Tamer Levent: “Dizi Tiyatronun Rakibi Değil, Destekleyicisi Olmalıdır”

editor
2219 Görüntülenme
Gerçek hayat hikayesinden ekrana uyarlanan ‘Camdaki Kız’ dizisinde canlandırdığı ‘Rafet Koroğlu’ karakteriyle son dönemde kendinden konuşturan Tamer Levent, farklı uğraşları olan bir sanatçı. Geçtiğimiz yıl sanat hayatında yarım asırı kutlayan Levent, sadece imzası olan başarılı işleriyle değil, sanatçıların durumunun iyileşmesi, sanat kültürünün gelişmesi için yaptığı çalışmalarla da öne çıkıyor.
Diken’den Şule Türker’in söyleşi/haberini okurlarımızla paylaşıyoruz:

Devlet tiyatrolarında görev yapmış birçok oyuncunun piyasaya girmesiyle birlikte dizilerde önemli gelişmeler olduğunun altını çizen Tamer Levent, “Dizi tiyatronun rakibi değil destekleyicisi olmalıdır” diyor.

Camdaki Kız’da canlandırdığı karakter dolayısıyla pek çok kişinin kendisine ‘Rafet Bey’ diye seslenmeye başladığını anlatan Levent şunları söylüyor: “‘Niye çocuklara beş zeytin veriyorsunuz’, ‘neden bu kadar cimrisiniz’ diye soruyorlar… Ben Rafet kadar tutumlu değilim. İki çocuğum var; asla onlara Rafet gibi davranmadım.

Tamer Levent’le çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği İzmir’den ‘devlet kokan’ Ankara’ya uzanan konservatuvar ve Devlet Tiyatrosu yıllarına, ‘Camdaki Kız’ dizisinden yönettiği oyuna ve sanata dair hayallerine uzanan bayram sohbeti yaptık.

Anneniz Meral Hanım, babanız Zeki Bey ve kardeşlerinizle birlikte İzmir Karşıyaka’da iki katlı bir evde büyüyorsunuz. O yıllara dair neler söylersiniz?

O yıllarda İzmir’de çocukluk geçirmek büyük şanstı. Çünkü çok düzgün arkadaşlıklar vardı; birbirini toparlayan, birine destek olan… Büyük abim İlker bana çok film anlatırdı, ben de onları arkadaşlarıma anlatırdım. Evimizin karşısında büyük bir tarla, üç dört incir ağacı vardı, onlara tırmanırdık. Şanslı bir çocukluk geçirdim. Karşıyakalı hoştu. Beni hala etkileyen, güvenli, sıcak, açık sözlü, beyni daraltmayan, insana yaşama sevinci veren bir yerdi Karşıyaka.

Eskinin bayram zarafetine ihtiyacımız var

Çocukluğunuzdaki bayramlardan unutmadığınız neler var?

Bayramlarda küslerin barışması beni çok etkilerdi. Büyükler sanki hep büyükmüş, onların çocukluk dönemleri yokmuş gibi gelirdi bana. Bu yüzden onların birbirleriyle küsmelerini çok garip bulurdum; ancak çocuklar birbirleriyle küser, büyükler nasıl küser diye şaşırırdım. Akraba ziyaretlerini severdim; çocuklar birlikte oynar, kitap okurduk. Bayram harçlığı -o parayı nasıl harcayacağımı bile doğru dürüst bilmezdim- bana değer verdiklerinin göstergesi gibi gelir, çok hoşuma giderdi. O bayramların insanları birbirine bağladığını, içerisinde sevgi, saygı, mutluluk olduğunu düşünüyorum. Delikanlılığımda örf, adet, geleneklerin insanları kısıtladığını söylediğim olmuştur ama sonra bu düşünceden vazgeçtim. Şimdi ise o zamanki inceliğin, o zarafetin yeniden dirilmesini istiyorum, çünkü buna çok ihtiyacımız var.

Yargı mensubu olan babanız nasıl biriydi, sizin kişiliğinize nasıl etkileri oldu?

Babam Ağır Ceza Reisiydi, işinin hakkını layıkıyla veren, düzgün, adil bir insandı, son derece vicdanlıydı. Önüne gelen birikmiş davalar varsa önce onların kararlarını yazar ve sonuçlandırırdı. Bir adalet mensubunun insan psikolojisi konusunda ne kadar çok şey bildiğini, nasıl müthiş bir deneyim elde ettiğini onda gözlemiştim.

Adalet Bakanı’na kafa tutan savcı

Çok dürüst bir insandı. Mehmet Seyda’nın ‘Yanartaş’ kitabı (Seyda’nın kömür işletmelerinde memurluk yaparken dönemin siyasi gelişmelerini gündelik hayattaki gözlemleriyle harmanlayarak kaleme aldığı kitap) vardı, orada da geçer. Ankara’dan Zonguldak’a gelen iki üniversite öğrencisinin siyasi faaliyetler yaptığını ve zararlı oldukları söylentisi yayılmış. Babam o sırada Zonguldak’ta savcı. Bir dönem hem başsavcılık yapmış hem de Zonguldak’taki madenlerde mahkumlar çalışıyormuş, onlar da ona bağlıymış. Zonguldak’a ziyarete gelen dönemin Adalet Bakanı söz konusu iki gencin mahkum edilmesini istemiş. Babam dosyalarını getirtip, gerekli tahkikatı yaptırmış, sorgulatmış. Sonuçta suçsuz olduklarına karar verip, gençleri bırakmış. Adalet Bakanı çok sinirlenmiş; “sizden böyle bir şey istedik, neden yapmıyorsunuz” diye tepki göstermiş. Babam, “Beyefendi, ben Türkiye Cumhuriyeti devletinin başsavcısıyım, değişen hükümetlerin emirlerine göre savcılık yapmam” karşılığını vermiş. Babam lise çağlarımda bu kitabı bana vermiş, sonra da başından geçen -kitapta yer alan olayı- bizzat kendisi anlatmıştı. Arazi davaları için dağ bayır keşiflere gittiği zaman beni de götürürdü. Tatile gittiklerinde başka hakimlerin yerine vekalet ederlerdi. Sorgu hakimliğine vekalet ettiği bir gün beni kürsüde yanında oturtmuştu. Bütün gün sorgulanmakta olan davalıları gözlemiştim. Benim için çok önemli zamanlardı, bugünkü oyuncu kimliğime çok katkısı oldu. Telkinleriyle, anlattığı hikayelerle, anılarıyla beni çok beslemiştir babam Zeki Levent.

Nasıl bir öğrenciydiniz?

Meraklı bir öğrenciydim, burada öğretmenimizin çok katkısı olmuştu. İlkokul 4’üncü sınıftı herhalde, Türkçe kitabında ‘Vatan yahut Silistre’nin küçük bir bölümü vardı, onu oyunlaştırıp sınıf arkadaşlarımla öğretmenimize sürpriz olarak oynamıştık. Öğretmen o kadar beğendi ki bizi alıp sınıf sınıf dolaştırdı. Bu mesela benim için önemli bir kişilik, özgüven gelişimiydi. İlkokul benim için çok değerli bir süreçti.

Tiyatroyla tanışmanız okul yıllarında mı oldu?

Annem ve babam beni İzmir Devlet Tiyatrosu’nun sahnelediği çocuk oyunlarına götürürdü. Pollyanna sahnelenen oyunlardandı, o zaman tıp fakültesinde okuyan bir akrabamız da -dışarıdan- bu oyunda oynuyordu, o beni çok etkilemişti. Orta son sınıfa geldiğimde ‘Köşebaşı’nı izlemiştim. Yıldırım Önal, kahveciyi oynuyordu, gerçekten çok etkilenmiştim. Ankara Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümüne girerken seçtiğim sınav parçalarından birisi oradaki kahveci tiradıydı. Lise 1’de okul tiyatro kolunda roller aldım. Sonra da devam etti. Mezun olduktan sonra doğrusu tiyatrocu olmak pek aklımda yoktu, başka üniversiteleri kazanmıştım zaten. Ama Ankara’ya geldiğimde Ankara Devlet Konservatuvarında tiyatro bölümü olduğunu öğrenip, seviye -bir tür yetenek- sınavına girdim. Bunu kazananlar Bakanlar Kurulu kararıyla kabul ediliyordu okula. ‘Nasıl olsa kazanamam ama madem lisede tiyatro kolunda oynadım, hiç olmazsa deneyeyim’ demiştim. Bu önemli sınavı kazanınca, Ankara Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümüne girmiş oldum.

Sanatçı diye bir meslek yoktur

‘Sanata Evet’ kampanyasını sürdürürken konferanslarda, atölye çalışmalarında bunu soruyorum kendi kendime; Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde kalsaydım, sanat kavramıyla hiç ilişkim olmayacak mıydı? İnsanlar sanat kavramının bir meslek olduğu yanılgısını yaşıyorlar. Halbuki sanat bireyin kişilik gelişimi sürecidir. Bu süreci doğru yaşayan ve geliştirebilen insanlar alnında ışığı görürler ve de bu süreç hiç bitmez. Hipokrat’ın dediği gibi; sanat uzun hayat kısa. Sanatı öğrenme, yaşama, yaşam sanatçısı olma süreci sürekli gelişmeyi gerektirir. O yüzden sanatçı diye bir meslek yoktur, sanatçı olmaya çalışmak vardır.

Erzurum Atatürk Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanıyorsunuz, oradan konservatuvara geçişiniz nasıl oldu?

Liseden mezun olduktan sonra askere gitmemek için İngiliz dili ve edebiyatına kayıt oldum, Erzurum’dan Ankara’ya geldim, SBF’de yedek listedeydim. O sırada konservatuvarı keşfettim. Sınav hem korkuttu hem de bu sınava girmeliyim duygusuna kapıldım. Sonra İzmir’e döndüm, sınavlara hazırlandım. Ankara’ya sanki SBF’ye kesin kayıt yaptırmaya gidiyormuşum gibi gittim. Ancak konservatuvar sınavını kazanınca, Siyasal’dan lise diplomamın orijinalini alıp, devlet konservatuvarına kaydoldum. Devlet bursuyla, parasız yatılı okuma hakkım olmuştu. Tabii bunun mecbur hizmeti vardı. Eğer annemler kızarlarsa Ankara’da yaşamımı sürdürebileceğim bir garanti söz konusuydu.

Ailenizin tepkisi nasıl oldu?

İzmir’e dönüp onlara anlattım. Büyük bir sessizlik oldu, annem biraz üzülmüş gibiydi çünkü o beni hariciyeci görmek istiyordu, öyle bir figür vardı kafasında. Babam büyük bir sükunetle, “Madem bu kararı kendin aldın sorumluluğunu da kendin taşıyacaksın demektir, hayırlı olsun” dedi.

Dosya kokan şehir

İzmir’in ardından Ankara’da yaşamak nasıldı?

İzmir’de doğup büyüdüğüm için denize, sıcak insan ilişkilerine alışkındım. Ankara, kara iklimiydi, devlet kokuyordu, sanki dosya kokan bir şehirdi. Oyunculuğu ne kadar sevdiğimi burada yaşayarak öğrendim. Ankara’nın sahnelerini, sahnelerinin kokusunu, oralarda çalışmayı, hocalarımı, arkadaşlarımı, yatakhane muhabbetlerimizi sevdim. Ankara, kimliğimi oluşturan yer oldu.

Yıllar içerisinde oyunculuğa yönetmenlik, yöneticilik de eklendi. TOBAV’ı kurdunuz ve bünyesinde yapılan birçok işle ilklere imza attınız…

Devlet Tiyatrolarına 1977’de girdim, 80’de askere gittim. 12 Eylül darbesi oldu, askerde köy işgal ettim! Konservatuvarındayken yabancı kitaplar da okuyordum, zaman zaman yurtdışına gidiyordum. Türkiye’de bizim alanımızla ilgili hiçbir sistem olmadığını görmeye ve anlamaya başlamıştım. 12 Eylül’den önce bazı sistemsel çalışmalar yapılıyor gibiydi, bunlar gelişir mi diye düşünüyorduk. Fakat pek bir gelişme olmadığı gibi bir de 12 Eylül oldu. Askerden Ankara’ya döndüğümde tüm sivil toplum kuruluşları kapatılmıştı. TOBAV; Devlet Tiyatrosu Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı’nı kurdum. 12 Eylül şartlarında ulusal ve uluslararası etkinlikler düzenledik. Yurtdışında bizim mesleklerimizde çalışanların özlük hakları nedir, araştırmaya başladık. Türkiye’de pek çok ilk TOBAV bünyesinde yapıldı. Örneğin Mersin’de yaptığımız çalıştayda DT Genel Müdürlüğüne gelecek kişinin bundan sonra seçimle gelmesi kararı verildi. Genel müdür olmam teklif edildiği zaman bu seçimin yapılması gerektiğini söyledim. Ancak seçim yasal olmadığı için eğilim yoklaması yaptık, kazandım. Atamam yine eski yöntemle oldu. Burada amaç, bu seçimin örnek olması ve yasalara girmesiydi. DT özlük hakları ve meslek tanımları yapılmadan, 657 sayılı kanuna geçici olarak bağlanmıştı. Uluslararası fikri mülkiyet hakkının ne kadar gelişmiş olduğu Türkiye’de görülsün, bizde de uygulansın diye çalıştık.

Dizi tiyatronun rakibi olmamalıdır

Devlet Tiyatrolarında görev yapmış birçok oyuncu dizi piyasasının gelişmesiyle birlikte ekrana kaydı. Bu durum tiyatroyu nasıl etkiledi?

Devlet Tiyatrolarında görev yapmış birçok oyuncunun dizi piyasasına girmesiyle birlikte bence dizilerde önemli gelişmeler oldu. Dizileri her gece milyonlarca kişi izliyor. Dizilerden etkilenen çok oluyor. Eğer karakterler olması gerektiği gibi yorumlanıp senaryolar yaşama aktarabilecek tutarlılıkta olabiliyorsa, izleyiciler onu takdir ediyor ve de kendi yaşamlarıyla ilgili düşünceler geliştirebiliyor. Eşim Seynan ‘Ferhunde Hanım ve Kızları’nı ekrana taşıyan kişidir, buna belki ilk Türk dizisi diyebiliriz. Orada oynamamı çok istemişti ama o zamanlar dizide oynamamıştım. Yeşilçam’dan da çok teklif gelmişti, gitmemiştim. Ama daha sonra dizilerde oynamakla iyi bir şeyler yaptığımı düşünmeye başladım. Geniş kitlelere ulaşmaya başladık. Tabii bu tiyatroyu bastırmamalıdır. Dizi tiyatronun rakibi olmamalıdır. Dizi, tiyatronun destekleyen o kültürün gelişmesine katkıda bulunan bir yapı olmalıdır.

Çalışma şartları bakımından bakarsanız hangisi daha zorlu; sahne mi set mi?

Ortalama dünya standardı 45 gündür, bir oyunun o sürede çıkması söz konusudur. Oyun sahneye çıktıktan sonra seyirciyle birlikte sürekli gelişme gösterir, bu da oyuncuya haz verir. Tabii prova süreci sancılıdır, yapacak mı yapamayacak mıyım, ezberde en ufak bir hata sahnede insanı zorlar, moralini bozabilir. Bir dizi tuttuğu zaman sürekli yayına yetiştirilmeye çalışılan bir iş oluyor, büyük bir heyecan var, senaryonun her hafta yazılması gerekiyor. Dizi çalışmaları dışarıdan kolaymış gibi gelebilir ama esasında epey zorlu. Bir tiyatro oyununu ya da 2,5-3 ayda çekilen bir sinema filmini her hafta sahnelemiş/çekmiş gibi oluyorsunuz. Her hafta oyun yeniden yazılmış ve siz o oyunu hafta içerisinde ezberleyip yorumlayıp oynuyorsunuz gibi. Bu da her hafta prova, her hafta sahne demek. Bu bakımından dizi çalışmaları, tiyatro çalışmalarından fiziksel olarak biraz daha yorucu diyebiliriz.

İdeal olan nedir, ne yapmalı?

Bu anlamda da özlük haklarının, fikri mülkiyet hakkının tiyatroda da sinemada da dizide de olması gerekiyor. Bütün dünyada bu olmuş durumda; oyuncu fikir üreten ve o fikri canlandıran kişidir, fikir üreten insanın da hakkı var. Ama bu bizde bir türlü yerine oturamadı, bu yerine oturmadıkça da bu piyasa sektör olma konusunda zorluklar yaşayacak. Sektörel kimlik oluştuğu zaman, bu alanda çok daha verimli çalışmalar olabileceğine, uluslararası alanda çok daha fazla başarılar elde edilebileceğine inanıyorum.

Camdaki Kız yayınlandığı günden itibaren izleyicisini kaybetmeyen bir dizi. Bu başarının nedeni nedir?

Çünkü ‘Camdaki Kız’da yaşamın içinden gelen karakterler, olaylar var. Pek çok olgunun, davranış biçimi hatasının, iletişim kopukluğunun nerelerden geldiğini anlıyoruz. Bunu anlamak da insana ufuk açıyor. Başlangıçta dizideki olaylar için ‘böyle şeyler olmaz toplumda’ deniyordu, halbuki olduğunu biliyoruz. Dizi başladığı andan itibaren tanıdığım pek çok kişi bu anlamda çevresinde insanlar olduğunu bana da iletti.

Reytinglerde bir total izleyici orantısı var, bir de AB ve ABC. Totali daha geniş kitleler izliyor diye düşünülüyor ve maalesef daha çok ucuz komediler, vurdulu kırdılı diziler yayınlanıyor. Sanki total sadece onları izlermiş gibi bir anlayış var. Durum buysa ‘Camdaki Kız’ın total izleyicisine hitap etmiyor olması lazımdı ama birçok defa total reyting grubunda birinci oldu. Şu anda da 1 ile 3 arasında o izleyici grubunda yerini tutuyor. O halde demek ki total izleyici dediğimiz kitle de nitelikli iş istiyor. Tanıdığı yüzlere benzer insanları görmek istiyor yapımın içinde. Bence ‘Camdaki Kız’ dönemsel olarak dizi piyasasında önemli bir inceleme göstergesi olmalı.

Ben bir dizi oluştururken toplumsal yapımızın incelenmesi gerektiğini, bu incelemeler sonucunda senaryolarının yazılıp yayınlanması gerektiğini düşünüyorum ki Amerikan sineması bunu yapmış en tipik örnektir. Bizde sanki tesadüflere dayalı olarak senaryolar yazılıyormuş gibi oluyor. Bu tesadüfler üzerinden tutacağı zannediliyor ancak çoğunlukla tutmuyor.

Pek çok kişi bana Rafet Bey diyor

Dizide canlandırdığınız Rafet karakteri otoriter bir baba, cimri bir aile reisi ve iş adamı. Sizce Rafet Koroğlu nasıl biri, benzeşen taraflarınız var mı?

Bir oyuncunun değişik roller canlandırması toplumda yadırganabiliyor ya da oyuncuyla oynadığı karakter özdeşleştiriliyor. Pek çok kişi bana ‘Rafet Bey’ diyor; ‘niye çocuklara 5 zeytin veriyorsunuz’, ‘neden bu kadar cimrisiniz’ filan diyorlar. Bu bir bakıma hoş bir şey; o rolü iyi, güzel ve doğru oynadığınız ve izleyicinin kabul ettiği anlamına geliyor. Ama beri yandan da bu rolü oynayanın eğitimli, oyunculuğa yıllarını vermiş, bu konuda yorum yapmak için çok çalışmalar yapan insanlar olduğunu hatırlamak, bilmek gerekir diye düşünüyorum. Bu toplumsal düşünme biçimini de geliştirir çünkü. Böyle şeyleri bilmemek, yaşam içerisinde birtakım şeylerin neden olduğunu anlamamak gibi sorunlar yaratabilir daha sonra.

Rafet inanılmaz güç şartlarda yaşamış ama aklını kullanarak ve çalışkanlığıyla kendini geliştirmiş, üniversite bitirmiş, yaşam içerisinde, ticaret hayatında daha önce yaşadığı zorlukları da düşünerek başarılı olmaya azmetmiş, kendi çapında dürüst biri. Ancak çok zorluklardan geçerek bu yere geldiği için cimrilikten ziyade tutumlu olmak gibi davranışları var. Tabi bunlar cimrilik gibi yansıyor; bu kadar parası olan adam bu kadar tutumlu niye oluyor, harcasın parasını diye. Ama Rafet’te bir korku var. Ne olur ne olmaz, tutumlu olalım paramızı koruyalım gibisinden bir korku. Bu anlaşılıyor zannediyorum.

Babalık davranışları konusunda; Rafet küçük oğlundan çok şey beklemiş. Muzo aklıbaşında düşünen, problemlere çözüm bulan bir çocukken, küçük çocuk hayatın içinde kendince devinmeye çalışıyor fakat baba onun örnek bir çocuk olmayacağını düşünüyor. Mesela bir geçmişte yaşanan bir olayda, Rafet ona kızıyor ve yine cezalandırıyor, ‘sen kabadayı mısın niye arkadaşlarını dövüyorsun’ diyor. Halbuki daha sonra anlıyoruz ki Muzo ile dalga geçmeye çalışan bir takım kişileri dövmüş Sedat. Şimdi Rafet bunları anlasaydı belki Sedat ezik bir çocuk olmak ve ezikliğini bertaraf edebilmek için de lüzumlu lüzumsuz işler yapmayacak, daha doğru dürüst gelişen bir çocuk olacaktı. Ama o yaşlarda babaların da tecrübesizliği çok oluyor. Benim de iki çocuğum var; oğlum Efe, kızım Hazel. Ben asla onlara Rafet gibi davranmadım fakat şimdi daha gelişmiş davranışlar içerisinde bulunabilirdim diye düşünüyorum. Bu nedenle torunlar çok değerli oluyor değil mi? Genç yaşlarında ne kadar ideal anne baba olmaya çalışırsa çalışsın, büyükler bir takım hatalar yapabiliyor. Ya çok sert ve disiplinli olmaya çalışıyorlar ya da oldukça serbest bırakıp kendi kendilerine gelişmelerini istiyorlar. Esası bunların ikisinin ortasını bulmak. Tutumluluk konusunda ise şunu söyleyebilirim; Rafet kadar tutumlu değilim.

Set nasıl gidiyor?

Muhteşem bir ekibimiz var; herkes düşünceli, birbirinin farkında, jest ve mimiklerle  birbirinin ne demek istediğini anlayabilen bir ekip. Dizideki rollere getirdikleri katkılar çok hoşumuza gidiyor. Birbirimizi takdir ediyoruz, gülüyoruz, bu mutluluk sinerji olarak diziye yansıyor diye düşünüyorum.

Oyunculuk vahiy yoluyla gerçekleştirilen bir iş değil

Oyuncu olmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz ne olur?

Sadece yakışıklı ya da güzel oldukları için oyuncu olmak istemesinler, oyunculuğun ne demek olduğuna dair bilgi edinmeye çalışsınlar. Demiyorum ki yaşamda bulunan bütün disiplinlerle ilgili doktora yapsınlar ama bu disiplinlerde, nereye nasıl ulaşabileceklerini bilecek kadar bir birikim sağlasınlar. Bu birikim sayesinde de role hazırlanırken, o rolü nasıl yorumlayacaklarını düşünürken, eksik buldukları bilgilere hangi kaynaklardan ulaşabileceklerini bilerek oyuncu olmaya çalışsınlar. Oyunculuk öyle vahiy yoluyla gerçekleştirilen bir iş değil çünkü.

Bir taraftan da yönettiğiniz bir tiyatro oyunu var; ‘Uyandığımda Sesim Yoktu’.

İki kadın oyuncu oynuyor, fakat onlar esasında tek bir karakterin iki yanı, dolayısıyla oyun farklı bir tempoda oynanıyor. Dekor olarak yalnızca küvet var. Yurtiçi ve yurtdışında çok izlendi, hala da izlenmeye devam ediyor. Arnavutluk ve Kosova’da ‘En İyi Oyun’ seçildi.

Şimdi Henrik Ibsen’in ‘Bir Halk Düşmanı’ oyununu çalışıyoruz. 30 sene önce üç kişiye indirmiş ismini de ‘Karısına Göre Bir Halk Düşmanı‘ yapmıştım. Bu oyunu yönetiyorum, provalar sürüyor, son rötuşları sonrası sahneleme aşamasına gelir.

Bu tempoda nasıl kendinizi dinç tutuyorsunuz?

Bu çalışmaları yapmak, sürekli düşünmek, tembel olmamak beni dinç tutuyor. Tabii ki aileme de zaman ayırıyorum. Evde oturup televizyon izlemek beni yoruyor. Tahammül edemiyorum pasif şekilde oturmaya. Tiyatroya, konsere gitmeye çalışıyorum. Seyahatler zaten eksik olmuyor. Çalışmayınca ne yapar insan? Yaşamak, çalışmak demek. İnsanlar vakti bir boş geçirmenin kendilerine yararı olacağını sanma eğilimini terk ettikleri zaman daha dinç hissedecekler.

Türkiye’de insanlar hala ‘oyuncuyum’ demeye çekiniyor

Türkiye’de sanat kültürüne bakış, kültür kavramı sizin işin içine dahil olduğunuz dönemden bu zamana nasıl değişti?

Oyunculuk mesleğini sürdürebilmek için nasıl çalışmalar yapılabilir, nasıl istihdam alanları yaratılabilir bunları düşünmek lazım. Özel tiyatrolarda pek çok oyuncu prova süresince para bile almıyor. Profesyonellik neredeyse kültür haline gelmemiş. Bütün bunların gelişebileceği, fikri mülkiyet hakkının da layıkıyla işleyebileceği bir yapının kurulması, bu kültürün gelişmesinin adını koyacak. Şu ana kadar bu kültürün gelişmesinin adı konulmamış durumda. Hukuku bile havada. Oyunculuğun hukuku olmadığı için mesleki kimliği çok anlaşılmıyor. Oyuncular daha değerli gösterebilmek için kendilerine sanatçı diyorlar. Sanatçı diye bir meslek yok uluslararası kavramlar arasında. Her meslek kendi adıyla anılıyor. Üstelik oyunculuk çok saygın bir meslek ama Türkiye’de hala oyuncu demekten insanlar çekiniyorlar. İstanbul’da Oyuncular Sendikası kuruldu. Meslek tanımları konusunda bir tanımlama yapılmasını sağladı ama özlük hakları konusunda henüz bir gelişme yok.

İdeal olan nedir, ne yapılmalı?

Yıllar önce yetki yasası çıkmıştı, kurumlara ‘tek maddelik iyileştirme önerisinde bulunun, size iyileştirme yapalım’ denmişti. Biz TOBAV olarak DT’nin, TRT’ye denk tutulmasını istemiştik. Çünkü TRT’de sözleşmeli personel ve 657 bağlı personel kendi istekleriyle bu grupları seçmişti, DT’de ise oyuncular özlük hakları konusunda devlet kurumlarında çalışan mühendislerin haklarıyla tanımlanıyordu. (Tiyatrocu, oyuncu, yönetmen, tasarımcı, yazar gibi mesleklerin hakları tanımlanamadığı için mühendislere denk tutulsun denmiş). Ama bu yetki yasası uygulanmadı. O zamanki hükümet çıkarttı, sonra da uygulamadan ortadan kaldırdı. Bu da kültür konusunda nerelerde olduğumuzun kanıtıdır.

Projeleriniz, hayalleriniz neler?

Sanata Evet’ kavramının anlaşılmasını istiyorum. Hayallerim; hem mesleğimi yapmak ve geliştirmek, yaşanmış senaryolar yazılabilmesine sebep olabilmek, o yaşanmış senaryolardaki rollerde oynamak… Eğitimde drama uygulamalarının gerçekleşmesini hayal ediyorum. Çok güzel çağdaş oyunlar yazılmasını, onlarla hayatımıza ayna tutulmasını hayal ediyorum. Çok hayalim var, tümünün özeti; sanata evet.

Oyuna yetişmek için denize atlayacaktım

Unutmadığınız bir anınızı paylaşır mısınız?

Bizim en büyük korkumuz perde açıldığında yetişememiş olmaktır. Sevgili Zeliha Berksoy’la Kuvayi Milliye destanını sahneliyorduk. Bir gün oyun Anadolu yakasında oynayacaktı, ben de Avrupa yakasında bir çekimdeydim. Çekimim bittikten sonra eve gittim, üzerimi değiştirdim, Kabataş iskelesine gittim, vapurla karşıya geçecek, oradan da taksiye binip tiyatro salonuna gidecektim. İskelede iki vapurdan daha gösterişli durana bindim. Meğerse o vapur adalara gidiyormuş. Hareket ettikten 15-20 dakika sonra bunu anlayınca kriz geçirdim; kendimi denize atmaya kalktım. Biraz sakinleyince Zeliha Berksoy’u aradım, durumu anlattım. Moralimi düzeltti, onun yönlendirmesiyle ilk adada indim, organize ettiği araca bindim ve Bostancı’ya geçtim, oyuna yetiştim. Ama o gün perişan olmuştum.

Ankara’da oynarken pek çok arkadaşımızın 40 derece ateşle sahneye çıktığını bilirim. Perde kapatılmaz. Dizi çekimlerinde de aynı şey geçerli. Bu meslek böyle bir disiplin, özveri istiyor. Herkesin bunu bilmesini istiyorum.

Kaynak: https://www.diken.com.tr/camdaki-kizin-rafet-beyi-tamer-levent-goren-neden-bu-kadar-cimrisin-diyor/

 

0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku