Serap Işık yazdı: İzmir Şehir Tiyatroları’ndan “Cadı Kazanı”

editor
7,4K Okunma

Arthur Miller, Cadı Kazanı adlı oyununu, kendisinin de yargılandığı, Soğuk Savaş döneminin ürünü Mc Carthy’nin yarattığı, hukuksuzlukların ve hak ihlallerinin bir göndermesi olarak yazmıştır. Oyun 1950’lerde ABD’de hüküm süren ve pek çok kişinin komünist olmakla suçlanıp yargılanmasıyla sonuçlanan Mc Carthy’nin baskı ortamının bir eleştirisidir. 1692 yılında Boston yakınlarında bir İngiliz yerleşimi olan Salem’de başlayan “cadı avı“ 1950’li yıllarda gerçekleşen “komünist avı“ dünyadaki adalet anlayışının, hiç değişmediğini bize gösterir. Zamanları farklı bu iki mahkemedeki adaletsizlik ve gelişen histeri neredeyse birebir aynıdır.

Yazar Salem’de kaynayan kazanı, seyircisine olduğu gibi aktarmıştır. Oyunda geçen olaylar, tanıkların yönelimleri, oyun kişilerinin adları gerçekte neyse odur. Bir Antik Yunan tragedyası seyircisi gibi, günümüz seyircisi tarihi bilgiyle oyunun konusunu bilir. Örneğin,  gerçek hayatta mahkemeye karşı duran Giles, oyunda da aynı adla, yine aynı şekilde ve davayı reddettiği için aynı nedenle, üstüne kayalar konulup idam edilir. Salem’de kurulan cadı mahkemelerinde, çorba kazanının içinde kurbağa bacağı attığı varsayılan cadıyı darağacına gönderirken, Mc Carthy Amerika karşıtı faaliyetleri izleme komitesinde yalancı tanıklar, gizli tanıklar işin başını tutarlar. Dini alet edip cadı- büyücü suçlamasıyla insanların canlarını ve topraklarını ellerinden alırken, yüzyıllar sonra komünist yaftasıyla insanları çarşaf çarşaf kara listelere alıp, haklarından ve hürriyetlerinden mahrum bırakıp, korku imparatorluğu yaratırlar. İşte böyle bir dönemde Miller, Cadı Kazanı’nı yazar. (1953) Antointte Perry ödülünü kazanan oyun, 1954 yılında Londra’ da prömiyer yapar. Arthur Miller’ a bu oyun yüzünden kovuşturma açılmış ve suçlu görülmüştür. Pasaport alamadığından oyunun prömiyerine gidemez.

Oyun, geçmişteki suçun ortaya çıkması temasıyla Oidipus, iki şıklı çıkmaz temasıyla da Hamlet’e benzetilir. (4) Arthur Miller oyunlarında Amerikan orta sınıfın tragedyasını anlatırken, gerçekçi tragedyaya toplumsal psikolojik boyutlar kazandırmaya çalışmıştır. Miller’ın tragedyalarında kişinin iç çatışmaları, kişinin bütünlüğünü çözüntüye uğratan nedenler, toplumun bozukluğunun bir yansıması ve sonucu olarak karşımıza çıkar. Yazar, oyun kişilerinde toplumun tragedyasını yansıtmayı amaçlar. (2) Cadı Kazanı’nında Proctor karakteri ucunda ölüm bile olsa gerçekleri söylemeyi ve her türlü sonuca katlanmayı göze alan, sonunda idam edilse bile zafer kazanan çağdaş trajik bir kahramandır.

Cadı Kazanı’nın hikayesi Salem köyünde birkaç kızın ormanda dans edip, ruh çağırmasıyla başlar. Papaz Parris’in kızı Betty’se kendinden geçmiştir. Akla gelen ilk şey, içine şeytan girmiş olmasıdır. Tabii bu şeytanın çıkarılması, Betty’nin eski, sağlıklı haline gelmesi için yardım almak şart olur. Yedi yılda, maaşını ödeyemedikleri için üç rahip değiştiren köye Beverly rahibi John Hale, elinde cilt cilt kitaplarıyla çıka gelir. Oyunun aksiyonunu başlatan ormanda çıplak dans eden, şeytan çağırıp büyü yapmak isteyen bu kızlardır ama aksiyonu taşıyan asal bir çatışma daha vardır: Papazın yeğeni Abıgail, John Proctor ve Elizabeth Proctor arasındaki aşk üçgeni, dramatik olayın içine yerleştirilmiştir. Abıgail, ormanda yapılan dans sırasında şeytan çağırıp, büyü yapmış ve tavuk kanı içmiştir. Ona bütün bunları yaptıran da, Proctor’un karısı Elizabeth’dir. Çünkü Elizabeth büyücü bir cadıdır. Proctor, Abıgail’ın amacını şöyle açıklar: “Niyeti karımın mezarı üstünde benimle hora tepmek!” (1) Proctor buna izin verecek midir? Oyun Salem’de kurulan cadı mahkemelerinde, başta Proctor olmak üzere, birkaç Salemlinin verdiği mücadeleyi anlatır.

Giles- (…) Jacdos asılırsa çiftliği satılığa çıkacak. Yasa böyle! Bu koca çiftliği satın alacak para kimde var? Putnam da. Komşularını öldürüp, topraklarını satın alıyor bu adam. (1)

Salem’de kurulan Cadı Mahkemeleri aslında süregelen toprak kavgalarının, güvensizliğin, Püriten ahlakın görünür dünya kadar, Tanrının ve meleklerinin bulunduğu görünmez dünyaya olan inançlarının bir toplamıydı. Köylünün nüfusu arttıkça topraktan aldığı ürün yetmez olmuştu. Herkesin gözü birbirinin toprağındaydı. Oyunda zengin Putnam’ın kızının da suçlayıcı kızlar grubunda olması tesadüf değildir. Püriten inançla yoğrulmuş bu insanların görünür  dünyadan, görünmez dünyanın yanılsamalarına geçişleri bir o kadar hızlı oluyordu. Bu halüsinasyonlar giderek histeri krizi haline geldi. İncil’in Çıkış Kitabında “Büyücü kadını yaşatmayacaksınız“ deniyordu. Onlar da onu yaptılar.

Oyunun merkezindeki Proctor karakteri Arthur Miller’ın sözcülüğünü yapar. Miller’a göre herkesin toplumsal sorumluluk duyması ve onun gereğince hareket etmesi zorunda olduğunu çünkü yaşadığı haliyle suçlu olduklarını, suçlu oldukları için de kendi gerçeklerini ahlakçı açıdan ortaya koymaya korktuklarını belirtmeye çalışır. Oyun kişileri içinde yaşadığı yanlışlıkları ancak kendiyle hesaplaşarak aşabilir. Bu süreç onun kendi tragedyasını oluşturacağını, tragedyanın imkan ile imkansızlık arasında bir denge kurmak olduğunu anlatır. İç çatışmalar içindeki kişinin, bütünlüğü bozulur. Çünkü toplumun bozukluğu bireye yansır. Miller, bireyde toplumun tragedyasını yansıtmak ister. (5) Bu durum oyuncu için değişen ruh halleri, bir dizi iniş çıkışı beraberinde getirir.

Proctor– Tohum atarken bizim çiftlik uçsuz, bucaksız geliyor insana, git git bitmiyor. (1)

Levent Üzümcü’nün oynadığı Proctor, trajik bir karakterdir. Geçmişte bir günah işlemiş, karısı Elizabeth’i (Meltem Cumbul) aldatmıştır. Bu yanlışıyla hesaplaşmış, pişmandır. Artık doğru yola girmişken aşk, nefret ve intikam duygularıyla hareket eden Abıgail’ın (Ecem Aydın) ağına takılır. Otuz beş yaşlarında, güçlü kuvvetli, çalışkan, kendine yetecek kadar toprağı olan bir adamdır.

Proctor– ( Deli gibi güler ) Yanıyor, alev alev yanıyor dünya! Şeytanın ayak seslerini duyuyorum, geliyor. Elli çeşit suratıyla görüyorum onu.

Proctor şeytanlarla uğraşırken ruh hali dağılır. İçinde bulunduğu acımasız koşullar onu değiştirmiştir. “Bir koca kartal gibi tünemiş oturuyor“ diye tarif edilir hapislik günlerinde. Sonunda itiraf edecektir ama sözlü olarak. İtirafının köylünün okunacağı yere asılacağını, bütün köy halkının direncinin kırılacağını anlayınca, vazgeçer. Ölümün üstüne gider.

Proctor-  Ne mi diyorum? Allah ölmüş diyorum, Allah ölmüş. (1)

Levent Üzümcü bu inişli çıkışlı rolü başarıyla oynuyor. Üzümcü’nün oyunculuğunda yaşadığı olaylar karşısında değişmiş bir karakterin, bütün evrelerine tanıklık ediyoruz. Değişimin sadece ruhsal da değil; bu boylu boslu aktör, fiziksel olarak da küçülüyor. Levent Üzümcü, karısı için üzülen, mahkemeye bütün gücüyle karşı duran, öfkelenen, kızan, pişmanlık duyan, tehdit eden, gittikçe yükselen ama kendisiyle ve her şeyle hesaplaşan, acı ve çaresizlik içinde kendi kendini yok etmiş, karmaşık bir karakterin duygularını ve duygusal geçişlerini seyirciye eksiksiz ulaştırıyor. Sıradan bir köylünün trajik kahramana dönüştüğünü adım adım izliyoruz.

Başak Akbay, Mary Warren rolünde Proctor’ların ev hizmetçisini canlandırıyor.  Oyunda onun şahitliği hem Elizabeth’in hem de John Proctor’un geleceğini belirleyecektir. Başak Akbay, orman gecesinden, mahkeme sırasında yaptığı bebeği hanımı Elizabeth’e hediye edişi, Proctor’un Mary’i ikna etme süreci, mahkeme sırasında gördüğü baskı ve baskının sonucu, yaşamayı seçip, suçlayıcı kızlara karışmasına kadar geçen süreçteki duygusal, ruhsal iniş çıkışları başarıyla dengeleyerek başarılı bir oyunculuk çıkarıyor.

Kızlar Grubu (Suçlayıcılar) histeri krizlerini, birbirini tamamlayan hareketler haline getirerek, sahtekar olduklarını hissettiren toplu gösteriye dönüştürmekte son derece başarılıdırlar.

Vali Danforth– (…) Bu mahkemede mucizeler oldu, gözlerimle gördüm. Önümde cinler çarptı birçoklarını. İğneler mi sokulmadı, hançerler mi saplanmadı.. (1)

Oyunun yönetmeni Lemi Bilgin, Türk seyircisine zaman, kültür ve coğrafya olarak uzak, kalabalık sahnelerle ilerleyen, ikili sahnelerin göreceli kısa olduğu bir oyunu yönetmiş. Sonuçta 2 saat 40 dakikalık bir oyun çıkmış ortaya. Oyun bu uzun sürede neredeyse hiç değişmeyen loş bir ışıkta oynanmakta. Buna bazı kadın oyuncuların seslerinin duyulmaması da eklenince ortaya anlaşılması zor, karakterler arasındaki bağlantıların çözülmesi güç olan bir oyun çıkmış.

Elizabeth – Giles’ın göğsüne koca taşlar koyup ezmişler. O  “ Bir taş daha “ demiş. Evet ya da hayır demediği için, çiftliği oğullarına kalmış. (1)

Cadı Kazanı oyunu sadece kim büyücü, kim değil soruşturması değildir. Devlet ve kilise adına kurulan bu mahkemelerin altında yatan neden, Salem halkının topraklarının, malının mülkünün el değiştirmesi talebidir. Oysa oyun boyunca oradan oraya koşuşturan, acı çeken, suçlanan köylüyü ve histeri krizi geçiren suçlayıcı cadıları görürüz. Vurgulanması gereken esas neden hissedilmez. Thomas Putnam köylünün topraklarına deyim yerindeyse çökmek isteyenlerden biridir, kızı Ann ise suçlayıcı kızlar arasındadır. Bu baba kızın aynı amaçla hareket ettiğini, buradaki oyunu anlayamayız ki bu önemli bir kayıptır.

Benim açımdan çözülmesi zor olan oyunun dekoru hakkında Sahne Tasarım Öğretim Üyesi Dr. Deniz Mutlu şunları söyledi: “Sahne tasarımı açısından oyunu ele aldığımızda, dekor elemanlarının bir arada, üst üste yığılmasıyla bir haç görüntüsü yaratılmıştır ama yeterli değildir. Kilisenin ve dini kurumların baskısı gotik kemerlerle, vitraylarla ve ışıkla yaratılan mekanlarla daha iyi yansıtılabilirdi.

Oyunda ışıkların kararıp aydınlanmasıyla, dekor parçalarıyla işlevsel mekanlar kurgulanmıştır. Fakat mekanların ayrımını yeterince vurgulanmamıştır. Işık tasarımıyla hem karakterlerin duygularını daha iyi anlayabilirdik hem de kostümleri daha iyi görebilirdik. Oyunda ışık tasarımı olarak hiç renk yoktu. Bütün oyun boyunca, aynı tonda ışıkla atmosfer yaratılmıştır. Oysa karanlığın da bir rengi vardır. Bu renkleri ışık tasarımıyla ortaya çıkarabilirlerdi.

Sahne eğimli olarak değerlendirilmiş. Fakat bu eğim kullanıma sokulmamıştır. Bu eğimde ne bir arktan su, ne kan akar! Ne de biri yuvarlanır.

Salon, seyirciyi içine alacak biçimde daraltılmıştır. Işıkla, o dönemin kontrol mekanizması olan kilise ve dayattıkları seyirciyi de içine alacak şekilde verilseydi, çok etkili bir sahne atmosferi yaratılabilirdi.

Oyunun kostümleri, karakterlerin özelliklerini daha etkili kılacak biçimde tasarlanmalıydı. Yargının temsilcisi olan Yargıcın kostümü karakteri sıradanlaştırmıştır. Kostümler, karakterlerin konumunu daha iyi vurgulamalıydı.

Oyunun trajik kahramanının düzene karşı çıkışı, lokal ışıkla çevrelenseydi, seyirciye bu duygu daha iyi geçerdi.

Sahnenin tüm öğelerini bir orkestra gibi düşündüğümüzde yüksek tempolu oyunun seyirciyi de içine alan bir görsellik ve ışık tasarımıyla, yargının kulağımızdan gitmeyen ölüm emri ve  suçsuz insanların sessiz çığlığı, müzikle desteklenebilirdi.“

Son olarak, İzmir Şehir Tiyatroları’nın Cadı Kazanı oyununun, gündemi yakalaması ve Levent Üzümcü’nün etkileyici oyuncuğuyla izlenmeye değer bir seyirlik olduğu söylenebilir.

SERAP IŞIK

 

Kaynakça:

1 Oyun metni

2 Dünya Tiyatrosu Tarihi 2, Özdemir Nutku, Remzi Kitabevi, İst,1985

3 Tiyatro Adamları Sözlüğü, Aziz Çalışlar, Mitos Boyut, İst,1993

4 Bedel, A.Miller, Sander yay,İst. 1970

5 Gerçekçi Tiyatro Sözlüğü, Aziz Çalışlar, İst., 1978

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku