Önce ‘Tiyatro Oyuncusu’, Sonra ‘Fabrikalar Fabrikatörü’ Oldu: “Hulusi Kentmen”

Pınar Çekirge
2411 Görüntülenme

20 Aralık 1993 günü aramızdan ayrılan Hulusi Kentmen’in değerli hatırasına saygıyla…

Belki de herşey Akçakoca’da o ilkokulun tiyatro salonunda başlamıştı.Orada tiyatroyla tanıştı Hulusi Kentmen. Küçücük bir çocuktu henüz. Kendisinde birkaç yaş büyük Atıf Kaptan ile okul piyeslerinde rol aldı.

Sonrasında Halkevi. “Hisse- i Şayiha” oyunu mesela.Tam da o günlerde Fransa’dan dönen Burhan Tepsi, Halkevi sahnesinde hayranlıkla izlediği Hulusi Kentmen’e kendi tiyatrosunda rol verdi. Çok geçmeden Avni Dilligil’in dikkatini çeken Hulusi Kentmen, artık Avni Dilligil ile Ses Tiyatrosu’ndaydı. Roller, sahne ışıkları, alkışlar…

Bir akşam Ses Tiyatrosu’na, oyun izleme ye gelen, Ferdi Tayfur sahnede gördüğü Hulusi Kentmen’e yakında çekimine başlanacak olan “Senede Bir Gün” filmi için teklifte bulundu.

Tiyatroya ara verme zamanıydı. Ama tiyatro başka bir sevgi ve tutkuydu O’nun için.

1980′ lerin hemen başında “Itri” müzikalinde Mustafa Paşayı yorumladı Hulusi Kentmen, rol arkadaşlarından biri de Taner Şener’di. Hemen adından Çevre Tiyatrosu’nda “Piç Kurusu” adlı oyunla tiyatroseverlerin karşısına çıktı. Ahmet Üstel’in yazıp, yönettiği oyunda Hulusi Kentmen bu defa Neriman Köksal ve Sadri Alışık ile aynı sahneyi paylaştı.

Hatırlıyorum da; O bazen sevgi dolu bir dedeydi. Çoğunlukla büyük fabrikatör Hulusi Beyefendi.

1950’lerden itibaren sanayileşmeye paralel olarak gelişen hızlı şehirleşme ve Demokrat Parti sürecinde taşradan kopup İstanbul’a yerleşen Hulusi Efendi’nin burjuvaziye teslim olmuş, en güzel hali, bazen soylu bir Osmanlı Paşası’ydı. Arada bir mahallenin tatlı sert başkomseri olarak çıkardı karşımıza. Kızdı mı tarumar ederdi alimallah. Şakası olmazdı hiç. Bazen makam şöförü,  bazen hakim rollerini üstlense de asıl mesleği fabrikalar fabrikatörlüğüydü. Halk, geniş kitleler onu öyle tanıyıp, benimsemişti çünkü.

Adam gibi adamdı. Dev gibiydi. Oynaması değil, seyirciyi perdede cezbetmesi bekleniyordu ondan. Ama sadece cezbetmedi, oynadı da. Bir karakter oyuncusu olarak doruklarda dolaştı hep. Zaten, Attila İlhan’ın sözünü ettiği güneşten ışık yontan adam‘lardandı. Ruhumuza sahip olmuştu bir kez.

Sevgiyle bakardı. Hele kendini tutamayıp ağladığında…

Şaziye Moralı, Adile Naşit, Şükriye Atav, Gülistan Güzey, Leman Akçatepe, Nedret Güvenç, Yıldız Kenter, Mürüvet Sim, Bedia Muvahhit’in eşi olurdu genelde. Yumurcak İlker’in posbıyıklı dedesiFiliz Akın, Belgin Doruk, Hülya Koçyiğit, Müjde Ar’ın babasıEmel Sayın, Hale Soygazi, Türkan Şoray’ın kayınpederiGülşen Bubikoğlu’nun kaptan kumandan amca‘sıydı. Oğulları Kartal Tibet, Ediz Hun, Engin Çağlar, Halit Akçatepe, Kemal Sunal, hele hele Tarık Akan’dan az çekmemişti yani.

Bir defasında, üzerine titrediği evladını pavyon şarkıcısı Feri’den kurtarmak adına İşportacı Filiz’i bitişik yalıya prenses ünvanıyla yerleştirip, oyunun düğmesine basmıştı. İyi de işler ters gitmiş, gözü Feri’yi görmez olan Kartal, işportacı Filiz’e gönlünü kaptırmıştı. Hacı Hulusi Bey şimdi hangi duvarlara vursun başını, nerelere gitsin, kaç çuval pirincin taşını ayıklasın?

Bastonu. Fötr şapkası. Beyaz kolalı gömleği. Papyon kravatı, renk renk fularları. İpek robdöşambırı. Geriye taralı bol briyantinli saçları.

Necdet Tosun, Suzan Avcı, Hüseyin Baradan, Vahi Öz, Kayhan Yıldızoğlu, Sami Hazinses, Atıf  Kaptan, Cevat Kurtuluş, Nezihe Güler, Nubar Terziyan, Mualla Sürer‘li (onlar da birer masaldı ayrı ayrı)  fotoğraflarda bazen başında beyaz el örmesi takke, çizgili pijaması, bazen  yönetim kurulu başkanlığını üstlendiği fabrikalar zincirinin genel kurul toplantısında esip gürleyen, dediğim dedik bir patron.

Riyadan, ihanetten nefret ederdi en çok. Zengindi, çok zengindi. Ama görgüsüz değildi. İhale yolsuzlukları yoktu defterinde. Gözü toktu. İktidarın kölesi değildi. İflas bile etse asla yolsuzluklara karışmazdı. Haysiyet sahibiydi. Yalıları, köşkleri, ille beyaz Buick, siyah cadillac marka otomobilleri, fabrikaları, uşakları, hizmetçileri ve Amerikan Koleji’nde okuyan Filiz adlı güzeller güzeli, biraz şımarık bir kızı vardı. Eski kulağı kesiklerden olsa da, mazisinde bir Adana pavyonunda tanıştığı Şıngırdak Melahat vardı ki, ondan ödü kopardı.

Nasıl derler, yufka yürekliydi. Yoksulun, çaresizin, özellikle de çocukların yanındaydı.

Yangın Var, Senede Bir Gün, Kırık Hayatlar, Delisin, Gülizar, Veda, Efkarlı Sosyetede, Çıtkırıldım, Hıçkırık, Çam Sakızı, Cilveli Kız, Oyun Bitti, Ağlıyorum, Ateş Parçası, Güllü, Ağaçlar Ayakta Ölür,  İşportacı Kız, Yumurcak, Alev Alev….kaç filmde rol aldı, bilmiyorum. Üç yüz, dört yüz, belki beş yüz.Ya da daha fazla.

Parkta Bir Sonbahar Günüydü adlı televizyon dizisinde yaşar kıldığı Şadi Bey kompozisyonu sanat hayatında bir başka doruktu hiç kuşkusuz.

Onu ilk ve son kez Adile Naşit’in cenaze töreninde görmüştüm. Ne kadar iriydi. Kocamandı. Heybetliydi. Zorlukla yürüyor gibiydi. Bir ara bir iskemle bulup, oturttular camii avlusunda. Mendiliyle gözlerini kuruluyordu sık sık. Çok üzgündü. Ağlıyordu.

Derler ki, evinden çıkmış bir gün. Elinde giysileri minibüs ya da dolmuş beklemekte. Bir taksi şoförü hızla fren yapıp durmuş. Camı açıp : ”Yuh ulan” demiş, ”O kadar zenginsin, o paraları, fabrikaları mezara mı götüreceksin. Bir taksi bile tutmuyorsun. Utan pintiliğinden..”

İşte kolektif bilinçaltına sızmış, toplumun algı düzeyine yerleşmiş imge kahramanlar bu tür bedelleri de öderlerdi zaman zaman. Önder Somer hep kötü adamdı. Lale Belkıs hain üvey anne. Hulusi Kentmen Vehbi Koç, Billy Gates’den dahi daha zengin bir işadamı. Oysa madalyonun öteki yüzünde senetler, bonolar ve Banker Ferdinant vardı. Yeşilçam’ın star ve sitareleri, işletmeciler, yapımcılar ve onların baba yasaları vardı.

Tarih hızla 1993 yılının 20 Aralık gününe yaklaşıyordu.

Hastaydı. Kırgındı. Yalnızlıktan, vefasızlıktan yakınıyordu. İşte o günlerde Bircan Usallı Sılan, Hülya Koçyiğit ve Tarık Akan’ı alıp ziyaretine götürmüştü. Kim bilir nasıl mutlu olmuştu..nasıl sevinmişti. (Kirpikte donan gözyaşları. Nice gönül kırıklıklarına tanıklık etmiş seneler.)

Bircan Usallı Sılan şöyle anlatıyor :

Gazetecilik yaparken bir gün birden aklıma düşmüştü Hulusi Kentmen. Arayıp  sorup bulmuştum izini. Evi, evime çok yakındı. Ama yüreklerimiz sırt sırtaydı. Eşi Pamuk Hanım’la tanıştım. Kısacık zaman içinde defalarca el ele tutuştuk, defalarca sevgiyle karşıladı beni, yüzünde ‘gitme’ ifadesiyle güle güle dedi.

“Güzel insandı, iyiydi. ‘Sen mi geldin?’ diye azarlar gibi başlardı çoğu kez konuşmasına, sonra yumuşacık bir tonla ‘Özledim be yavrum, nerede kaldın’ , derdi. Pamuk Nine sıkı sıkı sarılıp öper, adeta ‘ne iyi ettin de hayatımıza girdin’ diyen bakışlarıyla okşardı, taçlandırırdı beni. Aileden biri gibi oldum, kısa  bir süre içinde…

“O’nun mutlu olması içinde Tarık’ı, Hülya’yı, Türkan’ı yanına götürmem…O’ na anlık güzellik sağlayabilmem (Her şey  o an değil mi ki zaten) hayat adına da bana bir armağandı…”

Hayata ve sevgisizliğe karşı O’nunla bilenmiştik. 20 Aralık 1993 tarihinde çekip gittiğinde (aramızdan kurtulduğunda ya da) yetim kaldık. Ama nefrete teslim olmamanın, boyun eğmemenin yollarını göstererek, şefkatli baba/dede imgesini çoğaltarak gitmişti. Sinema tarihimizde yeri dolmayan ikonlardan biri olarak gitmişti.

Geçmişin buğusunu sildikçe siyah beyaz filmlere dönüyorum yeniden. Hüzünle rutubetlenmiş tüm o yaşanmışlıklara. Umutsuzluğun yakasına asılan küçük umut kırıntıları takılıyor gözüme…

PINAR ÇEKİRGE

0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku