Adil olmayan hayat mıdır yoksa insanlar mı? Eşyanın Tabiatı oyununu izlerken bu soruyu kendime sormadan edemedim. Kişilerin kendi hikayelerini değiştirme gücüne sahip olduklarına inanırım. O halde kader nerede devreye giriyor? Seçimlerin bize ait olmadığı noktalarda mı? Peki o tür dönüm noktaları gerçekten var mıdır?
“Sen öyle sanırsın. Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam dışarıdan sızar içeri… Ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hiç kimse de ‘bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa yapmacık mısın?’ diye sormaz….” 1966 yapımı Ingmar Bergman imzalı Persona filminde geçen bu repliği rahatlıkla Eşyanın Tabiatı’na uyarlayabiliriz sanırım. Ters köşelerle dolu ve üzerinde kurmaya çalıştığınız tek cümlede bile spoiler verme ihtimaliniz olan bu oyuna dair sadece şunu söyleyebiliriz; insanlardan ve hikayelerinden asla emin olamazsın. Hatta en iyi tanıdıklarından bile. Çünkü her zaman derinliklerinde gizli başka bir hikaye daha vardır. Matruşkalar gibi.
Pek çoğumuzun sinema ve televizyon yapımlarından aşina olduğu Ferhat Ergün’ün kaleminden çıkan Eşyanın Tabiatı oyunu Mert Turak ve Aslıhan Malbora’nın performanslarıyla seyirciye hüzünlü, tanıdık ve cesur bir hikaye sunuyor. İlginç bir iş görüşmesi olarak başlıyor hikaye. Her iki tarafın birbirine yönelttiği ustaca kotarılmış sorulardan yakalamaya çalıştığınız ipuçlarıyla beraber giderek içinden çıkamayacağınız bir olay örgüsü içine hapsediveriyor sizi. Oyunun finali ise tüm düğümlerin çözüldüğü an.
Yazar ve yönetmeni olmasının yanında oyunun dramaturgisi, kostüm tasarımı, ışık tasarımı da Ferhat Ergün’e ait. Ferhat Bey hikayesini onun gözlerinden görmemizi istiyor. Tabii ki Aslıhan Malbora ve Mert Turak’ın performanslarını gözardı etmek olmaz. İki oyuncunun sahne uyumları ve hikayeyi sahiplenişi bizleri seyir zevki yüksek bir oyuna doğru sürüklüyor.
Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı olan Eşyanın Tabiatı oyununda dekor tasarımı Serkan Kavurt’a, saç ve makyaj Hülya Boyoğlu’na ait. Reji asistanlığını Banu Turunç Atıcı ve Mehmet Zamanoğlu üstlenirken afiş tasarımında ise Dilek Seferoğlu, Y. Nihat Özcan ve Aydın Sarıoğlu görev almış. Dış ses olarak da Savaş Özdural’ın katkılarını görmek mümkün. Ayrı bir parantez de iletişim konusunda desteğinden dolayı Aysa Prodüksiyon’dan Seçil İnceoğlu’na açmak istiyorum.
Tiyatro… Tiyatro… Dergisi olarak Ferhat Ergün, Mert Turak ve Aslıhan Malbora ile bir sohbet gerçekleştirdik.

Ayçe Özyiğit: Ferhat Bey, oyunun yazarı ve yönetmenisiniz. Fotoğraf ve dekor hariç oyunun tüm teknik aşamalarında yer almışsınız. Oyuncu kadrosunu da siz belirlemişsiniz. En başından beri her şeyin kusursuz olmasına dair bir çaba söz konusu. Peki yol boyunca hayalinizdeki hikayeden sapmalar, hikayede değişimler oldu mu?
Ferhat Ergün : Ben yaptığım işi hakkıyla yapmayı düstur edinirim kendime. Zaten bir iş hak ettiği gibi olmayacaksa bu da çok erken kendini belli eder. Eşyanın Tabiatı oyunu bu sene yapılacaklar listemde yoktu açıkçası. Bazen hayat bu tarz sürprizlerle dolu olabiliyormuş; bu oyunda onu deneyimlemiş olduk. Mesela dizi ya da film senaryoları yazım aşamasında hıza kurban gidebiliyor. Bu sebepten ötürü oyun yazmak benim için daha keyifli bir süreç. Bir de ben oyunlarımı kesinlikle masa başında oturarak tasarlamam. O oyun hayatımın her aşamasında bana eşlik eder ve tıpkı bir hamur gibi zaman içinde kendisini var eder. En ufak bir acelede ziyan olacağını düşündüğüm için yazdığım tüm oyunlara her zaman bu şekilde yaklaşırım. Fakat bu defa öyle olmadı. Sanırım bu sefer oyunun acelesi vardı ki çabucak çıkıverdi. Bazen 1. bazen 3. sayfa gazete haberlerinden ilham aldım. Bol hayal gücü ve biraz da kurgu işin içine girince Eşyanın Tabiatı ortaya çıkmış oldu. Kast aşamasında ise benim için önemli olan Mert’in oyunumda yer almasıydı. Çünkü yıllar önce Mert’i bir oyunda izlemiştim ve onunla çalışmayı çok istiyordum. Zaten Yavuz ve Yasemin karakteri istediğim gibi olmazsa oyunu yapmamayı bile düşünmüştüm. Aynı şekilde Aslıhan’ın da televizyon yapımlarını seyretmiştim ve Yasemin karakteri için başka bir isim düşünmedim. Aslıhan’ı provalarda izlediğim zaman çok doğru bir karar vermiş olduğumu anladım. Açıkçası tüm süreç boyunca çok keyif aldım. Hep beraber bu yolda yürüyebileceğimiz güvencesini daha ilk provalarda hissettim.
Ayçe Özyiğit: Soruyu hemen oyunculara yönelteyim o halde. Sizi bu projeye ikna eden ne oldu? Günümüzde tanınmış isimlerin yer aldığı birçok proje hayata geçiyor. Fakat çoğu ikinci sezonu göremeden tarihteki yerini alıyor. Elbette bu, oyuncu açısından da riskli bir deneyim. Sizi bu projede heyecanlandıran ne oldu?
Mert Turak: Ferhat oyunun tekstini gönderdiği zaman başlarda sadece göz atma niyetiyle elime almıştım. Fakat oyun beni o kadar etkiledi ki yarım saat içinde tüm teksti okuyup bitirdim. Biraz evvel Ferhat’ın da dediği gibi açıkçası bu sene yapılacaklar listemde bu oyunu hiç düşünmemiştim. Bir müzikal üzerinde çalışıyordum, tek kişilik bir Hamlet düşüncem vardı. Teksti okur okumaz aklımdaki diğer tüm projeleri erteledim, durdurdum ve oyuna başladık. Aktör olarak, bu oyunun bu sezona damga vuracağını ve çok uzun seneler bu oyunla sahnelerde yerimizi alacağımızı hissettim. İnsan yanlış anlaşılabilir, yanlış ifade edebilir ama asla yanlış hissetmez. İçinize bir aşk ateşi düşerse onun peşinden gidersiniz. Ben de bu oyuna aynı hislerle başladım ve iyi ki de başlamışım. Derler ya; ‘iyi işler birdenbire’ olur. Biz bu oyunu 2,5 ayda çıkardık. Bir de benim için proje kadar o projede birlikte rol alacağım partner de çok önemlidir. Çünkü partnerinle anlaşamadığın noktada o proje çekilmez olur. Aslı en başından beri usta tiyatrocuların disiplinine sahipti. Çok şevkli, çok iştahlı bir şekilde çalıştı. Hepimiz her gün provalara koşarak geldik. O yüzden ben hem Ferhat gibi bir yönetmenimiz hem de Aslı gibi bir partnerim olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ferhat Ergün: Benim ancak 6. ya da 7. provalarda oturur diye düşündüklerim daha 2. provada gerçekleşmeye başlayınca yol boyunca keyifli bir süreç geçireceğimizi anladım aslında. Aslı’yı kamera karşısında izlemek bana çok keyifli geliyordu. Yasemin rolü için de tıpkı Aslı gibi sempatik, hafif zıpır bir karakter arayışı içindeydim. O arayış sırasında Aslı’nın bir dizisine denk geldim ve aradığım kanı buldum diye düşündüm. O da sağ olsun kendisini metne, rejiye ve partnerine bıraktı. Bir de zaten çok yetenekli olmasının yanında aynı zamanda neşeli ve çözüm odaklı bir oyuncu kendisi. Bu şekilde olmasaydı o prova aşaması kesinlikle herkes için azaba dönerdi. Biz o anlamda çok keyifli bir süreç geçirdik. Açıkçası provalar sırasında ben çok eğlendim.
Aslıhan Malbora: Ben, teklif edilen bir projenin tekstini okurken asla -su veya yemek için bile- yerimden kalkmıyorsam, o an aklıma o tekst harici başka hiçbir şey gelmiyorsa o noktada durup bir düşünüyorum. Bu oyunun bende yarattığı hisler de bu şekildeydi. Eşyanın Tabiatı ters köşeli bir oyun. Bir sahneyi okurken diğerini merak ediyorsunuz. Zaten benim de uzun bir süredir aklımda tiyatro yapma düşüncesi vardı. Açıkçası tiyatroya böyle bir oyunla başlamak, yazar ve yönetmen olarak Ferhat Hocamın yer alması, Mert Turak’la partner olacak olmam benim için cezbedici bir teklifti. Çok şanslıyım ki şahane bir süreç geçirdik. Çok yumuşacık, koca kalpli ve koca yetenekli insanların arasında yer aldım. Kendimi çok güvende ve şanslı hissediyorum.
Ayçe Özyiğit: Dijital dünyanın tiyatro sahnesine geçiş yaptığı, tiyatro ve sinemanın birleştiği çok oyun var. Teknolojinin tiyatro sahnelerine sıkça temas ettiği bu dönemde siz minimalist bir sahneleme tekniği tercih ettiniz. Sinematografiden uzak kalmanızın nedeni tiyatronun dokusunu koruma isteği miydi?
Ferhat Ergün: Bu tamamen hikayeyle alakalı bir durum. Ben burada metin ve oyunculuk odaklı bir reji tercih etmek istedim. Burada benim anlatmak istediğim bir söz vardı ve hiçbir unsur bu sözün önüne geçmemeliydi. Bazen reji olarak ‘ben buna nasıl yorum yapmalıyım?’ düşüncesine kapılırsınız. Ben hiçbir zaman tekstinin başında muhafızlık yapan birisi olmadım. Yeri geldiğinde kendi tekstimden 25-26 sayfa attığım da oldu. Ben bunu yeniden bir yaratım olarak görüyorum. Oyuncular eteğindeki taşları döksün isterim. Bunlar beni sahnenin arkasındaki bir ekrandan ya da önde akan bir hologramdan daha çok heyecanlandırıyor. Bu klasik bir düşünce olabilir. Benim bahsettiğiniz tarzda yönettiğim oyunlar da var ama bu oyun için böyle bir reji daha tatlı oldu.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Yavuz, oyun boyunca eşyanın tabiatı düşüncesini savunuyor. Onun için acı çeken, görünmeyen, duyulmayan ya da önemsenmeyen kişiler hayattan silinmeyi hak ediyor. Hatta bu onlar için bir iyilik demek. Bunun kararını veriyor olmak tanrıcılık oynamak olmuyor mu? Eşyanın tabiatı düşüncesi bir kabulleniş, değiştirilemez bir yaradılış hikayesi, aynı zamanda kadercilik anlayışını beraberinde getirmez mi?
Mert Turak: Evet, söylediğiniz gibi bu kadercilik gibi görünebilir. Kendisi başkalarının hayat döngüsü üzerine karar veriyor adeta. Yavuz normal bir insanın düşüncesine sahip olmayan enteresan bir kişilik. Bu nedenle aldığı kararlar ve gerçekleştirdiği tüm eylemler onun kişiliğinin bir yansıması ve yaptığı her şeyin nedeni de oyunun sonunda bir düzleme oturuyor aslında. Bu yüzden tam anlamıyla bir tanrıcılık oynadığını düşünmüyorum.
Ferhat Ergün: Yavuz’un davranışlarının insanın doğasına çok uygun olduğunu düşünüyorum. Bir çoğumuz Yavuz gibi fark edilme, duyulma, anlaşılma çabası içinde değil miyiz? Belki hepimiz başkalarının bizim adımıza verdiği kararlar doğrultusunda ilerliyoruz. Günümüzde konuşmak dediğimiz şey birbirine temas bile etmeyen iki ayrı monoloğa dönüşmüş. Kimse kimseyi dinlemiyor. Herkesin birbirine çarptığı ama kimsenin birbirine değmediği bir dünyada yapayalnız olmaktan bahsediyoruz aslında. Oyun biraz da bunu kırma çabası üzerine kurulu. Eşyanın tabiatı kelimesinin bu oyunda “çaresizlik” olgusunu yansıttığını düşünüyorum. Yavuz’un verdiği kararların hepsinin bir nedeni var. Oyunun ters köşe yapısından dolayı fazla bir ipucu vermek istemiyorum ama Mert’in de dediği gibi tüm soruların cevabı bir düzlemde birleşecek. Sadece şu kadarını dile getirebilirim: Yavuz tanrıcılık kavramına en uzak kişidir belki de.
Ayçe Özyiğit: Hayat istediğimiz ya da umduğumuz gibi şekillenmiyor. Bana göre kişi kendi hikayesini kendisi yazar. Bizler seçmediğimiz ya da seçmekten korktuğumuz bir hayatın mutsuzluğunu neden yaşıyoruz? Neticede her şey her zaman değişebilir.
Ferhat Ergün: Yavuz tercihlerini kendisi üzerinden yapmıyor. Onun düşüncesi bunları yaşama ihtimali olan diğer insanları kurtarmak, onlara örnek olabilmek. Kimse hayata geç kalmasın ya da geç başlamasın derdinde aslında. Dediğiniz gibi her şeyin bir çözümü vardır tabii ki ama Yavuz artık bunu istemiyor. Oyun finalde farklı bir yöne de evrilebilirdi, fakat o zaman kimse bunun üzerine konuşmazdı. Yavuz karakterinin de istediği bu aslında. Bazı şeyler artık dert edilsin ve üzerinde konuşulsun. Bu yüzden sahneyi terk etmek istemiyor. Söylenebilecek her şeyi söyleyerek ceketini alıp gitmenin farklı bir yolunu deniyor.
Mert Turak: Bir de iyi oyunlar ve iyi filmlerin bir söz söylemesi lazım. Biz de bu oyunla iz bırakacak bir söz söylüyoruz.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Oyunda Yasemin’in üvey baba tarafından büyütüldüğü ve başarısız bir evlilik yaptığı da vurgulanıyor. Nitekim Yavuz’a dair ara tiratlarda geçmiş hayat deneyimlerinin aslında Yasemin’in hayatını nasıl etkilediğine tanık oluyoruz. Yasemin öfkesinde son derece haklı ama yine de tek taraflı bir hikaye bu. Tek bir ebeveyn tarafından -sürekli diğer tarafın kötü olduğu aşılanarak- büyütülmüş çocukların travmalarına toplumda da şahit oluyoruz. İstenmediğini düşünerek büyüyen çocukların gerçeği öğrenmeye gücü kalmıyor mu? Gerçeği öğrenmek kişiyi özgür kılmaz mı?
Ferhat Ergün: Sanırım bu durum verilmeyen-tanınmayan fırsatlarla ilgilidir. Yavuz’un da oyunda buna yönelik bir eleştirisi var zaten. Çocuk neden hikayeyi her iki taraftan da dinlemez? Benim düşüncem; çocukluk yılları kişilerin en korunaklı dönemidir ve eğer ki kötü anılarınız varsa çocukluğunuza dönmeyi pek istemezsiniz. Diğer türlüsü filmlerde olur gibi geliyor bana. Mesela ben babam ya da annemle sorun yaşadığım zaman genelde onların kafamda yarattığım kötü yönlerine odaklanırdım. Sonra şunu fark ettim ki; bunun nedeni bana anlatılanlardan yola çıkmış olmam. Bahsettiğiniz durum da bununla ilgili bir nevi. Anne ya da baba yaşamı boyunca çocuğa karşı tarafı kötü olarak anlatmışsa eğer, o çocuk da büyüdüğü zaman o tarafı tanımak istemez. Korkmuş olabilir, nefret ediyor olabilir, annesini-babasını kırdı diye kızgın olabilir… Oyunda buna benzer, seyircinin doldurmasını istediğim çok sahne var. O tür sahneleri onların hayal gücüne bırakıyorum.
Mert Turak: Kendi çevremden -tanık olduğum yaşamlardan- örnek vereyim; çocukların genelde büyütüldükleri ortamda beyinleri yıkanıyor. Mesela şu olaya birebir tanık olmuşluğum var; çocuk tek kelime etmeden hemen annesi “babasını görmek istemiyor” diyebiliyor. Niye acaba? Çünkü çocuğun yanında bilmem kaç kez babasını kötülemişsin. Aynı şekilde Yasemin karakterinin de benzer bir yaşanmışlığa sahip olduğunu düşünürsek kaç yaşına gelmiş olursa olsun bazı olayların doğrusunu öğrenmeyi istemez. Çünkü ona göre doğru olan zaten odur.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Herkesin duymuş olabileceğini düşündüğüm mutluluk hikayesine de değinmek istiyorum. Hayat en başından beri Yavuz’a da Yasemin’e de kötü davranmış. Kişisel yaşamında Yavuz’un o mutsuzluktan beslendiğini düşünüyorum. Olayların olumsuz yanlarına odaklanması, hayatta ilerlemesini engellemiş. Bu durumu genellersek, mutsuz anları biriktirerek, çoğaltarak mutluluğu saklayan kişinin kendisi değil mi? “Mutluluğu gizleyen tanrılar” hikayesini dinlerken bile hüzünleniyoruz adeta. Her ikisi de bir seçime dayanıyorken niye ille de mutsuzluk tercih ediliyor?
Mert Turak: Oyunda “bir defa da yaptıklarımdan dolayı pişman olayım” diye bir replik var. Mesela ben normal hayatımda hep negatif odaklı düşünen birisiyimdir. Dizi tutmazsa, dizi izlenmezse, oyun tutmazsa vb. Tabii bu da bir düşünce şekli. Yani yükselen burcum Başak olduğu için bütün ihtimallere giderken zihnim en kötüye de mutlaka bir uğruyor. (Gülüşmeler) Tüm bu olumsuz düşüncelere karşıt olarak hayatınızda bir şeylerin yolunda gitmesi ise size hayatın büyük bir sürprizi gibi gelebilir. Yavuz kendi yalnızlığına hapsolmuş bir insan. Hayatı boyunca kimse Yavuz’u anlamamış, belki dinlememiş, önemsememiş. Bu yüzden o da artık hayatı olumlu tarafından göremiyor. Mutluluğu tercih etmiyor.
Ferhat Ergün: Zamanında mutlu olabilmeyi çok istemiş, bunun için çok uğraşmış ama her seferinde mutluluk bir nevi tanrısal nedenlerle elinden alınmış. Bu da mutlu olmak için yalvaran bir adamın -mecazen- delirmesine neden olmuş. Yaşam da böyle değil midir? Ne kadar uğraşırsanız uğraşın bazen hiçbir işiniz yolunda gitmediği zaman aynı çıkmaza siz de düşersiniz
Ayçe Özyiğit: Oyunda tiyatrocuların yaşadığı mobbinge de bir gönderme var. Mobbing günümüzde oldukça sık ve pek çok alanda gündeme getirilen bir kavram. Ancak üretim ilişkilerinin bir sonucu olan bu kavramı kapitalizmden soyutlayarak ele alırsak bu sorunun çözümü mümkün olabilir mi? Sonuçta mobbing gibi süreçler kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucu. Kapitalizmi ezeli ve ebedi olarak kabullenen liberal anlayışın mobbing gibi popüler sorunsallaştırmalar üzerinden onu üreten sömürü sistemi gerçekliğinin üzerini örtmeye çalıştığı iddiaları hakkında neler söylemek istersiniz?
Ferhat Ergün: Bu sorunun çözümü herkesin kendi üretim aracını yaratmasıyla mümkün olabilirmiş gibi görünüyor. Mesela film veya dizi projelerinde oynatılmayan bir oyuncu kendi imkanlarıyla dizi, kısa film veya tiyatro yapmaya çalışabilir ama bunlar için de bir birikim olması gerekir. Tüm bunlar bile çok zor yani. Mobbing sizin peşinizi kolay kolay bırakmaz. Çünkü cesaret ettiğiniz her adımda bir engellemeyle karşılaşabilirsiniz. Bu engellemeler bitmez ama her zaman bir çözüm vardır. Ben de maalesef tiyatro çalışmalarımda çoğu kez mobbing kavramıyla karşılaştım. Hatta Mert’in bu konuda yaptığı doğaçlamalar tüm yaşadıklarımı tekrar düşünmeme sebep oluyordu ve hepsi için “olası” diyordum. Maalesef çoğu genç arkadaşımız bazı baskıcı davranışlarla karşı karşıya kalıyor. Son dönemlerde cesur arkadaşlarımız çıkıp başlarına gelenlerden bahsetti. Dinleyince şaşırıyorsunuz ama ne yazık ki bunlar gerçek. Sadece kılık değiştiriyorlar.

Fotoğraf: Esra Kılıçer
Ayçe Özyiğit: Ferhat Bey sosyal medya paylaşımınızda “Mutlu olmak için yazdığım, kalıplara sığmayan, sipariş olmayan işlerim hala hayaller kurduruyor bana.” diye yazmışsınız. Sinema ve televizyonda yapımcılar genelde reyting kaygısıyla hareket ettiklerinden ötürü senaryoların özgünlüğünü gölgeliyorlar. Tiyatro bu konuda daha özgür bir yer ama günümüzde yapım şirketlerinin televizyon seyircisini tiyatroya çekmeye yönelik sahneye koyduğu yapımlar söz konusu. Günümüz ekonomik koşulları da maalesef seyircileri oyun seçerken zorlu bir tercih yapmaya sevk ediyor. Televizyon ve sinema senaryolarındaki bu tekdüzelik tiyatroya da yansır mı sizce?
Ferhat Ergün: Yansıyabilir illa ki, ama ben bu kadar kutuplaşmış düşünmeyen birisiyim. Çocukluk yaşlarımda yazmaya, sinemaya ve tiyatroya sevdalandığımda Züğürt Ağa ya da Muhsin Bey filmlerinin festivallerde ödüller aldığını bilmiyordum. Ben çok eğleniyordum onları izlerken. Makas bu kadar açık değildi. İşin özü şu; iyi hikaye ve kötü hikaye vardır. Eğer sizin anlatımınız düzgün olursa bu hikaye televizyonda da güzel olur. Tabii televizyonda senaryo olarak bazı dayatmalara maruz kalabiliyorsunuz. Tiyatro ise çok daha özgür bir alan ve benim de özgün hikayeler anlatabildiğim tek alan. Bu yüzden asla uzaklaşamadığım, vazgeçemediğim bir yer. Zaten niyetiniz ticari bir iş yapmaksa bunu tiyatroda da yaparsınız… Bunu dile getirmekte bir beis görmüyorum, bazen yeri geliyor tiyatroda da niteliği düşük işlerle karşılaşabiliyoruz. Televizyonda niteliksiz yapımlar vardır gibi bir algı var ama yeri geliyor tiyatronun da sınıfta kaldığı yerler oluyor.
Ayçe Özyiğit: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Mert Turak: Çok teşekkür ederiz. Seyircilerimizi oyunumuza bekliyoruz.
Aslıhan Malbora: Biz yer yer eğlenceli, yer yer hüzünlü bir hikaye anlatıyoruz. Seyircilerimizi bekliyoruz.
Ayçe Özyiğit: Bu güzel ve samimi sohbet için çok teşekkür ederim.
Ferhat Ergün: Biz de size ve Tiyatro…Tiyatro… Dergisi’ne çok teşekkür ederiz.
AYÇE ÖZYİĞİT
EŞYANIN TABİATI OYUN TARİHLERİ
2 Aralık Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi
8 Aralık Fişekhane Sahne
9 Aralık Duru Tiyatro/Watergarden Performans Merkezi
15 Aralık Kadıköy Eğitim Sahnesi
23 Aralık Trump Sahne
