Tiyatro Ak’la Kara, polisiye edebiyatının kraliçesi kabul edilen ve Hercule Poirot karakterinin yaratıcısı Britanyalı yazar Agatha Christie’nin en çok okunan ikinci romanından uyarladığı “Doğu Ekspresi’nde Cinayet” oyununu üç sezondur sahnelenmeye devam ediyor.
Dedektif Hercüle Poirot’un İstanbul’dan başlayan tren yolculuğu sırasında yaşanan bir cinayet ve şüpheli 13 kişi arasında katil ya da katilleri bulabilmek adına verdiği uğraşı konu edinen kitap Tiyatro Ak’la Kara tarafından büyük bir titizlikle sahneye aktarılmış. Büyük bir tren dekoruyla seyirciyi karşılayan oyunda kullanılan -sinevizyon, sis ve kar efekti vb. gibi- tüm ayrıntı incelikle hesap edilmiş. Yaratılan sahne tasarımı sayesinde seyirci adeta trendeki vagona yerleşip Hercüle Poirot ile birlikte cinayeti çözmek için zihin yarışına giriyor.
Oyunun oyuncusu ve yönetmenlerinden olan Savaş Özdural tarafından çevirisi yapılan oyun, polisiye türünün en önemli ismi Agatha Christie’nin elinden çıkan bir hikaye olması nedeniyle oldukça sürükleyici. Fakat oyunun başarısının asıl mimarları hiç kuşkusuz hikayeye can veren başarılı oyuncuları. Atilla Şendil (aynı zamanda oyunun diğer yönetmeni), Oya İnci, Romina Özipekçi, Özdemir Çiftçioğlu gibi usta isimler ve onlara eşlik eden Hakan Akın, Ebru Karanfilci, Can Esendal, Ilgın Angın, Özgür Özdural, Hilal Yurdakul, Fatih Özacun ve Kerem Tataroğlu adeta bir oyunculuk resitali sunuyorlar sahnede. İstanbul’dan yola çıktığımız ve oyun sonuna kadar gerçek bir trende yer aldığımız hissiyatını yaşadığımız bu başarılı dekora imza atan isim Can Kavurt. Oyunun sahne gerisinde yer alan diğer isimler ise Barış Ulusoy (yönetmen yardımcısı), Fatih Özacun (Müzik) ve Ahmet Güleryüz (Işık Tasarımı).
Tiyatro… Tiyatro… Dergisi olarak oyunun üç başarılı ismi Oya İnci, Atilla Şendil ve Savaş Özdural ile röportaj gerçekleştirdik.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Bugünlerde pek çok tiyatro, dekoru, kostümü, oyuncu sayısını minimum düzeye indirmeye başlamışken siz 13 kişilik kalabalık bir ekiple ve neredeyse kamu tiyatrolarına has görkemli bir dekorla oyunu sahneye taşıdınız. Oyunu ayrıca görsel efektlerle de besliyorsunuz. Tiyatroların -hepsi için söylemiyorum tabii- ekonomik koşulların baskısı altında küçülmeye gittiği bir dönemde böyle bir oyun sahnelemenin dezavantajları oldu mu?
Atilla Şendil: Her oyunun bir kutru vardır. Bu kalabalık bir oyun olduğu için kişi sayısını yüksek tutmak zorundaydık. Eğer bu tarz bir oyunu sahneleme düşüncesine girmişseniz bazı riskleri de göze almışsınızdır. İki-üç kişilik olup büyük dekora sahip oyunlar olduğu gibi, kalabalık bir kadrosu olup da hiç dekoru olmayan oyunlar da var ama bu oyunun kalabalık bir kadrosu var. Ayrıca dekoru, kostümü ve ışığı da oldukça görkemli olmak zorunda. Açıkçası bazı işlerin de yapılması gerekli. Ben; “Biz özel tiyatroyuz, biz şuyuz, biz bundan biraz geri duralım.” vb. cümleleri çok doğru bulmuyorum. Bu biraz cesaret işi. Bu aslında Savaş’ın cesareti. Bu cesareti bize o aşıladı, bizi bununla yoğurdu ve biz bu oyunu çıkardık.
Savaş Özdural : “Doğu Ekspresinde Cinayet”, Tiyatro Ak’la Kara’nın üçüncü Agatha Christie uyarlaması. Türk seyircisi Agatha Christie’yi ve polisiye hikayeleri çok seviyor. Sezon sonunda 200. oyunu geçmiş olacağız. Üç sezondur kapalı gişe oynuyoruz. Seyirci de oyunu çok beğendi. Çok güzel eleştiriler alıyoruz. Bunun en büyük nedeni de işin dekorunun, kostümünün, ışığının gerektiği gibi yapılıyor olması. Eğer bu şekilde yapmayacaksanız, bu oyunu da seçmemeniz gerekir. Oyunun adalet kavramı üzerine çok önemli cümleleri var ve bizler de bunu seyirciye aktarmak istedik. Bunu yaparken de dekorla, kostümle ve ışıkla seyircinin gözünü; söylediğimiz cümleler ve aktardığımız hikayeyle de beynini doyurmak gerektiği üzerinde durduk. Onun için aslında önemli olan oyuncu sayısı değil de yapacağınız projenin ne olduğu ve seyirciye ne söylemek istediğiniz. Doğru projeyi bulduğunuz zaman 50 kişilik bir kadrosu da olsa o oyunu oynamak zorundasınız.
Oya İnci: Kalabalık bir oyunda oynamanın çalışırken bazı zorlukları oldu tabii. Ama biz sanatçılar kalabalık oyunları severiz. Çünkü bu sayede birbirimizle alışverişlerimiz çok iyi olur. Birbirimizden etkilenebiliriz. Kulisimiz de iyi olursa bu oyunda olduğu gibi sahneye çok güzel bir oyun çıkarabiliriz.

Ayçe Özyiğit: “Doğu Ekspresinde Cinayet” Türkiye’de ilk kez sahnelenen bir eser. Aynı zamanda Agatha Christie’nin en çok okunan ikinci kitabı. İlki 10 Küçük Zenci. Tiyatro Ak’la Kara olarak iki romanı da sahneye uyarladınız. Benim çocukluğumda da Cinayet Dosyası dizisi vardı -benim neslim hatırlar mutlaka- Bizler o diziyi büyük bir keyifle izlerdik. İpuçlarını çözmeye çalışmak, ayrıntılara dikkat kesilmek; kısacası beyni aktif tutan filmler, kitaplar insanları diri tutardı. Şimdilerde özellikle genç nesilde çok büyük bir dikkat dağınıklığı söz konusu. Öte yandan, sosyal medyanın da insanlardaki tahammülsüzlüğe, çabuk tüketime katkısı büyük. Bu dönemde iki perdelik bir oyunu sahneye taşırken risk aldığınız düşündünüz mü?
Savaş Özdural: Hiç düşünmedim açıkçası ve çok enteresan bir durum var. Bizim seyircimizin yarısından fazlasını genç izleyiciler oluşturuyor. Söylediğiniz gibi biz de bu durumun tam tersini bekliyorduk. Agatha Christie bu kitabı 1934 yılında yazmış. Bunun uyarlamasının da orta yaş üzeri bir seyirci kitlesi olabilir diye düşünürken her oyun, salonda büyük çoğunluğu genç olan izleyicilerle karşılaşıyoruz ve iki saat boyunca pür dikkat oyunu seyrediyorlar. Genç seyircinin dikkatinin dağılması onlara verdiğiniz işle doğru orantılıdır. Doğru bir işle karşılarına çıktığınız zaman o dikkat dağınıklığıyla karşılaşmıyorsunuz.
Oya İnci: Bizim oyunun yaş sınırı +13. 13 yaş -kimi zaman ebeveyn gözetiminde 10 yaş- seyirciler de oyunumuza geliyor ve herkesten daha dikkatli izliyor. Bizler sıkılırlar mı acaba diye düşünüyoruz ama gayet heyecanlı izliyorlar.
Ayçe Özyiğit: Edebi eserlerin sinema ve tiyatro uyarlamalarında o eserin hayran kitlesi de önemli bir faktör. Kitap hayal gücümüzü aktifleştirdiği için hepimizin yarattığı karakterler, mekanlar ve dünya söz konusudur. Siz bu kitabın atmosferini sahneye yansıtırken ve karakter çözümlemelerinizde özellikle nelere dikkat ettiniz?

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Oya İnci: Ben aristokrat, aynı zamanda çok güçlü bir Rus prensesini canlandırıyorum. Bu karakteri bu gücünün arkasında kırılganlığı ve acısı olan bir kadın olarak ele aldım. Aynı zamanda zarif bir kadın ve ailesine de sahip çıkan birisi. Bir sahnede; “onların yerine beni alın” diyecek kadar da cesur bir kadın. Bu konsantrasyonla hazırlandım. Bir de artık üç senenin sonunda ben bu rolü çok benimsedim. Bazen “ben de bir prenses olabilirim” diye düşünmüyor değilim. (Gülüşmeler) Hatta ev yaşamımda da çoğu zaman prenses karakterine benzer hareketlerim oluyor. Sonra “saçmalama Oya, kendine gel!” diyorum. (Gülüşmeler)
Savaş Özdural: Bizim için prensessin zaten ablacığım. (Gülüşmeler) Hercüle Poirot karakteri de ilk kez sahneye uyarlanıyor.
Atilla Şendil: Hercüle Poirot karakteri için önümüzde bir sürü örnek vardı. Bir kere en başta kitabın kendisi var. Bize zaten karakterler hakkında oldukça ipucu veriyor ama bu noktada kişinin role ve rolü de biraz kendine yaklaştırması önemli. Poirot, bildiğimiz kadarıyla farklı bir tarihte doğuyor ama ben boğa burcu olduğum için bence boğa burcu o adam. (Gülüşmeler) Çünkü yemek ve içmek en sevdiği aktivite. Bunları ben de çok seviyorum. Doğaldır ki kendi karakterinizdeki izler role yansır. Roldekileri de kendinizdekilerle birleştirirseniz zaten güzel bir çözümleme çıkar ortaya. Biz hepimiz bunu yaptık diye düşünüyorum. Oyunun başarısı da bence o. Kitabın birçok film uyarlaması da yapıldı. Baktığınız zaman hemen hemen hepsinin farklı şekillerde yorumlandığını görebilirsiniz. Bu da onların arasına girecek bir yorum oldu bence.
Savaş Özdural: Oyuna gelen seyircinin neredeyse %80’i-90’ı filmini seyretmiş, bunun %50’si de kitabını okumuş olarak geliyor. İlginçtir bize elinde kitapla gelen genç izleyiciler de oluyor. Geliyorlar ve imzalatıyorlar kitabı. Böyle enteresan olaylar da yaşıyoruz. İnternette oyuna dair yapılan yorumlarda oyunumuzun asla kitabın anlattığının altına düşmediği, hatta film uyarlamalarından daha iyi bir uyarlama olduğunu söyleyen seyircilerimiz var. Onların takdiridir. Biz de bu tür yorumlara seviniyoruz açıkçası.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Polisiye türünde yazarlar katili okuyucudan saklamak ve hikayedeki gizemi sonuna kadar diri tutmak için anlatı biçimleriyle oynayabiliyor ve her türlü betimlemeden faydalanabiliyorlar. Bir noktada kitap okuyucuları anlatıyı kendi hayal dünyasıyla da besliyor. Diğer türlere kıyasla bir polisiye eseri sahneye aktarmanın zorlukları neler? Sahne geçişleri esnasında bazı kısımları seyirciye sinevizyon aracılığıyla yansıtıyorsunuz. Sadece tiyatronun unsurlarından yararlanarak istenilen gizemi yine yaratılabilir miydi?
Savaş Özdural: Sinevizyonu hikayeye sadece görsel zenginlik katması adına kullandık. Yani biz bunu tamamen kaldırsak da oyun kendi değerinden hiçbir şey kaybetmez. Artık 2026 dünyasındayız. Teknolojiden çok uzak durmadan seyirciyi biraz daha oyunun içine alabilmek adına kullandığımız bir sistem bu. Bir de bizim bu oyunda çok ciddi bir dekor değişimimiz var. Şu anda gördüğünüz yemekli vagon saniyeler içinde yataklı vagona dönüşüyor. Bunu seyircinin gözü önünde yapmak yerine -onlar ön perdede başka bir hikayeyle ilgili film seyrederken- perdenin arka tarafında biz dekoru değiştiriyoruz. Sinevizyonu genel olarak bu tür sahne değişimlerinde kullandık. Atilla ile beraber oyun rejisini yaparken hikayenin içine küçük ipuçları koymaya özellikle çok dikkat ettik. Seyirci için; geriye dönük düşününce “bunu onun için yapmışlar, daha dikkatli seyretseymişim bunu bulabilirmişim” diyebilecekleri kıvamda bir hikaye yaratmaya çalıştık.
Atilla Şendil: Finalde kullandığımız görüntüler, bize daha önce yaşananları bir parça hatırlatması ve seyircinin de hikayeyi kafasında bütünlemesi açısından çok faydalı. Savaş’ın dediği gibi hikayeyi sinevizyonu çıkartıp anlatalım yorumda değişen hiçbir şey olmaz ama tiyatro zaman zaman böyle zenginlikleri de ister.
Ayçe Özyiğit: Atilla Bey ve Savaş Bey, ikiniz de oyunun yönetmenisiniz. Aynı zamanda oyunun uyarlaması da size ait Savaş Bey. Hem oynayıp hem oyunu yönetmenin kolaylıkları da zorlukları da var elbet. Sizde süreç nasıldı? Oyunu özellikle sizin yönetmek istemenizin nedeni daha bağımsız olma, kendi hayal gücünüzü sınırlandırmamış olmak üzerine mi kurulu?

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Savaş Özdural: Ben oyunu tekste uyarlarken işin teknik kısımlarını -sinevizyon, kar efektleri, sisler vb. gibi- kafamda bir dünya canlandırarak yazdım. Ondan sonra uyarlamayı Atilla’nın önüne koyduğumda dedim ki, “bunu sen de başka bir gözle oku.” Kastettiğim karakter çözümlemeleri, oyuncular arasındaki diyaloglar, oyunculuk bazında nasıl hareket etmemiz gerektiğiydi. Atilla da tamam deyince oyunu beraber yönetmeye karar verdik. İkimiz de oynadığımız için ben sahnedeyken Atilla gözlemledi. O sahnedeyken ben aşağı inip baktım. İkimiz sahnedeyken kimse bakamadı. (Gülüşmeler) Hem oynayıp hem yönetmek iki kişi olduğunuzda çok kolay bir iş haline geliyor. Bir de biz Atilla ile artık abi kardeş gibiyiz. Çok uzun yıllar beraber çalışıyoruz. Karşı tarafın söylemek istediğini gözünün içinden anlıyoruz. Onun için çok zorlanmadık bu konuda.
Atilla Şendil: Hiç zorlanmadık. Yalnız, kitabın dokusunu korumaya özen gösterdik. Çünkü yazar yazım esnasında hayal ettiğini kaleme döküyor. Onu uyarlayan, yeniden dönüştüren kişi de başka bir hayal kurarak onu vücuda getiriyor. O metni okuyup sahnede ete kemiğe büründürme noktasında da bir üçüncü hayal giriyor devreye. O noktada Savaş’la oturup ilk hayalden uzaklaşmadan ne yapılabilir diye düşündük. Çünkü kurulan o ilk hayal çok önemli. Yazara, aykırı bir şey yapacaksanız o metni yapmayın zaten, başka bir şey yapın.
Oya İnci: İki yönetmenle çalışmak biraz zor oldu bizim için. (Gülüşmeler) Rahat çalıştık tabii. Esprisini yapıyorum. İkisi de birbirlerine o kadar uyum sağlıyorlar ki bir yerden sonra biz hangisi neyi söylerse bir ağız olarak kabul ederek çalıştık. Yani ikisi de aynı oyunun içinde de oldukları için hiç zorluk çekmedik. Oyun daha da çabuk çıktı bence.
Savaş Özdural: Hem oynayıp hem yönetmenin şöyle bir avantajı oldu bizim için. Oyun esnasında bir sahneye ekleme yapmak istediğimiz zaman onu hemen gerçekleştirebiliyoruz. Bu şekilde olunca oyun da devamlı olarak kendini geliştiriyor. Yönetmen oyunu yönetip sahneye çıkarıp arkasını dönüp gitse, sonra oyun başka bir hale gelebilir. Eksikler tamamlanmayabilir ama kendiniz yönetip oynadığınız zaman böyle bir artınız olabiliyor.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Oyunun/kitabın seyircileri/okuyucuları olarak bizleri düşürdüğü ahlaki ikileme değinmek istiyorum. Doğu Ekspresi Cinayetinde suç-ceza, adalet ve yargı kavramları birbirine karışıyor. Kişiler adaleti kendi başına sağlamaya kalktığında bu ahlaki bir çöküntüye sebep olmuyor mu? Finalde Poirot’un verdiği karar konusunda sizin düşüncelerini de öğrenebilir miyiz?
Savaş Özdural: Bu çok bıçak sırtı bir konu. Poirot’un finale doğru söylediği bir cümle var. “Yasaları koruyamazsak insanlığı ve uygarlığı koruyamayız. Cellatlar ve yargıçlar kendi kendilerini seçemezler.” Bu tarz olaylarda örneğin bugün biri doğru karar verip adaleti yerine getirir ama yarın bir başkası adaleti sağlamak adına yanlış karar verebilir. Son noktada yine adalete güvenmek ondan dışarı çıkmamak gerekiyor ama tabii bunun milyonda bir istisnası da olabiliyor. Bizim oyunumuzda o milyonda bir istisnayı anlatıyor. Evet, oyunda suç, adalet, adaletten kaçıldığı, kurtulabildiği zaman suçlulara ne yapılması gerektiği gibi durumlar tartışılıyor ama dediğim gibi bunun çok özel bir durum olduğunu düşünüyorum.
Atilla Şendil: Tüm bunlar doğru ama bunun yanında yine Poirot’un söylediği bir söz var. “Adalet tek başına yeterli olmaz kimi zaman. Ya vicdan?” Onu ne yapacaksınız? İşte bu uç örnek. Zaten uç örnekler bir şey anlatır insanlara. Yoksa sıradan hikayeler hiçbir şey anlatmaz. Aslında oyunun ana teması; vicdan. Bir de hikayenin gerçek bir olaya dayanması da çok önemli.
Savaş Özdural: Oyunda anlatılan bir çocuğun kaçırılması, fidye istenmesi, fidye verildiği halde çocuğun öldürülmesi aslında gerçek bir olay. Atlas Okyanusu’nu uçakla geçen ilk kişi olan Charles Lindbergh’in başına gelen bir hikaye. 1932 yılında oğlu 20 aylıkken kaçırılıyor. Fidye pazarlığı yapılıyor fakat daha sonra kaçıran kişi çocuğu öldürüyor. Agatha Christie bu olaydan etkilenip bu hikayeyi yazıyor. Sonrası tabii ki tamamen kurmaca. Bir önceki oyunumuzda da -On Kişiydiler- bunun tam tersi bir adaleti anlatıyorduk. Adaletten kaçan ve kurtulduğunu zanneden insanlar suçlu oldukları halde gerçekten kaçıp kurtulabilmiş midir? Onun için bu iki oyun da Agatha Christie de bizim için çok önemli. Söylediği çok önemli cümleler olduğu için seçilmiş oyunlar bunlar.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Oya İnci: Adalet mi, vicdan mı? Oyunda bunun bir irdelemesi var. Finalde ise tüm karakterleri şaşırtacak bir karar veriyor Poirot. İlk defa vicdanın ağır bastığı bir karar veriyor ve son sahnedeki gerilim birdenbire başka bir duyguya evriliyor. Bana göre seyirciyi asıl etkileyen de bu duygu değişimleri oluyor. Mesela hep sorarlar ya “üç senedir aynı rolü oynamaktan sıkılmadın mı?” diye. Hayır, bizim her trene binişimiz ayrı bir serüven. Metin aynı tabii ama her oyunda seyirciden farklı reaksiyon farklı enerji aldığımız için oynadığımız tüm oyunlar farklı hissettiriyor. Benim birçok ahbabım gelmiştir. “Sizinle beraber seyahat etmiş gibiyim” diyor.
Savaş Özdural: Dediği gibi seyircinin reaksiyona göre oyun çok değişiyor. Tamamen bambaşka bir hale gelmiyor tabii ki ama bizim duygularımız, zaman zaman ritmimiz, aldığımız keyif, seyirciye verdiğimiz keyif oyunu çok etkiliyor. Salonun büyüklüğü bile çok büyük bir etken. Burada oynamakla, mesela bin kişilik salonda oynamak arasında çok ciddi bir fark var. Bu tip oyunlar o kadar büyük salonları kaldırmıyor. Seyirciyi içine alması gereken, dramatik yapısıyla seyirciye bir şeyler veren oyunlar, o kadar büyük salonlarda çok keyifli olmuyor galiba. Hem bizim için hem de seyirci için.
Ayçe Özyiğit: Tiyatro Ak’la Kara’yı 2011 senesinde kurdunuz. 2011’den 2020’ye kadar oyun sayısı konusunda oldukça aktifsiniz, dört oyunla sezonu açtığınız olmuş. 2020 senesinden sonra oyun sayınız azalmış ve şimdi repertuarınızda iki oyun var. Pandemi ve sonrasında gelen ekonomik kriz Ak’la Kara Tiyatrosu’nu nasıl etkiledi?
Savaş Özdural: Bu aslında yaptığımız oyunların seyirciden fazla talep görmesiyle alakalı bir durum. Sezondaki oyunlarımız seyirci tarafından beğenilip talep edilince Türkiye’nin çeşitli yerlerine gitme durumumuz oldu. Bu sebeple turnelere ağırlık verdik. Öyle olduğu zaman da bir oyun için burada bir teknik ekip bırakıp, diğer oyun için de başka bir teknik ekiple turneye gitmek çok zor bir hale geliyor. O yüzden böyle bir lokomotif oyununuz olduğunda ve çok talep gördüğünde “bu sene bununla bir gidelim, diğerine zaman ayıramıyoruz” gibi bir duruma geliyorsunuz. Oyun sayısındaki düşüşün nedeni bu oldu. Üç oyun yerine bir oyun yaptık ama bu oyun Ak’la Kara’nın rekorunu kırdı ve 200. oyunu oynuyor. Çok oynama anlamında da böyle bir ters durum var.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Yakın zamanda Ediz Hun kendisiyle yapılan röportajda diyor ki; “Al Pacino ve Robert De Niro gibi 70 yaşını geçmiş oyuncular hâlâ ana karakterlerde rol alıyor. Bizde ise yaşlı sanatçılar genellikle amca, baba, dede gibi kısıtlı rollerle sınırlandırılıyor.” Bunu sadece yaşla da sınırlandırmak olmaz. Günümüzde oyuncu olma kriteri genel olarak fiziki özelliklere ve popülerliğe indirgenmiş durumda. Bu sektörde ustalaşmış isimler olarak sanatçıya verilen değerden ötürü sektöre veya seyirciye siteminiz ya da kırgınlığınız var mı?
Atilla Şendil: Ne diyebilirim ki? Bir kere literatür meselesi var. Yani literatürde çok fazla bu tip oyuna rastlamayabilirsiniz. İkincisi farklı bir gerçek daha var. O da 65 yaşında devlet sizi kapının önüne koyuyor. Yani Devlet Tiyatrosu ve Şehir Tiyatroları’nda dışarıdan misafir sanatçı ya da emekli sanatçı olarak oyun oynayabiliyorsunuz. 60-65 yaş dediğiniz bana göre bir oyuncunun olgunluk çağı ve oynayacağı çok fazla rol var. Ama daha da ileri gittiğin zaman yani 70-80-90… Artık literatürde öyle bir oyun yok. Biraz önce bahsettiğim literatür meselesi o. Poirot karakterini belki 40 yaşında birisi çok da güzel oynayabilir. Tamamen bir yorum meselesi ama aktör olarak doygunluk, olgunluk gerektiren roller vardır. Onun için de bize biraz ihtiyaç var diye düşünüyorum ben. Şu var; belli kurumlara, belli noktalarda mahkum muyuz? Hayır! Burası benim sahnem diyebileceğiniz yerde de oyununuzu oynarsınız. Bu kadar basit.
Savaş Özdural: Galiba biraz halkın ne istediği ve halkın kültür yapısıyla alakalı bir durum bu. Yurt dışında Robert De Niro, Al Pacino’nun oynadığı bir tiyatro oyununa ya da bir sinema filmine halk talepte bulunup gidiyor. Türkiye’de ise talep görmesi için konuşmayı-oynamayı bilmese de yakışıklı, genç ve güzel olması yeterli bir kriter. Özellikle televizyon seyircisi tarafından. Bu da ister istemez yapılan işlerin ana karakterlerinin daha göze hitap edici hale gelmesini sağlıyor maalesef. Eğer kültür politikamız biraz daha gelişir de gerçekten sanata, oyunculuğa önem verilirse ileride böyle bir soru hiç karşımıza gelmez.

Atilla Şendil: Hani“tiyatro er meydanıdır.” diyoruz ya. O er meydanına kendini atmak isteyenler olabiliyor. O pohpohlanmış, gazlanmış, parlatılmış, cilalanmış kişilerin yaptıkları oyunlar oluyor. Çok güzel, hoş, çok hoş. O oyunlar o isimden dolayı inanılmaz yerlerde oynuyorlar. Full kapasite oynuyorlar. Üç bin kişi, beş bin kişi gidiyor. Bu beş bin kişinin dört bin dokuz yüzü lanet ederek çıkıyor yalnız oradan. Bu işin de bir eğitimi var neticede. Mesela ben hukuku çok seviyorum diye gidip avukatlık yapmıyorum. “Ben oyunculuğu çok seviyorum. O zaman ben de oyuncu olayım.” diye düşünüyorlar. Öyle bir dünya yok. Bunun da bir eğitimi var. Evet, işte hikaye sonunda buraya dönüyor.
Savaş Özdural: Rahmetli Müşfik Kenter Hocamız okuldayken şöyle derdi bize; “Öyle bir oynayacaksınız ki… Dünyanın en normal şeyiymiş gibi… Oturan seyirci, ben de bunu bu kadar oynarım zaten. Bunu ben de yaparım diyebilecek.” Galiba bu işi o kadar iyi yapıyoruz ki seyreden kişiler “ben de yaparım” diye sahneye çıkıyorlar. (Gülüşmeler) Acaba o kadar da kolay bir iş olmadığını sahnede anlatsak mı?
Atilla Şendil: Yok anlatmayalım. (Gülüşmeler) Zaten kendisi o gerçekle yüz yüze geldiği zaman kendine söylüyor onu; “ben başka bir iş yapayım bari” diye.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Benim sorularım bu kadar. Sizler gibi değerli ve usta isimlerle bu kadar güzel bir sohbet fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Çok teşekkür ederim.
Savaş Özdural: Rica ederiz. Biz de size ve Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne çok teşekkür ederiz.
Atilla Şendil: Biz teşekkür ederiz sizlere.
Oya İnci: Çok sağolun, geldiniz ve çok güzel bir sohbet oldu.
AYÇE ÖZYİĞİT
DOĞU EKSPRESİNDE CİNAYET OYUN TARİHLERİ
13 Mart Tiyatro Ak’la Kara
14 Mart Tiyatro Ak’la Kara
15 Mart Tiyatro Ak’la Kara
26 Mart Tiyatro Ak’la Kara
27 Mart Tiyatro Ak’la Kara
28 Mart Tiyatro Ak’la Kara
4 Nisan Ted Sakarya Koleji
13 Nisan Çankaya Belediyesi Atatürk Sanat Merkezi
14 Nisan Etimesgut Bld. Korkut Ata Kültür ve Kongre Merkezi
18 Nisan Sefaköy Kültür ve Sanat Merkezi
28 NisanCaddebostan Kültür Merkezi
