Ahmet Yapar yazdı: “1+1 Tiyatro Bileti Kampanyası ile Zararına Satışlar Devam Ediyor… Patron Çıldırdı, Damping!!!

editor
10,2K Okunma

“Zararına Satışlar ve Tiyatronun Nitelik Krizi”

Son zamanlarda, özellikle tüketim ve alışveriş günlerinde (Kara Cuma, 14 Şubat Sevgililer Günü, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü vs.) çeşitli sanat kurumları ve mekânları bilet satışını daha cazip ve uygun bütçeli hale getirmek için kampanyalara dahil olmaktadırlar. Bunun yanı sıra salon dolmadıysa oyuna birkaç gün ya da hafta kala bilet kampanyaları yapılmakta. Çünkü özel tiyatro bilet satarak, gişesini açık tutarak ayakta kalmaya çalışan bir kapitaldir! Oyunun prodüksiyon masraflarını da kendi öz sermayesi ile çıkarmaya çalışır. Fakat ülkemizde her şeyin maliyetinin oldukça zamlı olması zar zor yürütülen işleri daha da zorlaştırdı, çıkmaza soktu. Özellikle turne tiyatroları salon, reklam, konaklama ve ulaşım gibi maliyet kalemleriyle baş etmeye çalışıyor. Sermayenin AVM’sindeki salonlara karşı, semt mahallesinin pazarında tezgahını açan tiyatrolar daha geniş kitleye ulaşmak, bin bir zorlukla ve imkânsızlıkla ürettikleri eserleri seyirci karşısına çıkarırken, “yahu geçtik vergisinden sigortasından, sosyal medya reklamından, oyunun temel masrafı çıksın bari” deyip yaratana sığınıp farklı reklam ve pazar çalışmasıyla hareket etmeye çalışmakta. Bir milyoncu Japon pazarcıları gibi, KAPATIYORUZ! ZARARINA SATIŞLAR şeklinde, açıkçası birazda sidik zoruyla ilerleyen bu süreç pek çok tiyatroyu nitelikten uzaklaştırdığı gibi, pek çok sanatseveri de çağın sanat arayışı, özgün ve modern yorumlama ve de toplumsal – evrensel değerler, gerçekler noktasında kültür sanattan uzaklaştırdı! Sahne plastiğinden, tasarımından yoksun, estetik olarak hiçbir değeri olmayan, oyunculuk – reji bütünlüğünden bir haber, içerik olarak pek bir şeye değinmeyen, eski, toplumun ve çağın gerçeğinden uzak bir halde olan yapımlar gitgide fazlalaştı. Bu işlere imza atan kurumlar ve yapımcıları da “salon vermezler, üç – beş lira devletten ödenek aldık, bir sonraki sene bizi fişlemesinler, kara listeye almasınlar” kaygısındalar! Özellikle küçük salon projeleri, butik işler noktasında ilerleyen küçük bütçeli bu yapımlar kuramsal olarak da her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırmış durumdalar. Bu işlerin kendini belli ettiği pek çok nokta var. Afişi, oyun görselleri, oyunun konusu, kadrosu vs. Bu işlerin bilet satamayıp, kampanyalı bilet satışıyla ilerlemeye çalışması kadar doğal bir durum yok! Elbette bunun dışında oldukça sağlam oyunculuklar ve metinlerle yürüyen işler de var. Zaten bu yapımlar sezon boyunca kendinden oldukça bahsettiriyor ve fısıltı gazetesini iyi çalıştırıyor. Gelelim iki farklı yapıdaki işlerin aynı çaresizlik içinde indirimli bilet uygulaması ya da bir alana bir bedava kampanyası ile seyircisine ulaşma derdinde. Bu durum bir “trend” halini alırsa ve alışkanlığa dönüşürse MALİYETİNE ZARARINA SATIŞLAR devam eder ve nitelik gitgide azalmaya, nicelik artmaya başlar. Burada bahsetmeye çalıştığım az kadrolu, az dekorlu, taşınabilir dekorlu yapımlar kötüdür, yapılmamalıdır, değildir!!! Aksine içinin sanatsal estetikle olarak doldurulmuş olması gerektiğidir. Bu anlamda iyi olan da kötü olan da bir şekilde sezon içerisinde istikrarlı bilet satış arayışı ve seyirciye ulaşma kaygısındalar. Buradaki seçenekler çok belli, bir kötü var bir de iyi. Kötünün iyisi diye bir şey olmaz! Kötü olanın işlerini yürütmesi için bu yollara girmesini anlarız da iyi olanın, nitelikli ve idealist olanın bu yollara sürüklenmesi oldukça acı verici. Piyasanın zorlamasıyla nitelikten feragat eden işler artarken iyi işler de ayakta kalabilmek için kampanyalara mecbur kalıyor. Bu durum seyirci algısını ve hatta seyirci potansiyelini bozuyor; kaliteli işin değeri düşüyor, her şey ucuz ve sanki aynı kalitede hissi veriyor.

Tiyatro, bir “kültürel değer” değil, “ucuz eğlence” olarak konumlanmaya başlıyor. Bunun yanı sıra kampanya yapan tiyatroların oyunlarına da kötü bir izlenim hissi oluşturup sanki oyun tutmamış izlenimi veriyor. Bu kampanyalar elbette kötü niyetli değil, çaresizliğin bir stratejisi halini almış durumda. Ben de bir tiyatro kurucusu ve sahibiyim! Yani size bu eleştirileri ve tespitleri haberin merkezinden iletiyorum!!! Kalitesiz işler zaten kampanyalara mecbur kalırken, iyi işler de bu düzene katıldıkça değer yitimi kaçınılmaz hâle gelmiştir. Açıkçası seyircinin “ben iyi bir şey izledim” diyebilmesi için hafıza oluşturmak şart. Tiyatro toplumsal hafızanın, duygunun, düşüncenin ürünüdür. Zarara değil, sanata ortak olmak gerekmektedir. Eski mahallemizde esnaf lokantasının karşısına açılan, sosyal medya fenomenli yeni restorandın ilgi gördüğü bir yerde haliyle usta, seyirciye de sitem ediyor… Ama usta biliyor ki bu sabun köpüğü yaklaşımlar kendinden hiç mi hiç söz ettiremeyecek! Ferhan ŞENSOY’un bir röportajında belirttiği gibi; benim param var, ben yöneteceğim, bu benim filmim ben çekeceğim diyebilirsin. Torpille sanatta hiçbir yere gelinmez. Yaparsın filmi yıllar sonra yoktur! Kalıcı olmak önemli.

* * *

Elbette sanatseverler sadece bu yaptığım eleştiri ve tespit çerçevesinden uzaklaşmadı. Ülke gündeminin bitmek bilmeyen siyasi ve ekonomik kaosu, asgari sınırında altında ölmeden önce son bir nefes daha yaşama çabası, açlık sınırının altında kalıp temel ihtiyaçlara ulaşım noktasının önceliğinden kültür ve sanata bir sosyal mesafe konuldu. Kıssadan hisse bu çemberin içinde herkes aynı döngüde! Tiyatrolar, tiyatrocular ve de tiyatro severler ateş çemberinin içindeki bir akrep misali çıkış yolu aramakta. Çıkışı bulmayıp sonrasında kendi zehri ile intihar etmesi (kapanması) kaçınılmaz. Mesleğini yapmak isteyen ilkeli, idealist sanatçılar ile onlara canı gönülden destek vermek isteyip de yaşam şartlarından dolayı destek veremeyen ya da destek vermekte zorlanan halk kitlesi… Tiyatrolar, 1+1 ya da %50 indirimli bilet kampanyası gibi semt pazarının akşam ucuzluğuna, malımız elimizde kalmasın maksat deyip çığırırken, sanatseverler de bir şekilde bu çığırışa karşılık verip akşam pazarı ucuzluğuna elinden geldiğince, bütçesi yettiğince dahil olmakta… Fakat nereye kadar?

“Halka Kapalı, Haraca Açık!”

Devlet Tiyatroları, kuruluş amacı itibarıyla halka daha ucuz ve kaliteli tiyatro ulaştırmak için kuruldu. Ancak bugün gelinen noktada, bilet fiyatlarına yapılan %300’lere varan zamlarla bu hedef tamamen saptı. Sanatın geniş kitlelerce erişilebilir olması gerekirken, Devlet Tiyatrosu gibi imkânı bol bir kurumun bile pahalı ve niteliksiz işler sergilemesi, izleyiciyi “biz ne izledik şimdi?” sorusuyla baş başa bırakıyor. Eski yapımları tekrar tekrar sahneye sürmeleri ve bunu da yüksek fiyatlarla sunmaları, tiyatro pazarını tekelleştirme ve mafyalaştırma eğilimini güçlendiriyor.

Bu haksız rekabet ortamında özel tiyatrolar, seyirciye ulaşabilmek için indirimli ve kampanyalı bilet satışlarıyla salonlarını doldurmaya çalışıyor. Ancak birileri çıkıp da “bu pazarda tezgâh açamazsın, ya haracını verirsin ya da dışarı!” dercesine bir tutum sergilediğinde, semt pazarcıları –yani bağımsız tiyatrolar– ister istemez endişeleniyor. Çünkü bu sistemde ‘haraç’ vermeyen tiyatrolar salon dahi bulamıyor. Bazıları çaresizce boyun eğiyor, diğerleri ise bu adaletsizliği görmezden geliyor. Çünkü hiç kimse çıkıp da “Höst ulan!” demiyor, diyemiyor!

Peki ya bu pazar yeri tamamen kapatılırsa? Bugünün tiyatrosunu, yarının kuşaklarına kim anlatacak?

Kamuya ait salonlar –yani halkın salonları– devlet bütçesinden karşılanan kira ve personel giderlerine rağmen, bazı kurumlarca “babamın yeri” anlayışıyla işletiliyor. Bu yapılar, sadece kendi çevrelerine düşük maliyetli salon sunarken, özel tiyatrolara fahiş fiyatlar çıkarıyor. Festival yapar gibi görünseler de aslında sadece kendi oyunlarına ve yakın çevrelerine alan açıyorlar. Sanata değil, kendi ideolojilerine hizmet eden oyunlara salon tahsis edip, çağdaş sanat anlayışına sırt çeviriyorlar.

İlerleyen günlerde ödenekli sanat kurumlarının da salonlarını doldurmakta zorlandığını göreceğiz. Hatta kimi oyunlar yarı salona, hatta yarıdan da az sayıda izleyiciye oynamaya başladı bile. Ödenekli bir sanat kurumunun 1+1 kampanya yaparak bilet satması beklenir mi? Gerçekten de düşündürücü olurdu bu! Devletten ciddi bütçeler alan, salon giderleri, personel maaşları, teknik ekipman gibi pek çok masrafı zaten kamu kaynaklarıyla karşılanan bir kurumun, hâlâ seyirciyi çekebilmek için kampanya yapması başlı başına trajikomik bir durum olurdu doğrusu! Ama belli mi olur, maliyetine zararına satışlar pazardaki haksız rekabeti gitgide ortadan kaldırıyor gibi. Devlet Tiyatrosunun kalıbın dışına çıkmayan oyunlarına bilet almak yerine sermayenin çok ünlülü tiyatrosuna, popüler sanatına bilet almak seyirci için daha cazibeli bir fikir… Hal böyle olunca, ödenekli kurum için “zarardayız” zilleri çalabilir ve bir aklı evvel kampanya başlatabilir… Birkaç yıl öncesi Tüsak’ın konuşulduğu dönemde bu kurum zarar ediyor, özelleştirelim tartışmasını hatırlayın! Mesele sadece koltuk doldurma değil; mesele, bu koltukların kimler için, ne koşullarda doldurulacağı meselesi. Halkın vergileriyle ayakta duran bir kurumun, halkla bu kadar arasının açılmış olması, asıl sorunun nitelikte değil, zihniyette olduğunu açıkça gösteriyor. Oysa bu kurumların elinde prodüksiyon anlamında çok ciddi imkân var: büyük bütçeler, geniş teknik kadrolar, sahne donanımı, tanıtım olanakları… Ancak bütün bu olanaklara rağmen sahneye konan oyunların çoğu ne yazık ki içerik ve estetik açıdan vasatın altında kalıyor. Hem nitelikli sanata tezgâh açtırmayacaksın hem de bilet fiyatını arttıracaksın… Vay be!!!

Bu haksız rekabet karşısında, kendi kısıtlı imkânlarıyla üretim yapan bağımsız tiyatroların çabası daha da kıymetli hale geliyor tabi. Tek kişilik, düşük bütçeli, bazen dekoru dahi olmayan ama metinsel, reji ve oyunculuk bütünlüğü kuvvetli, kuramsal gücü yüksek yapımlar, önümüzdeki süreçte çok daha fazla ses getirecek. Çünkü şu dönemler ileride incelediğinde, yorumlandığında oyuncunun artık yalnızca bir aktör – aktirist değil, aynı zamanda bir anlatıcı olduğundan bahsedilecek. Yani günümüz bağımsız tiyatro anlayışı ve anlatımı, tiyatronun doğuşundaki o ilk anlatıcıya, av hikâyesini kabilesine canlandırarak anlatan insana geri dönmüş durumda.

Oyun yazarları da oyunlarının tercih edilebilir, sahnelebilir olması için bu yönde eserler üretmeye başladı. Kabul edelim; hikâyeler oynanmak yerine, anlatımlarla canlandırılmaya döndü. Bu da başka bir performans olgusu yarattı.

Büyük Ekonomik Buhrandan Günümüz Ekonomik Buhranına…

1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın tiyatrolar üzerindeki etkisi, bugünkü ekonomik sanatın nasıl etkilendiğini anlamak açısından oldukça önemlidir. 1929 yılında ABD’de borsanın çökmesiyle başlayan ve hızla tüm dünyaya yayılan Büyük Buhran, modern tarihin en yıkıcı ekonomik krizlerinden biridir. Milyonlarca insan işsiz kaldı, şirketler iflas etti, tarım çöktü, bankalar battı. Kriz yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal, sosyal ve kültürel bir çöküşe de neden oldu.

Bu dönemde ABD’ de Başkanı Franklin D. Roosevelt tarafından YENİ DÜZEN adıyla 1933 ve 1938 yılları arasında kapsamlı ekonomik, sosyal ve kültürel bir reform hazırlandı.

Bu programın içerisinde FEDERAL TİYATRO PROJESİ (1935 – 1939) salt kültürel bir faaliyet olarak değil, sanatçıları, yazarları, yönetmenleri ve tiyatro çalışanlarını istihdam etmek için bir yardım önlemi olarak oluşturuldu. Bu proje kısa zaman içerisinde sanat eserleri yaratan, yeni biçimler ve tekniklerde denemeyi teşvik eden ve milyonlarca Amerikalının ilk kez canlı tiyatro görmesini mümkün kılan bölgesel tiyatroların bir federasyonuna dönüştürüldü. Bir yıl içinde Federal Tiyatro Projesi 15.000 erkek ve kadın istihdam etti, haftada 23,86 dolar öderken Actors Equity Association’ın (canlı tiyatro performanslarında çalışanları temsil eden bir Amerikan sendikası) asgari ücreti 40,00 dolardı. Bu erkekler ve kadınlar haftada sadece altı gösteri yapacak ve günde sadece dört saat prova yapacaktı. Yaklaşık dört yıllık varlığı boyunca 30 milyon kişi ülke çapında 200’den fazla tiyatroda FTP prodüksiyonlarına katıldı. Radyo programları hariç prodüksiyonların toplamı yaklaşık 1.200’dü.  Federal Tiyatro gelir elde etmek için değil, insanları istihdam etmek ve eğitmek için kurulduğundan, proje başladığında para alınması için hiçbir hüküm konulmadı. Sonuç itibarıyla yapımlarının yüzde 65’i halka ücretsiz olarak sunuluyordu. Federal Tiyatro Projesi’nin toplam maliyeti 46 milyon dolardı. Federal Tiyatro Projesi’nin mirası, yeni nesil tiyatro sanatçılarının kariyerlerinin başlamasında da görülebilir. Bu isimlere örnek vermek gerekirse, Artur Miller, Elia Kazan…

Türkiye’deki durum ise durum aydınlık içindeydi.  Devlet eliyle kurulan Ankara Devlet Konservatuvarı (1936) ve Devlet Tiyatroları (kurumsallaşma süreci 1940’lar) gibi yapılar, aslında Avrupa’daki bu kriz döneminin tersine, Türkiye’de sahne sanatlarının devlet güvencesine alınmasına yönelik bir hamleydi. Ancak o yıllarda Türkiye’de tiyatro, ekonomik zorluklardan bağımsız değildi. Turnelerle ayakta durmaya çalışan özel topluluklar, az imkanla büyük işler başarmaya çalıştı. Kamusal tiyatro düşüncesi yeni yeni yerleşiyordu. Peşi sıra Kurulan Köy Enstitüleri ile daha çağdaş eğitim modeli ile yeni nesiller yetiştiriliyor ve devlet eliyle bakılıyordu.

Devlet Konservatuarı’ndan ve enstitülerden de modern Türk Edebiyatına, tiyatrosuna, müziğine katkı sağlayan sayısız isim sayabiliriz… Fakir Baykurt, Necati Cumalı, Ruhi Su…

* * *

Toplumsal dönüşümün sanata getirdiği bu entegrasyon ülkemizdeki ekonomik koşullardan ve siyasi olaylardan bağımsız düşünülemez. Bir toplum düşünün, sabah gözünü açtığında dünden daha yoksul uyanıyor. Her gün adaletsizlikle sınanıyor, hayalleri ve geleceği olan, ilkeli, duyarlı evlatları demokratik taleplerini dile getirdiği için hapse atılıyor yetmiyor, fişleniyor. “Siciline işleyeceğiz, iş bulamayacaksın” deniyor. İstediği kadar başarılı olsun, yandaş ve partici değilse, cemaatin talebesi değilse “mülakatla” eleniyor, gelecek kaygısı yaşıyor. Bu ülkeden her şeyiyle kaçıp kurtulmak istiyor. Bir tarafta yandaşlığın getirdiği çok büyük bir gelir adaletsizliği ve çığırından çıkmış görgüsüzlük, sonradan görmelik gözümüzün içine sokularak yaşanıyor. Örgütlü cehaletin hüküm sürdüğü bu yaşam standardı, toplumun büyük bir kısmını nasıl mutlu etsin? Devletin öğrencilere karşılıksız vermesi gereken yurt, burs gibi yardımlar sadaka gibi sunuluyor. Paran varsa iyi bir eğitim alırsın, paran varsa iyi bir hastaneye gidersin, paran varsa daha kaliteli beslenirsin paran varsa daha sosyal yaşarsın, düşüncesi toplumun hücrelerine kadar işlemiş durumda. Orta gelirli diye bir sınıf kalmadı. Ya zenginsin ya yoksul! Emekli maaşıyla geçinemeyip hâlâ çalışmak zorunda olanların sayısı oldukça fazla. İşçiler uzun çalışma saatleri içinde köleden farksız yaşamakta, asgari ücret ile geçinenler farklı işlerde sigortasız çalıştırılmakta. Avrupa sıralamasında Türkiye, gelir dağılımı eşitsizliğinde ilk sıralarda yer almakta. Hâl böyleyken, ay sonunu zor getiren bir insan, nasıl tiyatro biletine para ayırsın? Hayatının başrolünde kaygı varken, sahnedeki oyuncuya, hikâyeye nasıl odaklansın? Sanat, elbette bir ihtiyaçtır; ama bu ihtiyaç, ancak karnı doyanın, başını sokacak bir yeri olanın önceliği olabiliyor ne yazık ki. Alım gücünün düşmesinden ötürü, birçok özel tiyatro, salonunu doldurabilmek için “1+1 bilet”, “öğrenciye ücretsiz”, “askıda bilet” gibi uygulamalara yönelmek zorunda kalıyor. Çünkü seyircinin cebinde bilet parası yok; çünkü tiyatroya gitmek, artık bir lüks sayılıyor. Bir koltuk daha dolsun, bir hikâye daha karşılık bulsun diye mücadele veriyor tiyatrolar. Oysa mesele sadece salonu doldurmak değil; mesele, sanatı yaşatmak, direnmek, anlatmaya devam edebilmek. Çünkü başka türlü sesimiz duyulmuyor bu gürültüde! Peki bu oyunlar kime onanıyor? Asgari ücretli gelemiyor, öğrenci gelemiyor, işçi, emekli gelemiyor… Kim için ve ne için hazırlanıyor bu oyunlar? Sanat herkes için eşit ve ulaşılabilir şekilde sergilenmeyecekse neden ve nasıl yapılıyor? Büyük sermayeli, prodüksiyonu pahalı, oynandığı salonun kira tahsis ücreti ve seyircisi sayısı oldukça yüksek, ünlüsü bol, bilet ücreti proje prodüksiyonunun ve oyunun günlük oynanma maliyetinden dolayı yüksek olan oyunların bir kısmı bile kampanyalı bilet satışına dönmüş durumda, teknik sebeplerden ötürü(!) ertelenen ve iptal edilen oyunlarda cabası!!!

* * *

Büyük Buhran gibi krizler, tiyatro gibi “lüks” sayılan sanat dallarını ilk ve en sert biçimde etkiler. Ancak aynı zamanda bu dönemler, sanatın “zaruret” olduğunu, halkla yeniden temas ettiğinde nasıl dönüştürücü bir güce sahip olduğunu da gösterir.

Devletin sanata bakışındaki kırılma anları, krizin şiddetini ya azaltır ya da daha da büyütür. 1930’larda ABD’nin Federal Theatre Project’i bu anlamda önemli bir örnektir. Bugün Türkiye’de ve dünyada yaşanan ekonomik sıkışmalar, geçmişteki bu örneklerle ciddi benzerlikler taşımaktadır. Fakat refah düzeyi yüksek ülkeler ekonomik ve siyasal olarak ne yaşarlarsa yaşasın sanatı teşvik etmeye devam ediyorlar. Almanya 2023’te 18 yaşına giren gençlere, kitap, tiyatro, müzik, müze ve sinema gibi kültürel etkinliklerde kullanılmak üzere 200 avroluk bir kültür kartı sunmuş, İspanya gençlere 400 avroluk bir kültür bonusu vererek tiyatro, konser ve diğer etkinliklere katılımları teşvik edilmiş, Fransa gençlere 300 avroluk bir kültür kartı sunmuş ve bu kart, tiyatro, sinema, müzik gibi etkinliklerde kullanılabilmiştir. Ayrıca bağımsız tiyatrolar, sanatçılar ve festivaller düzenli olarak proje bazlı hibeler alabiliyor. Bizde ise tablo şöyle; öğrenciler bazı KENT LOKANTALARI kapatılmadan önce orada yemek yiyordu, bazıları tutuklu ya da ev hapsinde! Asgari ücretli ikinci bir iş arayışı içinde (uykusundan ciddi şekilde feragat ederek) emekli, maaşıyla kirayı mı ödesin, market alış verişini mi yapsın onun derdinde, işçi uzun çalışma saatlerin noktasında bir köleden farksız çalışmakta…

Dar gelirli kesimlerin kendi imkânlarıyla tiyatroya, sinemaya, konsere düzenli ve özgürce gitmesi ne yazık ki ekonomik gerçeklikler nedeniyle oldukça zor. Bu onlar için bir lüks ihtiyaca dönmüş durumda. Haliyle bu ekonomik paradoks sanata yansıyor. Bu nedenle özel ve bağımsız tiyatrolar 1+1 bilet, “öğrenciye ücretsiz askıda bilet, %50 indirimli bilet şeklinde kampanyalarla oyunlarını döndürmeye çalışıyor, bu kampanyalar bu nedenle yaygınlaştı. Amaç ülkedeki ekonomik ve siyasal durumu doğru anlayıp seyirciye ulaşmak ve sanatı yaşatmak, zararına da olsa koltuk doldurmak. Bir eser yarattık, az da olsa karşılık bulmak, alkışı duymak.

Büyük sermayeli bileti çok pahalı tiyatrolardan tutun da, kurum tiyatrosuna, oradan da bağımsız tiyatroya kadar; domatesin ne kadar pahalılaştığını söylemeyen şey, sanat değildir! Domates alamayanı tiyatroya gelmiyor diye eleştiren de ahmaktır! Kimse kendini kandırmasın… Hepimiz aynı çöplükteyiz işte. Marketten aldığımız domates aynı. Bugün neredeyse hepsi bir kez bile olsa aynı amaçla farklı kampanyalar yapmakta. Bu gerçeği saklamanın sakıncalı bir yanı yok. Saklarsan aşağılık kompleksinde boğulursun, şişmiş egon elinde patlar. Bütün bu fotoğraf tek bir şey söylüyor işte; ekonomi çok kötü birader!!! Buhranda bile kalkınmayı sanatta gören zihniyetle, şimdiki zihniyeti bir yan yana getirin artık. Bu yazıyı çözüm odaklı bitirebilirdim elbette fakat kamusal desteği verdiğinde bile ukalaca ve sadaka diliyle veren bir zihniyetten umudum yok, olmaz da! Varsa yoksa sadece seyirci var, yani halk var!

Tiyatro, sadece sahnede değil; yaşamda da onurlu bir duruşun, dirençli bir yaratıcılığın adıdır. İndirimli kampanyalarla, ucuzluk etiketiyle, haraca bağlanmış salon politikalarıyla itibarsızlaştırılmak istenen bu kadim sanat, ancak onu gerçekten dert edinenler sayesinde ayakta kalabilir.

Dostluk ve Dayanışmayla…

AHMET YAPAR

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku