Figen Alkaç yazdı: “Kelime Giyinen Bedenler: Şairler Mezarlığı”

editor
5,6K Okunma

2024-2025 tiyatro sezonunda Tiyatro Ahenk’in sahnelediği Şairler Mezarlığı, Ersin Doğan’ın “Şiir okumayan insanların var olduğu coğrafyalarda şairlerin kitabı olmaz, olsa olsa mezarları olur,” düşüncesiyle yola çıkarak yazdığı oyun metni.

Selena Demirli ve Dilek Uluer’in şahane performanslarıyla sahnelediği oyunda performansın mistik yanını öne çıkaran ışık, aynı ambiyansı destekleyen müzik, tasarım, kostüm, dekor ve görsellerin seçimi dikkat çekiyor. Bu seçimler sayesinde şiirin bedene, duygu ve düşünceye sirayeti sahnenin sıkışmışlığından çıkarılıp izleyicinin içe bakışlı genişliğine yayılıyor. İzleme anında oluşan bu bütünlük, olası ve koşullu varoluş yerine evrensel varoluş olanağını anda imkânlı kılan bir biçim ile deneyimleniyor oyunda. Kolektif hafızanın tetiklediği ve insanın çoğu zaman fark etmediği pek çok davranış, düşünüş, seçim ve tercihler, varlığa, oluşa dayatılan duygu durum ve haller izleyiciye görmezden gelmek istemediği bir mesafeden nüfuz ediyor. Rancière’in baktığı yerden söylersem, tiyatroda sahnelenen oyunlar eylemde bulunma, bilme kapasitesinden mahrum bırakılma deneyimi olarak değil kolektif erdemleri doğrudan katılımcılarının yaşam tutumlarına dahil etme gücü nedeniyle, değerli yapılardır. Burada kastedilenin köşeleri olmayan, sembolik ve fonetik bir takibin, akışın oyun ile yeniden üretilmesinin olanağıdır kanımca. Şairler Mezarlığı bu bağlamda iyi bir örneklik teşkil eder. Oyunda seçilen kelime, metafor ve söyleme biçiminin sağladığı akış, entelektüel ve dönemine tanıklık sorumluluğu duyan bir hafızanın mekânından neşet bir dile gelişin diliyle sağlanır. Bu dile gelişin bedeni olarak oyuncu performansları, sahne kurulumu ve izleyici oyun geçişkenliği görülmeye değerdir. Kelime giyinen bedenler olarak oyuncular, dilin bedene hareket, duruş, gülüş, oluş olarak sirayetinin taşıyıcısıdırlar. Dördüncü duvarı yıkan ve bu sayede izleyiciyi (to follow) seyirci ( to watch, to look) olmaktan çıkaran oyuncuları ile Şairler Mezarlığı oyunu, senaryo metnini aşan, bedenin imkânında kendi metnini yaratan ve Kierkegaard’ın deyişiyle zamanın ruhunu anda sahnede yeniden oluşturan bir performanstır denilebilir.

Oyun ile ilgili kısa bir girişten sonra 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü nedeniyle tiyatroyu neden sevmeliyiz konusuna bakmak isterim.

Arent’in cümlesiyle dersem, “insanın başkalarıyla ilişkilerinde benzersiz özne olduğu tek sanat”tır tiyatro. Öznelliğimizi kamusala tercüme etme imkânı sunar. Duygunun korkmadan hem de sahnede yani kamusal bir alanda açık edildiği bir zemine olanak tanır tiyatro. Islah çağı olduğunu düşündüğüm Aydınlanma çağının duygunun ıslahına dair pek çok baskıcı ve sınırlayıcı uygulama ve yaptırımlarına rağmen direnen, açık eden ve ortak duygularda buluşturan bir yapı kurar. Özün, tinin ve en önemlisi de duyguların, tanımın alanına hapsedildiği zamanda duygu dilinin bedenle ifşa olmasına ve izleyici ile ortak ve yatay bir buluşmaya alan açar. Bilginin güç olduğu bilgisinin yıkıldığı yerdir tiyatro. Duygunun güç olduğu alan yaratır çünkü. Çok eski ve bilindik haliyle cahil insanların acı çeken insanları görmeye davet edildiği yer değildir. Kapılıp gitmek, sürüklenmek değil gelenek, kültür, siyasal, sosyal yapı ve alışkanlıkların (dünyanın ruhu), düşünme, duygu ve davranışlarımız üzerindeki etkisi ile zamanın ruhunun etkisini aynı anda hem de kendiliğinden üretme olanağına tanıklık fırsatıdır tiyatro.

Tiyatro bir kamusal alan yaratır ve etkinlik öncesi, sonrası ve etkinlik anı olmak üzere her aşamasında oluşturduğu çoğul mekânın karşılaşma, bir arada olma olanağı sayesinde özgürleşen izleyicinin kendi ilkesini uygulayan, sorgulayan alanı olarak deneyimlenir. Deneyimlenmelidir. Oyuncu için de izleyen için de çok aşamalı bir deneyim alanıdır tiyatro. Tiyatral metinlerin duyulabilir, görülebilir değil de deneyimlenebilir ve aktarılabilir bir yapıda olması tiyatronun biricikliğini canlı tutar. Tiyatro dahil olan ve dahil olunan bir yapı kurduğu için deneyim geçişi diğer sanatsal üretimlere göre çok daha etkindir. Temas imkânı, sahne ile izleyici kurulumunu her defasında yeniden ürettiği için duyguyu hakiki kılar ve insanın bu hakikiliğe ihtiyacı ve teveccühü neredeyse hiç eksilmeden süregelmiştir.

Zamanın ruhunda ölü kamusal alanların artmasına, kültür endüstrisinin tuzağındaki modern ve apolitikleştirilen insana yapılan sistemsel müdahalelere, ideolojilerin sürekliliklerini sağlamak için üretmeye çalıştıkları sahipsiz ve kimliksiz alanlarda öznelliği kışkırtılan bireylere rağmen insanların kendilerinden çalınan toplanma, birlikte düşünce ve duygu üretme alanlarını geri alma çabası, özgür, politik alanı yeniden canlandıran özneler olma arzusu yukarıda değinilen teveccühün tezahürü olsa gerek.

Bu teveccühün inancıyla oyuna dönersem; Şairler Mezarlığı yeniden düşünme alanı açan bir oyundur ve izleyiciyi duygularla ifşa olmaktan korkmamaya davet eder. Yalnızlık, kaygı, sevilme, önemsenme gibi ihtiyaçlı ama ifade etmekten, istemekten korktuğumuz pek çok duyguyla yüzleştirir. Yukarıda da bahsettiğim kolektif hafızanın (dünyanın ruhu) hapsedici yanını bilinçli bir şekilde gözler önüne sererek yapar bunu. Davranışları ile söyledikleri aynı olmayan insanın karanlık yanlarını görünür kılarak yapar. Kendini ötekine göre hizalayan varlığın deneyimini, bireyselliği bağlamında yaşadığı kırılma ve kopmaları izleyiciye emanet ederek yapar.

Oyunda kabul edilme, sevilme ihtiyacı ile düşünceleri arasında sıkışan insanın, normatif yapının dayatmalarına direnemeyen insanın, açmazlarını deneyimlediği yer olarak mezarlığın seçilmesi tesadüf olmasa gerek. Çünkü oyunun yarattığı atmosfer o kadar geçirgendir ki izleyicinin oyuncularla beraber içinden geçtiği deneyimin kabulü ancak inkâr ettiği, görmezden geldiği yer olarak ölümün havzasında mümkündür sanki. İnsandan hiç geçmeyeceği halde hep unuttuğu ölümlülük halinin metafor ve şiirle dolu diyaloglarla verildiği oyunda, anne karnında yediği tekme darbesi nedeniyle dünyada sadece birkaç saat kalan, içerdeyken duyduğu kadarıyla isminin Mısra olacağını öğrenen ve öldüğünde adını söyleyince Şairler Mezarlığı’na gömülen bir bebek ile trafik kazasında ölen, çocuklarını dünyada bırakmanın acısını taşıyan iki çocuk (Nazım ve Sezen’in) annesi Piraye’nin şair olduğunu söylediği için aynı mezarlıkta karşılaşmaları mezarlıkta gerçekleşir.

Mısra’ya hayat veren Selena Demirli’nin mükemmel oyunculuğu, dansı, ritmi, kederi, çocuksuluğu, şaşkın ama umutlu olması, hep inanmayı seçmesi, (Piraye’ye bile) hiç yaşayamadığı dünyaya dair bilmeden yaptığı çıkarımları ve her şeye rağmen şiire olan inancı, bu inancın bedenindeki yansımaları görülmeye değerdir.

İzleyiciyi hem hatırlamanın hem de oyunun kendinde yarattığı salınımların etkisiyle varlık, ölüm, dünya, kimlik ve varoluş konularında düşünmeyi yeniden hatırlamaya davet eden oyunda şair ve gazetecilere açık göndermeler vardır ve bu bağlamda oyun dönemine tanıklık sorumluluğunu üstlenerek ilerler. (Nâzım Hikmet, Hrant Dink, Uğur Mumcu)

Piraye’ye hayat veren Dilek Uluer’in özellikle annelik, kadın, toplumsal cinsiyetin açmazları, küçük telaş ve öğretilmiş kaygıları sahneleme hali oldukça çarpıcıdır. Adına sevmek denen duygunun özüne birlikte bakarız Piraye ile. Severek kendini merkeze koyan Piraye insanın hangi yanının temsilidir? Sevmek, insanın temel arzusu olan sevilme isteğinin gizli tezahürü müdür, sorularıyla bakar Piraye. İzleyiciye değil, kendine bakar. Mezarlıkta dünyayı görmesi için açılan küçücük bir delikten bakarken gördükleri sonrasında söylediklerinden kendine bakar. Piraye o delikten gördükleriyle yeniden ölür. Kendini sevdikleri üzerinden tanımlayan varlığın sancısının dile gelişinin görsel şöleni Piraye’de vücut bulur. Çocuğunun sütüne elma değil armut konmadığı için üzülen, ölü haliyle bunu düzeltmeye çalışan, kocası, çocukları ve sevdikleri tarafından unutulmaktan korkan Piraye’dir çünkü o. İzlerken izlenen, izlenirken kendinden kaçamayandır. Piraye ruhun parçalı ve zamanın ruhuna ayarlı yapısının resmedildiği bedendir.

Ondan bir beden olarak öteki ama onda bir ruh olarak kendisi. İki beden tek gölge. Ve insan.

Şairler Mezarlığı hem izleyici hem sanatçılar bağlamında zaman üzerinde genişleyen, genişleten, hatırlatma gibi mecburi bir yapı yerine hatırlamayı önceleyen bir perspektif sunar. Sessizliğin de kelimelerini duyar izleyici. Bir bedenin bu kadar çok kelimeyi nasıl giyindiği, bir bedenin kelimeleri nasıl bu kadar çoğalttığı duygusu oyun sonrasında izleyiciden geçmez.

Oyunda, iki kadının karşılaşmalarından itibaren bu karşılaşmanın neden olduğu değişim izleyici nezdinde de sürer. Düşünsel farkındalığı tetiklenen izleyici de tıpkı Mısra gibi yaşamadığı dünyanın kaygılarını, insan olmanın başa çıkılamaz sancı ve arzusunu Piraye’nin söylediği ve yaptıklarında deneyimlerken, Piraye’nin ölmüş olmayı, vazgeçmek zorunda kalmayı, unutulma hakaretine maruz bırakılmayı, onsuz da devam eden yaşamı Mısra’nın üzerinden deneyimlemesine tanıklık eder. Oyundaki en çarpıcı an Mısra’nın gözyaşıyla karşılaşmasıdır. Piraye’nin gözünden akan şeye bakar, dokunur, ki bu dünyaya dair şeylere ilk ve son temastır, o teması Selena Demirli o denli yaşamsal bir tecrübe içinden verir ki tüm temasları içinde taşıyan bir deneyimdir izleyicinin fark ettiği.

Oyunda Mısra ve Piraye karakterlerinin oyun süresince birbirlerine çok yakın olmalarına rağmen birbirlerine hiç temas etmemeleri önemli bir belirleyicidir kanımca. Yan yana, göz göze iken ve hatta konuşurlarken ağızlarından sıçrayan tükürükler neredeyse birbirine karışır halde, karşılarında başka biri yokmuş gibi tek başına kendiyle konuşuyormuş gibi oyunu sahneler iki oyuncu. Başkasıyla değil kendileriyle konuşuyor gibidirler. Bu kadar yakından bakmanın, bu denli yakın konuşmanın illaki bir mesafe ihtiyacı, refleks olarak dokunma teşebbüsü, beden hareketi, göz kırpması olur. Oyuncu fark etmese de beden bu öteki duygusunu hisseder ve hissettirir ama iki oyuncunun da bu denli iç içe geçmiş, ötekini yabancılamayan hali oyunu izleyici nezdinde biricik kılar. Ondan bir beden olarak öteki ama onda bir ruh olarak kendisi. İki beden tek gölge. Ve insan.

Yazımı Türkiye’de tiyatro ne durumdadır, neden ve ne yapılabilir konusunda da birkaç konuya değinip sonlandıracağım.

Sistemsel olarak yok edilmeye çalışılan tiyatronun çoğul sesinin yani tartışmacı ve birleşimsel sesi için ve bu sesin yeniden üretme gücü için Artaud, tiyatro, topluluğa kendi enerjilerinin mülkiyetini geri verir, der. Haksız da değildir. Şairler Mezarlığı gibi oyunların küçücük sahnelerde kendi imkânlarıyla ayakta kalmaya çalışan tiyatrolarda ısrarla oynanması enerji mülkiyetine inancın gücüdür kanımca. Bu inanç ile üretilen eşitlikçi ilişki sayesinde hem sistemin dayattığı mevcut yapı yeniden üretilmemiş olur hem de yeni, güçlü ve ses getiren bir yapının kurulması mümkün olabilir.

“Eylem konusunda birtakım kısıtlamalara ve hiyerarşilere tabi olduğu varsayılan kişilerin seyirciye dönüştürülmesi, toplumsal konumların alt üst edilmesine katkıda bulunabilir,” der Rancière.

İzleyicinin seyirciye dönüştürülmemesi mühim. Sadece eğlence, haz ve keyif üzerine kurgulanan ve bu nedenle de kamusal alan oluşturmayan yapıların desteklenmemesi, özellikle ünlü isimlerin yüksek fiyatlarla sahne aldığı oyunlar yerine küçük mekânlarda sahnelenen oyunların tercih edilmesi, öğrencilerin tiyatroya gitmelerinin sağlanması önemli. Çünkü ancak bu sayede biricik özne tahayyülünün kendinden menkul dünyasına sıkıştırılmaya çalışılan modern insanın seyirciye dönüştürülmesinin önüne geçilebilir kanaatindeyim.

Tiyatronun değer üreten bir kamusal alan oluşturmaya devam edebilmesi için de pek çok sanatsal üretim alanı gibi (özellikle edebiyat) egemen ideolojinin kaynaklarından beslenip onun argümanlarını yaygınlaştırmaya çalışmaktan uzak tutulması, gündelik ve sıradan hayatı sürdürmeye ve onun içindeki kodları üretmeye yönelik bir yapıyı tekrarlayan bir üretim ve sanat biçiminin kabul edilmemesi, kendini iktidara anlatmak, talebini meşrulaştırmak için performans üretilmemesi; ayrıca Şehir ve Devlet Tiyatroları ya da destek olunan projelerin desteklenmesindeki hakkaniyete riayet edilmesi, sahnelenecek eser seçim kriterlerinin belirlenmesi, dijitalleşen tiyatro performanslarının çerçeve, etik ve etki alanlarının doğru düzenlemesi önemli.  Özellikle son günlerde yapılan yeni düzenlemelerle Devlet Tiyatroları’nın neoliberal politikalara yenilip fiyat artırımına gitmesi nedeniyle öğrenci ve dar gelirli kitlelerin tiyatrodan mahrum edilmesinin önüne geçilmesi için hep tiyatro, her zaman tiyatro diyebiliriz.

Dünya Tiyatro Günü Kutlu Olsun.

FİGEN ALKAÇ

 

Not: Oyunun ismi Tebriz’de 1072 yılında şair Esat Tusi’nin mezarının gömülü olduğu yerin günümüzde Şairler Mezarlığı olarak anılan yer ile ve 1909-2008 yılları arasında yayımlanmış 110 şiir dergisinin incelenip kitaplaştırıldığı tür dergiciliği alanında yapılmış ilk çalışma olan Şairler Mezarlığı adındaki kitap ile benzerlik taşıdığı için anmadan geçmek istemedim.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                  

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku