Tamer Yılmaz yazdı: “Tiyatro No.40 / Kocasını Pişiren Kadın Üzerine”

editor
2516 Görüntülenme

Hepimizin son bir buçuk yılını ağırlıkla evlerimizde geçirmemize neden olan Covid-19, başta tiyatro olmak üzere, diğer tüm sanatları da durma noktasına getirdi. Türkiye şartlarını göz önüne aldığımızda pandemi öncesinde de ekonomik karnesi pek de iyi olmayan tiyatro sanatı, nispeten de olsa 2019 sanat sezonu ile bir yükseliş grafiği göstermeye başlamıştı. Nitelik ve nicelik bakımından “alternatif tiyatro” yapan ekiplerin sayısı artmış, bu ekipler ödenekli tiyatroların cesaret dahi edemeyeceği birçok meseleyi başta İstanbul ve Ankara’daki cep salonlarında, sadık seyircilerine düzenli seanslarla sunmaya başlamışlardı. Ödenekli tiyatroların temcit pilavı türündeki seçkilerinden daha farklı oyunlar görmek isteyen izleyiciler de küçük, havasız salonlara, rahatsız koltuklara rağmen bu sıra dışı oyunlara rağbet göstermeye başlamıştı ki, dünyada dolaşan tamamını, küçük bir kutuya toplayabileceğimiz bir virüs, her şeyi alt-üst etti. Dünya artık eskisi gibi olamayacaktı. Tüm dış mekânlar kapalıydı. Sanki apokaliptik bir evrene dönmüştü yer küremiz. Bu durumda hayatta kalmanın dışında bir konu konuşulmamalıydı. Sanat zaten karın doyurmuyordu ve rahatça rafa kaldırılmalıydı birçoğuna göre. Ben de o zor zamanlarda haberlerden gözümü ayıramıyor, niteliği tartışmaya açık sanatsal üretimler konusunda ısrar eden herkese tuhaf tuhaf  bakıyordum.

 “Sanat” der F. Schiller, “iyiyi, özgür olarak yaratan insanı, mükemmelliğe ulaştırma yoludur.” Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tiyatro Bölümü’nde öğrenciyken okuduğum “Sanatın Gerekliği” adlı kitaptan bellemiştim bu sözü. Schiller’in bu tanımını hatırlayana dek müstehzi bir gülümsemeyle izledim kimi sanatçıların sosyal medyada ürettikleri işleri. “Garabet bir virüs var başımızda. Kısa bir süre sanat dursa ne olur sanki?” diye düşündüm. Zaten elimizdeki cihazlardan, istediğimiz müziklere, metinlere, filmlere ulaşabiliyorduk. Hemen tüm tiyatrolar arşivlerini bizlere açmıştı. Eve sıkışmıştık ama iyi kötü herkesin giga baytlarca verisi vardı. Yeni bir besteye ne gerek vardı örneğin bu dönemde? Hele ki akortsuz gitarla çalınan, yan balkondan sesi cılızca gelen, özensizce bestelenmiş bir şarkıysa… Bir gece ak daktilolu Ernst Fischer’ı rüyamda gördüm, asasıyla başıma vurdu ve yanlış bir düşüncede olduğumu erkenden fark ettim. Sanatın, yoluna her hâlükârda devam etmesi gerektiğini, sanatın yakın tanıklığıyla tarihin yazılması lazım geldiğini bir an olsa da unutmuştum, küçük bir yüzleşmeyle, bu büyük hadisenin önemini tekrar hatırladım. Bu sebeple, işlerini ekrandan izlerken, sağ üst dudağımın, sağ kulağıma doğru yaptığı kavis için herkesten özür dilerim. 

Sanat devam etmeli ancak “Show must go on” gibi kapitalizm kokan bir bagajla değil elbette. Yoluna koyulup, Covid salgını zamanını da,  bugünü de anlatmalı sanat. İki büyük dünya savaşında kırk milyon insan öldüğünde, seller, depremler, yanardağlar, göktaşları, yangınlar, salgın hastalıklar durduramamıştı sanatın önünü.  İspanyol Gribi ortalığın tozunu attırırken, yahudiler, komünistler, çingeneler, eşcinseller tek tek öldürülürken hiç yerinde saymamıştı insanın hikâye anlatma isteği. Yakın tarihimizde bizim coğrafyada yaşanan, Madımak, Maraş, Çorum gibi katliamlardan sonra da asla teklememiş, her dalıyla daha da güçlenerek var olmuştu sanat; bugün de, yarın da her koşulda var olması gerek. İnsanlığın ortak belleği/acıları için her alanda, iyi-kötü eserlerin üretilmesi şart.

Böylesi zor bir ortamda, kapanmamış, iflas etmemiş, güçlükle ayakta kalabilmiş bir avuç tiyatro ekibinin çıkardığı oyunları takip etmek, tiyatroların yaşaması için önemli. Binbir güçlükle sahnelenmiş oyunlar hasretle seyircilerini bekliyor.

 Aklımda bu ve benzeri düşüncelerle gittim Tatbikat Sahnesi’ne, No:40 isimli yeni kurulmuş bir grubun, 2021 yapımı, “Kocasını Pişiren Kadın” adlı oyunun sanırım altıncı temsiliydi. Maske takarak, dezenfektandan tahriş olmuş ellerimizle, kapıdaki HES Kodusever görevliye telefonumuzu gösterdikten sonra, ateşimiz ölçülerek salona alındık. “Hijyen önemli, önce sağlık” dedikten sonra koltuğa oturunca “aman ne kalabalık acaba virüse maruz kalır mıyız?” ürpermesini de yaşadık bir süre ancak oyun başlama anonsu ile tüm olumsuzlukları unuttuk. İki saati aşan süre boyunca tüm dünyevi dertler salonun dışında kaldı. Öyle bir oyundu ki, başından sonuna kadar, sadece gülüyor, eğleniyor, kahkaha atıyor ve alkışlıyorsunuz. Siyasi gerilimin, ekonomik krizin, işsizliğin, pandeminin ortasında böylesine rahatlatan bir iki saat geçirmek az şey değil!

“Kenneth, on dokuz yıl birlikte yaşadığı eski eşi Hillary ve üç yıldır evli olduğu genç ve güzel eşi Laura bir akşam yemeğinde bir araya gelirse ne olur? Kıskançlık, aldatılmışlık, yeni arayışlar, yaşananlar, geçmiş, neden ve ne içinler. Tüm bunların üzerine hayatı boyunca “Kral” Elvis Presley fanatiği olmuş bir adam Kenneth. Elvis Presley şarkıları eşliğinde danslı, müzikli bir oyun. Geçmiş ve an arasında gidip-gelen oyunda aslında bir haklı aramamak lazım. Duyguları duruşları, yaşamdaki davranış biçimlerini nedenleri, ne içinleri kim bilebilir ki? Bu oyunda önemli olan o akşam ki “Ana Yemek” ne? Unutmamalıdır ki intikam sıcak yenen bir yemektir. Üstüne üstlük tüm yaşananlar kahkahalarla sunuluyorsa daha da lezzetlidir.” şeklinde özetlemiş oyunu, yazarı Debbie Isitt. Yeni komedya türünde kaleme alınmış metin, yazarına birçok ödül getirmiş. Dünyanın herhangibir yerinde kadın olmanın evrensel zorluğunu odağına alan metin, bu meşakkatli olma biçimini ajite etmeden mümkünse eğlendirirken anlatmayı amaçlamış.

Oyunun yönetmeni Levent Suner, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tiyatro Bölümü’nde sahnelediği, Devlet Tiyatroları’nda ve özel tiyatrolarda yönettiği oyunlarıyla tanınan bir akademisyen/yönetmen. Sahne plastiğine hâkimiyeti, stilize buluşlarıyla bezediği hareket düzlemi, komedi evreni yaratma konusundaki ustalığı, oyunların altında yatan hakikati bulup çıkarmada, sessiz oyunlarla bunu seyircisine aktarma bağlamındaki marifeti herkes tarafından bilinen özellikleri. Oyun başlar başlamaz foto-fragmanlarla karşılıyor bizleri. Oyun kişilerinin donuk imgeleri, az sonra olacaklarla ilgili ipuçlarını veriyor salonu dolduranlara. Böyle çarpıcı bir başlangıçla, konunun gidişatına daha farklı bir pencereden bakmamızı istiyor Levent Suner. Bu oyunda da izleyicisini hemen içine alan grotesk bir dünya tasarlamış Suner. Türkiye tiyatrosunda çok sık karşılaşamadığımız grotesk üslup, seyircisini ilk dakikadan itibaren kazanıyor. Groteskin abartısı içinde güncel durumlar, oyun yazarının sakladığı yan çatışmalar, metin dışı göndermeler ve Levent Suner’in eklediği bizden parçalar güzelce nakşedilmiş. Metni okuyanların ya da oyunu başka bir gruptan izleyenlerin gözüne ilk etapta çarpan sıra dışı sahneleme üslubu ve akıp giden sahne aksiyonu oluyor. Deneyimli bir yönetmenin yorumu ile bir metnin sahnelenmesi fikri ilk sahnelerden itibaren bizi oyuna ısıtıyor ve sonraki sahneyi merak ederek izlememizi sağlıyor. Oyuna karşı sempatiyle yaklaşmamızı sağlayan durumlardan bir diğeri de, nedense sadece ramazandan ramazana en eski, sıkıcı haliyle AVM’lerde çocukları hedef kitlesi olarak almış ortaoyunu formunun metnin en uygun köşelerine denk getirerek, doğru dozda kullanılmış olması. Levent Hoca, iki farklı kültürün bilinen kodlarını, klişelerle de ustaca sentezlemiş. Bu başarısının karşılığını da seyircinin kahkahalarıyla defalarca alıyor. Yönetmenin tercihi ile orkestranın da oyunun içine dâhil edilmesi, tüm buzları kıran hoş bir buluş olmuş. Orkestra, varlığının seyirciyi hiç rahatsız etmeyeceği bir mantıkla yerleştirilmiş.

Rejisörün inşa ettiği yapı, oyunun başından sonuna dek bir an olsun savrulmadan devam ediyor, temposu ve ritmiyle seyircinin dikkatini her an cezbediyor. Bu yapının oyuncu payandalarında ise Kadir Anıl Adıgüzel, Gülizar Oltulu ve deneyimli oyuncu Miraç Eronat duruyor. Oyuncuların çok çalıştıkları, provalar boyunca bolca eğlendikleri, beraberce yeni bir sahne dili kurdukları, koltuklardan kolayca anlaşılıyor. Uyum içinde hareket ederek, metni ve rejisörün kurduğu, yer yer absürde de kaçan evreni çok iyi anlamış oyuncular, birbirlerine harika paslar atıyorlar. Kadir Anıl Adıgüzel yetenekli ve genç bir oyuncu, ileride rol alacağı projeleri şimdiden merak ettiğimiz genç aktör şarkı söylediğinde, uzun hava çektiğinde, dans ettiğinde, oyunculuk yeteneğini hissettirdiği her sahnede seyirciden ara alkış alıyor. Eronat’a ise Devlet Tiyatrolarında oynadığı “Koltuk Düşkünü”, “Orkestra” ve “Bahçemdeki Ayı” gibi oyunlardaki hoş performanslarından aşinayız. Bu oyunda da beden kullanımını en üst noktalara taşıyor, tecrübesiyle harikalar yaratıyor. Mimiklerini ve sesini o kadar etkili kullanıyor ki, sadece bir bakışıyla dahi seyirciyi kahkahaya boğduğu anlara şahit oluyoruz. Gülizar Oltulu da dengeli bir oyunculuk sergileyerek, oyunu iyi taşıyan oyunculardan.

Canlı müzik, oyunlarda iyi entegre edilmemişse sakil duran sahne etmenlerinden. “Kocasını Pişiren Kadın”da ise oyunun büyük bir parçasını oluşturuyor. Zeynep Yüce, Barış Efe Miman, Mehmet San, Ümit Bayraktar’dan oluşan orkestra, sahne geçişlerinde ve şarkılar söylenirken müzik yapmak dışında oyuna da sık sık dâhil oluyor. Ses efektlerini de orkestra üstleniyor. Bu sıra dışı müzik/efekt kullanımı da oyunda seyircinin sevdiği anların artmasını sağlıyor.

Yalın, sakin ve dinamik dekor tasarımı, onlarca sahne geçişi için hem göze hem de işlevselliğe hitap ediyor. Kostümler ve kostümleri oluşturan renkler özenle ve oyun kişilerinin motivasyonları göz önüne alınarak seçilmiş. Reji, oyunculuk, ışık, müzik, dekor, kostüm, afiş gibi sahne etmenleri eşine az rastlanır biçimde aynı tema üzerine tasarlanmış. Bu hoş durum da bizlere oyunun masa başı çalışmalarının önemsendiğinin güzel bir göstergesi olarak yansıyor.

Oyunun sonlarına doğru bazı tekrarlar sıkıcı gelmeye başlasa da, Eronat ve Oltulu’nun ikili performansları bu meselenin de üstesinden geliyor. Batılı bir yazarın meramı ile bizim sorunlarımız arasında köprü kuran Levent Suner, didaktizm tuzağına düşmeden verdiği mesajla dakikalarca alkış alıyor. Salondan çıktığınızda da sizleri ilginç bir sürpriz bekliyor. Evinize gidip, maskeyi yüzünüzden çıkardığınızda bile bir tebessüm ile hayatınıza devam ediyorsunuz. 

Bu sanat sezonunda kesinlikle görmeniz gereken bir oyunlardan biri, “Kocasını Pişiren Kadın”. Bu denli uyumlu bir gösteriyi kaçırmamanızı tavsiye ederim. Kahkahalarla gülerken kendinizi de (erkek-kadın fark etmeden) sorgularken bulacağınız müthiş eğlenceli bir seyirlik.

12/09/2021

Sanat Üretim Topluluğu Yazı Grubu

Tamer Yılmaz

2

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku