtar’, o kapsamda hem izlediğim, hem okuduğum nitelikli oyunlardan biriydi. Çünkü, güncel kadın-erkek meselelerine değiniyordu. Değinirken de; bunu bir ülkenin parçalanması, karmaşası merkezinde değil, aksine iki cinsiyetin farkları ve travmaları merkezinde sunuyordu. Dominantlık kadın-erkek ilişkisi üstünden gidiyordu.

Danışmanlık kapsamında değerlendirdiğimde, oyun çok fazla malzeme de taşıyordu. Mesela, bir kadınla bir erkek neden uzun konuşmalar yapmamalı? Bir erkek bir kadına neden derdini anlatmamalı? Alma-verme dengesini kuramayan bir kadın ilişkide neden ikinci plana düşer? Aile travmaları, baba travması kişiler arasındaki birlikteliği neden etkiler? İnsanlar kariyerlerinin, zihinsel doygunluklarının peşinden giderken; neden en basit iletişim ağlarına takılıp kalırlar, neden eril-dişil enerjilerini ortaya koyamazlar? Bir kadın işe kafasını verirken, neden doğal cazibesini unutur? Bir erkek neden erilliğini koruyamaz ve kendi karizmasını çizdirmeyi göze alır? Aldatma, ilişkileri nasıl etkiler ve tek taraflı mıdır? Yani, sadece aldatan mı haksızdır? Bir erkek aldattıysa, kadına nasıl manipülasyon uygular? Bir kadın aldatıldığı halde; neden erkeğe bağımlı gibi davranarak, o ilişkinin içinde kalmayı sürdürür? Bunlar vb. birçok tespiti oyundan çıkarabilmemiz mümkün gözüküyor. Dolayısıyla, bu taze sorunlara parmak basan ‘Anahtar’, gözümüzde oldukça çağdaş bir konumu dolduruyor.

Foto:www.devtiyatro.gov.tr

İzmir Devlet Tiyatrosu’ndaki Temsil

İzmir Devlet Tiyatrosu’ndaki oyun, demir konstrüksiyonlardan meydana gelen bir dekor sunuyordu. Bu dekor birazdan ilişkilerinin birçok safhasına şahit olacağımız Ermira (kadın) ve Kreşniku (erkek) arasındaki deneyimlere bir kamera-göz gibi dahiliyetiyle bakacağımızın sinyaliydi. Stüdyo tipi bu daireye çiftin girmesiyle birlikte, bizim de gözlemimiz başladı. Öyle ki, daha giriş aşamasından itibaren kadın-erkek farkları göze çarptı. Ermira elindeki poşetleri bırakıp, banyoya giderken; Kreşniku ise çantasını bir yere fırlattı. Kıyafetlerini çıkarıp, eşofmanlarını giydi.

Oyunun gerilimi hafif hafif kendini estirmeye koyuldu. Ermira’nın; Kreşniku’nun arkadaşı Mentor’u gördüğünü belirtmesiyle birlikte, kimi gelişmelerin düğümleneceği seziliyordu. En azından kadın izleyicilerin bunu sezdiklerini tahmin ediyorum. Biliyoruz ki; kadınla erkek arasında ne zaman böyle arkadaş, arkadaşın sevgilisini görme muhabbeti, yani bir kız konusu açılsa, arıza çıkacak demektir. Nitekim Ermira’nın sözü Mentor’dan çok, onun kız arkadaşına getirmesi de bunun göstergesi sayılabilir:

Ermira: Bugün arkadaşın Mentor’u gördüm; onun saçları da tıpkı seninki gibiydi.

Kreşniku: Hangi arkadaşım?

Ermira: Hani Sunny Hill’de beraber kaldığınız.

Kreşniku: Haa, Toli!

…

Ermira: Hani kestane rengi, kıvırcık saçları olan bir kız vardı ya, ona takmış kafayı.

…

Kreşniku: Evet evet, çok hoş bir kız.

Ermira: Hatırlayacağını kesinlikle biliyordum sevgilim. Mentor da çok hoş biri. Sevgilisinin yaş gününe hediye almak için dışarı çıkmış.

Ermira: Çok hoş.

…

Kreşniku: Böyle jestleri seversin.

Foto:www.devtiyatro.gov.tr

Buradaki repliklerden, Ermira’nın Kreşniku’yu iğnelediğini sezeriz. Kreşniku’nun Mentor’un kız arkadaşını beğenmesi Ermira’nın kıskanmasına neden olmuştur. O da Mentor’un inceliğinden bahsedip, üste çıkmak ister. Bu ifadeler klasik kadın-erkek çatışmalarının da yansımalarıdır. O yüzden ilişki danışmanlığı ekseninde oyun metnini incelerken, örnek verdiğim bölümlerden de biridir. Bir tiyatro metnini gündelik iletişimlerimizdeki yanlışlar, eksiklikler, farkındasızlıklar ekseninde somut verilerle insanlara sunmak çok işlevsel… Hayatında hiç tiyatro metni okumamış biri bile, yapılan değerlendirmeler sayesinde dünyaya, çevresine daha yüksek bir bilinçle bakabiliyor. Bu, sanatın insanların üstünde büyük bir gücü bulunduğunun da ispatıdır.

Oyun daha çok ortada duran bir kanepe etrafında şekillenmişti. Ara ara açılan televizyondan ise, Kosova’ya dair haberler gelmekte ve programlar yayınlanmaktaydı. Mutfak ve banyo kısmı ağırlıkla Ermira tarafından kullanılırken; Kreşniku için en önemli bölge sahnenin seyirciye göre sağ köşesinde bulunan çalışma/proje masasıydı. Orada çocuk ortodontisi adına modeller, bıçaklar, pense, dişlerin örnekleri ve çizimleri yer almaktaydı. Kanepe, iki kişiyi birleştirdiği üzere ayıran da bir dekor biçiminde göründü gözümüze.

‘Anahtar’ adından anlaşılacağı üzere, evde anahtarın kaybolduğunun fark edildiği an başladı. Kreşniku sigara almak için davrandığında, evden çıkamayacağını anladı. Ardından, çiftin arasındaki gerilim daha da tırmandı:

Kreşniku: … Acaba kapıyı ben mi kilitledim yoksa sen mi?

Ermira: ‘‘Ben mi, yoksa sen mi?’’ Ne demek bu? Sevgilim kapıyı ben kilitlemedim. Bundan çok eminim…

Kreşniku: Kendinden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

Kreşniku uzun süre sigara içmeden duramayacağını düşündüğünden, sinirlendi. Ermira onu teselli etmeye çalıştı. Burada aralarında erotik bir çağrışım oluştu. Genç kadın sigara içmekten daha güzel şeyler olduğunu vurguladı. Birbirlerine yakınlaştıkları esnada ise, sahne karardı.

Işıklar açıldığındaysa, ikisi kanepede uzanmaktaydı. Metinde de, oyunda da yakınlaşma ve sevişme bölümleri gösterilmemişti. Fakat ikili ilişkilerin bam teli noktalarından biri sayılan cinselliğin geride tutulması, bizi düşündürdü. Nitekim birçok uzmanın da imlediği gibi, cinsellik ilişkilerdeki ana bağlayıcılıklardandır. Ne hikmetse; bu denli mühim olan bir şey hep geri plana atılmakta, gizlenmekte veya gösterilmemektedir. Bizim de seanslarda dikkatimizi çeken olgu, kişilerin cinsellik yaşadıkları halde bunu örtmeye, yalanlamaya, pas geçmeye çalışmalarıdır. Kadın-erkek ilişkileri şiddetli kırılmalarla yaşanırken; önde sanki romantik, salt duyguyla ilerletilen, tekli bir yapı sunulmaktadır. Acaba, Ermira ve Kreşniku seyircinin de şahitliğinde sevişeydi, ne olurdu? Yahut, bu iki kişi yatakta uyumlular mıydı, aralarında bir şehvet hakim miydi? Yoksa artık bir alışkanlık, bir anne-oğul iletişimine mi dönmüştü birçok şey?

Foto:www.devtiyatro.gov.tr

Ermira’nın dairenin klinik gibi koktuğunu söylemesiyle beraber, işler daha da sarpa sardı. Tartışma alevlenirken Ermira, ‘‘beni Predator ile aldattığını biliyorum’’ diyerek, ağzındaki baklayı çıkardı. Toli’nin kız arkadaşıyla… Böylece, oyun aslında başa döndü. Baştaki gerginliğin sebebi iyice anlaşıldı.

Kreşniku ise -birçok erkeğin vereceği bir tepkiyle- önce sevgilisini manipüle ederek, inkâr yoluna gitti:

Kreşniku: Geri zekâlı mısın sen? Onunla aramda hiçbir şey olmadı. Yine kıskançlığın yüzünden kafanda kurup duruyorsun!

Burada, kadınla erkek arasındaki o dip diyaloglara dahil olmamız, bizi oyuna daha da çekti. Birçok insan aslında ilişkisinde de benzer diyalog örgülerini yaşıyor çünkü. Fakat, kimse kendini karşıdan görmüyor/göremiyor. Kimse içindeki Ermira’yı, içindeki Kreşniku’yu algılayamıyor. Taa ki bir oyunla yüzleşene değin…

Bu yüzden, oyun doğal bir şekilde akıyor. Ermira bir satranç oyununda gibi, kanıtlarını öne sürüyor. O gün kızın üstünde Kreşniku’nun kokusunu aldığını belirtiyor. Ardından daireyi terk etmek istese de, anahtar bulunamadığından kalıyor. Telefona atıldığındaysa, Kreşniku onun birilerini aramasını engelliyor. Biriken gerilimle biraz kaba kuvvet de kullanıp, sevgilisinin bileklerini sıkıyor.

Aldatma mevzusunu itiraf eden genç adam yine bir manipülasyon yaparak, sevgilisini ikna etmeye çabalıyor. Yakalanmasa, hiçbir şey yokmuşçasına rahat davranacakken; yakalanınca ‘‘Ciddi bir şey değildi. Nasıl olduğunu ben de inan bilmiyorum. Onu çekici bile bulmam; ama o anda çekici geldi işte. İlk adımı o attı ama ben seni seviyorum. Eğer sevmeseydim bunu senden saklardım.’’ diyerek haklı çıkmaya çabalıyor.

‘Anahtar’daki tüm replikler insan olmaklığın ve ilişki yürütmenin zorluklarını, bilhassa kadınların derinliklerindeki sıkışmaları, baba travmalarını, aile travmalarını, yaşam kaygılarını bizlere gösteriyor. Bu sıkışmalar öylesine tanıdık geliyor ki, oyunu soluksuz takip ediyoruz. Sahnedeki yalın gerilimin aslında karmaşık olan ağırlığı üstümüze siniyor.

Baba travmalarının biraraya getirdiği; belki de birbirine uyumlanmayı beceremeyen iki insanın yüzleşmesini seyrediyoruz. Stüdyo tipi bir ringte, bir boks maçına dönercesine herşey…

Ermira’nın bağımlı kişiliğinin aşka, sevgililik rolüne nasıl yapıştığı… Kreşniku’nun pasif agresif, düşük eril dengesizliğinin ilişkiyi nasıl zedelediği… En acısı; annesi gibi değil de, bağımsız bir kadın olmak isterken, Ermira’nın ailenin ağına yeniden düşüşü… Aldatan bir babadan aldatan bir sevgilinin kucağına sekerek…

Burada bir aydınlanma yaşanıyor diyebilir miyiz; bilemiyoruz. Çünkü, oyunun sonu net bitmiyor. Belki, ilişkiler de net olmadığı içindir. Ermira’da bir kırılma, bir farkındalık oluştuğu kesin… Fakat, onu Kreşniku karşısında istikrarlı biçimde koruyacağı meçhul…

Foto:www.devtiyatro.gov.tr

Sonunda anahtar bulunsa da, bu iki insan biraraya gelir mi? Oyunda bir davul sembolü var. Davul bile dengi dengine mi? Davulun iki tokmağının vuruşu, keza iki sesi de birbirine denk mi peki?

Ermira: Ne zaman ki bir davul sesi duyar ve o iki tokmağın ayrı sesler olduğunu anlarsın, işte o zaman ararsın beni.

Kreşniku: Nasıl bu kadar eminsin seninle aynı sesi duymadığıma?

Ermira: Öyle işte.

Soğuduğu yerden kopup gider mi bu ilişki? Cevap seyircinin veya oyunu okuyanın… Cevap varsa şayet! Sadece, bir tane…

Oyunu okuyan danışanlarımız Ermira’nın bir daha dönmemesini temenni ettiler, ama onlar da kararlıca yanıt veremediler. Kadınlık rolünün üstlerine yükledikleri anlam, onların da gelgitli davranmalarına ve ikilemde kalmalarına neden yaratıyor çünkü. Yaptığımız seanslardan biliyoruz. Diyebiliriz ki, aralarında oyunculuk yapan danışanlarımız da oldu. İşin rengi sahnede bambaşka, arkada bambaşka…

Polat’ın sadelikle yönettiği oyunun genç oyuncuları Ecem Çataloğlu Ismık ve Egecan İntepeler de bizi sahneye kilitledi. Metnin, yönetmeninin ve oyuncuların niteliği kendini her zerrede fark ettirdi. Oyun diyalog ekseninde giden, minimal bir yapıdaydı. Seyircinin kopmamasının sebebi, kadın-erkek iletişiminin tüm çıplaklığıyla tek perdede verilmesiydi.

Çoğu insanın, çoğu çiftin -bilhassa kadının- orada kendini gördüğünü düşünüyorum. Keşke seyirci dramaturjisi açısından da bir durum değerlendirilmesi, anket, analiz yapılabilseydi. Türkiye’de tiyatronun, sosyolojik ve sanatsal anlamda seyirciyle kurduğu bağın peşinden gitmemesi; sadece oyunların izlenilip, evlere dağılınması da ayrı bir problematik gibi geliyor bana. Belki, bu yüzden ‘Sanatsal Yaşam Danışmanlığı’ veya ‘Farkındalık Workshop’ları içeriklerine giriştim. Seyircilerin de yorum getirmeye, oyuncuların da başka platformlarda kendilerini ifade etmelerine, bir orta yol kurulmasına ihtiyaç var. İnsanlar öylesine yalnızlar ki -evlilikler dahilinde bile- birşeyleri birileriyle doğru çıta ekseninde değerlendirmeye, konuşmaya, bilinç edinmeye muhtaçlar… Maalesef, Türkiye’de bu hal yalnızca oyun izleyerek aşılamaz. Oyuncunun, oyun yazarının, sanatçının kendisi bile kendini aşamazken, seyirciyi oyunla baş başa kaderine terk etmek bana bir oyun yazarı, bir dramaturg, bir kişisel danışman/ilişki danışmanı olarak yetmiyor. Bunu anladım. Birilerine el de uzatmak, hatta ne olursa olsun biraz eli taşın altına yerleştirmek gerekiyor.

Foto:www.devtiyatro.gov.tr

‘Anahtar’ metnini okuduğumuzdaysa; neredeyse çoğu repliğin klasik iletişimsizliklere örnek teşkil ettiğini gördük. Birçok bölümü o açılardan analiz etmek de bize yaşamı algılama bağlamında yön gösterdi. Mesela, kadının düşük olan ve maskülenlikle çarpışan dişil enerjisini yükseltmesi gerektiğini… Fazla entelektüel, fazla düşünsel işler yapılırken; yaşamsal gücün de yalın alanlarda dağıtılmasının lazım geldiğini… İnsanların birbirlerine sarmamalarının; başka ilgi, paylaşım kanalları da açmalarının elzem olduğunu… İlişkinin anahtarının aslen kadında bulunduğunu… Onu kapıya doğrudan değil de, dolaylı şekilde nazikçe sokmasının önemini… Düşündük.

Dünün bir Noel günü kapıyı çarpıp çıkan eş ve anne konumundaki Nora’sı; bugünün ultra modern Ermira’sı olabilir miydi? Ermira’nın işi mi daha zordu, Nora’nın mı? Peki Kreşniku? Sevdiği kadını bırakmak istemese de, eğer affedilirse bir daha aldatır mıydı? Instagram keşfet kısmında cinsel görüntüler veren kadınların reels’lerine bakar mıydı ve bu da aldatma sayılır mıydı? Keşke, benzer sorulara da kesin yanıtlar verebilseydik. O zaman, kapıyı anahtarsız bile açmayı becerebilirdik.

NESLİHAN YALMAN

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku