Konuyu iyi bilenler -bilmeseler, o makamlara gelirler miydi- biraz da küçümseyerek, ülkemizde – iyi- oyun yazılmıyor diyerek, yerli oyun yazarlarını görmezden geliyorlar. Özellikle ödenekli tiyatroların yöneticileri, yıllık proğramlarında, yabancı oyun yazarlarının oyunlarına ağırlık vererek, yerli oyunlara az yer veriyorlar. Aslında tiyatronun konusu ‘insan’ olduğuna göre, yabancı-yerli ayırımı yapmanın da yanlış olduğu düşünülebilir. Önemli olan insanın duygu ve düşüncelerini, sahne diline en iyi aktarabilen oyunlardır. Ancak tiyatronun bir de ulusal oyun dağarcığını yaratma ve geliştirme görevi olduğu konusu var ki, konumuz da budur.
1960’lı yıllarda, yeni oluşturulan anayasanın da etkisiyle, ülkemizde bu konuda bir atılım yaşandığı söylenebilir. Orhan Asena, Turgut Özakman, Haldun Taner, Cahit Atay, Aziz Nesin, Çetin Altan… gibi yazarların oyunları, bu gelişmenin kanıtı gibi gösterilebilir.

Pembe Kadın oyunundan, Kent Oyuncuları
Benim de 1963 yılında Devlet Tiyatrosuna gönderdiğim ‘Topuzlu’ adlı oyunum, Ankara DT da hemen repertuara alınmış ve sürekli 254 temsil yaparak, o yılın en iyi oyunu seçilmişti. Bir yıl sonra, İstanbul’a, Kent Oyuncuları’na gönderdiğim ‘Pembe Kadın’ daha büyük ilgi görmüş ve sürekli 500 temsili aşma başarısını göstermişti. Bundan sonra çoğu DT da sahnelenen oyunlarım, beni birden o yazarların arasına sokuvermişti. Sahnelen oyunlarımın hepsi, izleyicinin sıcak ilgisiyle karşılanmıştı. Bu örneği, ilginin bazen olumlu yönde kazanımlar sağladığını belirtmek için verdim.
O yıllardan bu yana, asıl mesleğim olan hekimlikle birlikte, tiyatro oyunu yazmayı sürdürdüm. Altmış yaşına gelince, hekimliği bırakarak, tüm zamanımı tiyatroya ayırdım.

Topuzlu oyunundan, İzmir Devlet Tiyatrosu
Bugün yazdığım oyun sayısı 136’yı buldu. Yanlış anlaşılmasın, bu sayıyı başarının ölçüsü olarak almıyorum… 52 yaşında ölen W. Shakespeare’in yazdığı 37 oyunun tümü, 24 yaşında ölen George Büchner’in yazdığı 4 oyunun hepsi, kırklı yaşlarda ölen Gogol ve Çehov’un pek çok oyunu, B. Brecht’in 48 oyunundan çoğu, Arthur Miller’in oyunları ve 51 yaşında sahnede ölen Moliere’in pek çok oyunu, dünya sahnelerinde oynandığı halde, Fransız yazar Eugene Scribe’in yazdığı 371 oyundan hiçbiri, günümüze kalma başarısı gösterememiştir. Yani önemli olan, ürünün sayısı değil, niteliği ve değeridir. Ben bunun bilincinde olarak yazdım.
Oyunlarımın hepsini kitap olarak yayınladığım halde, onların önündeki görünmez dağları ve duvarları aşarak, yetkililere ulaştığını sanmıyorum. Önceki yıllarda, örneğini verdiğim gibi, yöneticilerin yaklaşımındaki inceliği ve titizliği bugün görememenin kaygısını taşıyorum. Tersine, kendilerine açılan telefona çıkmaktan çekinen, iyi niyetli sohbet ya da kutlama içeren mesajlara bile yanıt vermekten kaçınan bir tutum takınmaktadırlar. Bunun insanı, insana, insanla anlatan bir sanat dalı olarak tanımlanan tiyatronun içindeki ‘insan kavramını’ zedelediğini düşünmüyorlar. Bu durum yaşanan toplumsal yozlaşmanın tiyatrodaki izdüşümü olarak açıklanmaya çalışılsa da, tiyatronun onursal kimliğine yakışmamaktadır. Özellikle benim gibi, önceliği emeğe ve insana saygı duyulan bir kültürden gelenleri daha çok üzmektedir. Yoksa kimse yaşa saygı beklentisi içinde değildir.

Nur Baba Efsanesi oyunundan, Efeler Şehir Tiyatrosu
Devlet Tiyatroları’na daha önce gönderdiğim oyunlarımdan 26 tanesi, Edebi kurulun onayından geçtiği halde, konduğu havuzda on yıllardır üstünü örten örtü kaldırılmadan beklemektedir. O havuzda bu sayıda onaylı oyunu olduğu halde, sessizce bekleyen başka biri var mıdır, bilmiyorum. Artık beklemiyorum da. Ancak bu durum da, Edebi kurulun işlevi nedir sorusunun yanıtını da boşlukta bırakmaktadır.
Sanki birileri bana, bu yaşta (97) hala niye yazıyorsun demektedir. Daha anlaşılmaz olanı, yok sayıldığımı söylemek istemeleridir. Oysa tiyatroda başarı, izleyici sayısının artmasıyla değil, bu konuda emek veren kişilere gösterilecek güleryüzle ve anlayışla sağlanabilir. Oyunlarının oynanmasından söz etmiyorum, ilgiden söz ediyorum.
Yöneticiler, bu alanda emek verenlerle arasına dağlar dikeceğine, kapılar açsa, tiyatronun kişiliğine daha çok hizmet etmiş olurlar. Çünkü başarı çoğu kez gülümseyen bir yüzle ve kucaklayan bir tutumla sağlanabilir, asık ve kendini beğenmiş bir yüzle değil.

Her şeye karşın yazmayı seviyorum. Hiçbir zaman çalakalem ve laf olsun diye yazmadım. Vodvil ve fars dışında, elimden geldiğince yazıyor, ardımda bir iz bırakmaya çalışıyorum… Yorulmama aldırmadan. Hata yapmamağa özen göstererek…Farketmeseler de…İlerlemiş yaşında neden köşene çekilmeyip, hala yazıyorsun deseler de… Gerçek duygularımı ortaya koyarken, attığım eleştiri oklarından birinin, kendilerine yöneldiğini düşünseler de… Hatta beni yok saysalar da…
Çünkü ben bu işi seviyorum. Yaşam biçimi olarak ve saygı duyduğum tiyatroyu çok ciddiye aldığım için yazmayı sürdüreceğim. Belki ben ortadan çekildikten sonra, birilerinin gözüne çarpar da, oyunlarımdan biri sahne ışığına kavuşur diye yazacağım. Böylece ölümün elinden bir şeyler kopardığımı düşünerek teselli bulacağım. Biri bunları söylemeli diyerek, genç yazarların duygularını aktardığımı da düşünerek yazıyorum. Alınacak olan biri çıkar mı?. O da onun sorunudur doğrusu.
Sürç’ü lisan ettimse… Ettim mi? Yo, sanmıyorum. Kimseyle bir kavgam yok. Kimseden beklentim de yok… Giderken dostlara bir el sallamak istedim, o kadar… Zahmet olmazsa – içinizden gelmese bile- siz de el sallarsanız… o da yeter bana… Hoşça kalın!..
