Karıncalara Dair
Karınca yuvaları, toprak altına oyulmuş, mühendislik ve mimari harikası yapılardır. İçinde akan hayatlar ise yukarıdan bakan insanlarda hayranlık uyandırır. Belki de onlara öykünerek dikilir gökdelenler. Ne de olsa göğü delmek daha kolaydır yeri delmekten. Dahası, oldum olası korkar insan türü, karanlıktan; kendi yaratmış bile olsa. Modern insanın modern kentlerdeki yaşamına yukarıdan bakan başka bir akıllı varlık olsa bu benzerliği nasıl değerlendirirdi, bilinmez. Bilinen odur ki; ne yapılarımız karınca yuvaları kadar muhteşem ne de o yapıların içinde yaşadığımız hayatlar onlarınkiyle aynıdır.
Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu tarafından Sevda Şener Sahnesi’nde gösterime sunulan Altın Ejderha adlı oyun bir tür modern Ağustos Böceği ile Karınca masalı anlatıyor. Toprak üstüne kurulmuş on binlerce karınca yuvasından oluşan milyonlarca kentten birinde, bir apartmanın giriş katında bulunan Çin-Tai-Vietnam lokantasının adıdır Altın Ejderha.
Karınca kolonileri, yuvalarına hiçbir yabancıyı kabul etmezler. Kovalamakla yetinmez paramparça eder ve yiyecek olarak ambarlarına taşırlar. Ezop, bize yumuşacık bir “masal” anlatmış ama oyunun yazarı Roland Schimmelpfennig insanlık gerçeğini bütün sertliğiyle ve dökmüş orta yere. İnsan karıncalar, insan ağustos böceklerini ve birbirlerini; etiyle kemiğiyle, ruhuyla, bilinciyle, köküyle, umuduyla… Çiğner ve tükürür karanlık bir gecede, karanlık bir nehre. Çoklukla da çürümüş oyuğunda yurdunu ve sevdiklerini sakladığı sökülmüş bir diş bile kalmaz geride.
İnsan İnsanın Kurdudur
Oyundaki beş küçük karıncadan biri olan ufaklık da köklerini çürük dişinin oyuğunda taşıyor. O oyuğa kafasını uzatıp konuşurken binlerce kilometre uzaktaki ailesiyle ve kemikleri dünyayı dolaşıp Sarı Nehir’in sularıyla taşınırken yurduna, Nazım Hikmet’in sesi yankılanıyor sanki kulaklarda: “Memleketim, memleketim, memleketim… Sen şimdi yalnız saçımın akında, enfarktında yüreğimin…”
Oyunda ufaklığın ağrıyan dişi boru anahtarıyla sökülürken düzenin insanı köklerinden nasıl kanırtarak kopardığı gösteriliyor. Yurdunda doyamayan insanın göçe zorlanarak köksüzleşmesi, köleleşmesi ve hiçleşmesi oyun boyunca birkaç kez farklı metaforlarla vurgulanıyor. Paran yoksa yaşam hakkın da yoktur. Altın Ejderha’nın ışıklı tabelası gibi dışarıdan şıkır şıkır görünen hayat, tabelanın arkasında kalan mutfaktakiler için çırpındıkça daha derine düştükleri karanlık bir kuyudan ibarettir. Modern kölelik düzeni, sadece mutfaktakileri kapsamaz. Aynı apartmanın üst katlarında oturan herkesin hayatlarından yansıtılan kesitler karınca yuvasının bütün odacıklarındaki sancıları göz önüne serer. Peki, Kraliçe Karınca kim? Kimin kurdu kimi kemiriyor? Oyun bu soruların yanıtlarını seyirciye bırakıyor.
Ve Perde…
Oyun müthiş bir tempoyla başladı. Dekorun da etkisiyle bir an Arnold Wesker’in Mutfak oyununa benzer bir oyun izleyeceğim zannına kapıldım. Oyunun mutfakta geçen kısımları benzeşiyordu ama lokanta mutfakları zaten aşağı yukarı böyle olur. Mutfak mutfağa benzer; insanın insana benzediği gibi. Ya da karıncanın ağustos böceğine.
Altın Ejderha’nın mutfağına beş göçmen aşçıyla birlikte; acıyan ve acıtan birçok hayat, neredeyse tüm dünya coğrafyası, fantastik öyküler, absürt anlatılar, bir yığın sos ve baharat ve daha fazlası sıkış tepiş dolmuş. Yüksek tempoda deviniyor herkes ve her şey. Sanki dursalar düşecekler bu dünyadan. Ya da tüm yükünü taşıdıkları dünya çökecek üstlerine. Günümüzdeki gündelik yaşamın yansımasını daha ışık açılır açılmaz gösteriyor oyun.
İlker Şahin oldukça işlevsel bir dekor tasarlamış. Lokantanın mutfağını merkeze alarak, ana öykü doğrudan, yan öyküler ise dolaylı olarak tek mekânda anlatılıyor ve gösteriliyor. Yönetmen Ozan Gökmen’in rejisi dekorun her karışını efektif kullanmak üzerine kurgulanmış. Bu bütünleşmeye oyunun yüksek seyreden temposu ve oyuncuların doyurucu performansı da eklenince metnin sarkan ve hantallaşan kısımları belirgin hale geliyor.
Oyuncular birden çok oyun kişisine hayat veriyor. Dönen bir çark içerisinde hepsi zaman zaman anlatıcı oluyor. Anlattıkları öykü parçalarını hemen canlandırmaya durmaları ise iki ögeden birinin fazla olduğu kanısını uyandırıyor. Anlatılar öykülemeye ve uzayan betimlemeye döndükçe canlandırmaların etkisi kayboluyor. Tekrarlar oyunu sarkıtıyor. Oyuncular açısından da oldukça zorlayıcı bir durum ortaya çıkıyor. Buna rağmen Can Kurşunlu, Fahrettin Esen, Gizem Karasu, Jülide Kara ve Yusuf Ulaş Palabıyık, tatmin edici bir performans sergiliyor.
Oyun, star oyuncu ya da “başrol” üzerine kurulmamış. Her ne kadar Çinli göçmen Ufaklık’ ın öyküsü ana öykü olarak işlense de parçalı anlatımın etkisiyle yan öyküler ve biçimsel tercihlerle sağlanan yabancılaştırmalar ağırlık dağılımını dengeli hale getiriyor. Yan öykülerden birkaçının amaca doğrudan ve doyurucu katkı verip vermediği tartışılabilir. Bu noktada da tekrara düşülen kısımlar var. Ağustos Böceğinin hazin öyküsünün altı çizilirken “Asiye Nasıl Kurtulur” oyunundan kesitler, “Arabesk” filminden sahneler çağrışım yapıyor. Oyuna ve lokantaya adını veren altın ejderha motifli halıyı sahnede görmüyoruz ama Ufaklığın ölüsünün sanal olarak o halıya sarılıp lokantadan çıkarılması güçlü bir gösterge oluşturuyor.
Kadın oyuncuların erkek, erkek oyuncuların da kadın oyun kişilerini canlandırmaları oyunun ana meselesini desteklemiş. Yaşlı genç tersinlemesi de aynı amaca yönelik bir pekiştirme olarak dikkat çekti. Sulandırmadan, karikatürize etmeden, çapaksız bir oyun ortaya koyma gayreti övgüye değer. Yer yer kaymalar ve sallantılar hissedilse de bunlar zamanla oturacak detaylar gibi görünüyor.
Ufaklığın diş ağrısının, onu susturmakla dinmeyeceğini anlayan diğerlerinin ağrıyan dişi boru anahtarıyla çekmesindeki amaç ufaklığa yardım etmek için mi yoksa kulaklarını rahat ettirmek için miydi? İşte bir mesele. Cesedi halıya sararak nehre atarken kendi cenaze törenlerinin provasını mı yapıyorlardı? Bir mesele daha. Oyunun tamamına yayılmış benzer soruları alt alta koyup listenin en altına yazmalı: “İşte bütün mesele…”
Oyunun finali biraz sönük kalmış. Ufaklığın cesedi okyanuslar aşarak ve eriyerek yosun tutmuş bir iskelet halinde döndüğü yurdunu oyuğunda sakladığı sökülmüş dişin, hosteste kalması bir beklenti oluşturuyor. Oyun fantastik kurgular da içeriyor. Bu yönüyle de daha çarpıcı bir final beklentisini haklı kılıyor. Yan hikayelerin bir yere bağlanmaması, ağustos böceğinin ölümünün aceleye getirilmesi metinle ilgili diğer sorunlar olarak göze çarpıyor.
Salon ve Alkış
Altın Ejderha, son dönemde seyrettiğim oyunlar içinde seyircinin telefon kullanma oranının en düşük olduğu oyundu. Oyunun parçalı yapısı ve yüksek temposu, dekorun hareketliliği ve aksiyonun sürekliliğinden fırsat mı bulamadılar yoksa uyarıları dikkate alan saygılı bir seyirci topluluğu mu vardı salonda? Umarım ikinci olasılık doğrudur. Oyun ayakta alkışlanmadı. Birçok salonda adet haline getirilmiş olan samimiyetsizliğin burada görülmemesi de olumlu bir detay. Her performans ayakta alkışlanırsa “ayakta alkışlanacak” performansları nasıl ayırmalı? Sahnelenen her oyun, elbette alkışı hak eder. Tüm emekçiler saygı değerdir kuşkusuz. Bununla birlikte alkışın ve tezahüratın “geri bildirim” işlevini sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmesi için samimiyetin önemi yadsınmaz. Ayrıca alkış, bir bakıma samimiyet ölçeği de sayılır.
Çevirisini Sibel Arslan Yeşilay’ın, dramaturgisini Selda Uzunkaya’nın yaptığı oyunun müziklerini Gökay Kaçanoğlu, aksesuar tasarımını Öykü Karapirli, kostüm tasarımını Duygu Mutlu üstlenmiş.
Göğe yükselen karınca yuvalarımızda, köklerimizi oyuğunda gizlediğimiz dişlerimiz sökülürken gelecek kışı düşünmeden dans edip şarkı söylemekte ısrar ettiğimizi hatırlatanlara teşekkürler…
İSMAİL YAVUZTEKİN
Dokuz Eylül Üniversitesi GSF Sahne Sanatları, Drama Yazarlığı ve Dramaturji Bölümü öğrencsisi



