Marx’ın Çıbanları, Hepimizin Virüsleri: “Marx İstanbul’da”

Mustafa Kara
4334 Görüntülenme

Bu yazının hikâyesi biraz uzun. Daha doğrusu bekleme süresi epey uzun. İstanbul’un lüks sayılabilecek bir alışveriş merkezinde izlenen oyunun üzerinden koca bir pandemi geçti. Geçti dediysek lafın gelişi. Sahi, nedir bu Marx’ın çektiği allasen; yolunun yanlışlıkla İstanbul’a düştüğü yetmedi, lüks alışveriş merkezleri, salgın hastalıklar derken şimdi de naklen, canlı yayınlar!

“Rahatsız olduğunda ayağa kalkarsın” diyor Marx. Mesele bu kadar basit aslında. Marx’ın çıbanları yüzünden kapitalizme başkaldırdığını söylenirmiş bir vakitler. Kendisi sahnede söyledi, bizzat duydum. Haklı da. Ayağa kalkmak için bu denli mantıklı başka bir sebep göremiyorum. “Ormanda yere düşen odun parçasının mülkiyetinin kimin olduğu” kadar berrak bir çıkarım. Bir virüsün aylar boyunca bütün düzenimizi alt üst ettiği günlerde giderek de berraklaşıyor.

Yazının konusu Tiyatroevi’nin sahnelediği “Marx İstanbul’da”. Sahnelenmeye başladığında Almanya’daydım; oyun Almanya’ya geldiği gün ben döndüm. Sonunda koronavirüs henüz Wuhan dolaylarında iken izleyebildim. Oyun üzerine yazmak ise “naklen tiyatro” vesilesiyle bugüne kısmetmiş.

Milenyum arifesinde dünyayı sarsan büyük ekonomik kriz günlerinde yazılmış oyun. “Marx haklı çıktı” tartışmalarının tam ortasında. Özgün adı “Marx in Soho”. Yazan ise oyun yazarı kimliğinden çok siyasetçi, felsefeci ve tarihçi kimliği baskın olan Howard Zinn. Kısaca özetlersek, aslında öteki tarafta gayet keyfi yerinde olan Marx özel bir izin kopararak “haklı çıktım” demeye dünyaya geliyor ve yanlışlıkla Londra’daki Soho semti yerine İstanbul’daki Soho adlı bir bara gönderiliyor. Tezgahını ise İstiklal Caddesi üzerinde açıyor. Oyunun aslında ise, Marx’ın Londra’daki Soho yerine  New York’taki Soho’ya gittiğini ekleyelim.

HEYACANLI, NEŞELİ, ÖFKELİ BİR MARX

Oyunun yerelleştirildiği Marx’ın söze İstanbul’a hep gelmek istemiştim aslında, öldükten sonra nasipmiş” diye başlamasıyla anlaşılıyor. Evet, nasipmiş! Sonrası, metrobüs kalabalığından Gezi’ye, seyyar satıcılardan Suriyeli göçmenlere gündelik dertlerimizle yoğrulmuş bir uzun sohbet. Renkli tabelalar altında Roman bir müzisyenin tezgahından seslenen bir Karl Marx görüyoruz ve o denli inandırıcı ki zerre yadırgamıyoruz. Biraz oyunbaz, biraz meddah, hatta belki biraz Karagöz… Yer adları, olaylar ve güncel örnekler ile sınırlı değil bu yerelleşme; oyunculuk ve kurguda da kendini hissettiriyor.

Peki ya, sokak müzisyeni tezgahından seslenen Marx’ın o bildik “anlaşılmaz” diline ne oluyor? Sıkıcı bulunan kalın kitaplarla anlatılmış fikirler, kısıtlı dakikalarda sokaktaki vatandaşa bir sokak köşesinden nasıl aktarılacak? Dananın kuyruğunun koptuğu, kopması gereken nokta burası. Howard Zinn’in politik görüşleriyle de uyumlu olarak, hem kapitalizmle hem sosyalizm deneyleriyle hem de kendi kendiyle hesaplaşma içine giren sahnedeki Marx, epeyce ağır mevzuları basit ve eğlenceli biçimde anlatmaya girişiyor. İstanbul’a dair güncel gözlemler ile Marx’ın hayatının özel detayları işini epeyce kolaylaştırıyor. Prof. Dr. İzzetin Önder’in danışmanlığında yönetmen Semih Çelenk tarafından uyarlanan oyun, fikre kaynaklık eden günlük örneklere yönelerek çıkıyor işin içinden. Orijinal oyun metninde de kısmen var olan bu yöntem; mültecilerden sokaktaki yoksullara, burjuvaların artan servetinden insan onurunun aşağılanmasına uzanan bir yelpaze sunuyor. Tez canlı, aceleci, neşeli ve öfkeli bir Marx izliyoruz; seyirci ile dolaysız bağ kuruyor. Fırsat bulduğu her anda etkileşime giriyor.

SENİ ANLAMAK NE MÜMKÜN!

Eğri oturup doğru konuşalım; Karl Marx gibi bir figürün sahneden ideolojik meseleleri anlatarak bir hesaplaşmaya girişmesinden “kolay izlenir bir oyun” çıkarmak, neredeyse imkânsız. “Marx İstanbul“da dinamik yapısıyla işi epey kolaylaştırıyor. Diyalektiğin sonsuz olanaklarıyla daldan dala ilerleyen hikâyede Bakunin’den Jenny’ye, Stalin’den Engels’e pek çok karakter de adından söz ettiriyor. “Dürüst bir eleştirmenden daha insafsız biri olabilir mi?” deniyor oyunda. Marx’ın “en dürüst eleştirmeni” sert çıkışlarıyla giriyor devreye. Jenny Marx, “fazla uzun, fazla ayrıntılı, fazla ağır” deyip, “insafsızca” saydırıyor: “Sansür kurulu bu kitabın basılmasına neden izin verdi biliyor musun? Hiçbir şey anlamadılar da ondan. Zaten bunu okuyacak olanların da bir şey anlayacağı yok. O nedenle senin kitabın zararsız”.

Oyunun içinde Marksizm açısından yürütülen anlaşılırlıktartışması, yakın dönem tarihimizin ve bugünümüzün özeti. İşçi sınıfının ideolojisinin işçilerin anlayabileceği bir dille anlatılabilmesi… O en büyük hayalimiz!

Jenny’nin çözümü basit: “işçilerle konuştuğun gibi yaz” diyor. Marx ise kendi “kalın kitaplar”ını savunuyor. Oyun yazarı Howard Zinn de İngilizce baskının önsözünde eşi Rosalyn’in anlaşılırlık ve güncellik uyarılarından söz ediyor. Silsile gereği uyarlayan ve yöneten Semih Çelenk’i kim, nasıl uyardı bilemiyoruz; ama Jenny ya da Rosalyn oyunu izlese fikirleri değişir miydi; işte o tartışılır! Ben Jenny gibi “dürüst ve insafsız bir eleştirmen” olmadığım için, oyunun anlaşılırlığı ve sıkıcılığı konusunda yorum yapmıyor; kararı bütünüyle size bırakıyorum.

AMELE, MUHALİF, BİZDEN BİR MARX

Howard Zinn’in politik kimliğini az çok bilenler, oyunu yazarken kapitalistler kadar Sovyetler Birliği ile de uğraşmak için can attığını tahmin ederler. Öyle de yapıyor. Marx’ın “Ben Marksist değilim” sözü, bir metafor olarak değerli, ama asıl göndermesi Marksizm adına yürünen uzun yollara… Kapitalistler karşısında haklı çıktığını gür bir sesle haykıran Marx, yenilgiye uğramış, bozulmuş örneklerden de öfkeyle bahsediyor. Yanlış anlaşılmaktan öte, bir bozuşturmaeleştirisi bu. 2009 krizi dönemi Genco Erkal tarafından “Mark Döndü” adıyla sahneye taşınan versiyona göre, Semih Çelenk yorumu biraz daha “insaflı. Sözünü esirgemiyor, ancak meseleyi oraya sıkıştırmıyor. Marx’ın asıl derdine odaklanıyor. Bazı öngörülerimde yanılmış olabilirim ama birçoğunda da yanılmadım” diyen Marx’a bakıp “tuttu, tutmadı” hesabı yapmaktan öte bir derdi var oyunun. Marksistlerin yapması gerektiği gibi. Daha ağızdan “S” harfi çıkmadan, basit bir imayla çıbanı varmış gibi öfkeyle ayağa fırlamak değil yapılması gereken. Halbuki sosyalizmin “S”si yaratmalıydı o heyecanı, kişiler değil. Yazık ki, tersini görmek hâlâ mümkün.

Hamir Demir’in Marx’ı büyük bir başarıyla canlandırdığı Semih Çelenk uyarlamasının Marx’a yaklaşımında da farklılıklar var. 2009’da Muammer Karaca’da ve pandemi dönemi online olarak tekrar izlediğim Genco Erkal’ın “Marx Döndü”sünde daha entelektüel, daha seçkin bir figür vardı sahnede. Tiyatroevi yorumunda ise İstiklal’de bir sokak müzisyeni tezgahından “sipali” diyerek konuşan, metrobüse binen neşeli, heyecanlı ve “halkçı” bir Marx var. Elinde bira şişesi değil, gazete kağıdına sarılı teneke bira olması gibi detaylarda kendini gösteren, açıkça üslubu belirleyen bir tutum bu. Oyuna danışmanlık yapan Prof. Dr. İzzettin Önder’in yıllardır en karmaşık meseleleri işçilere basit bir dille anlatmayı başaran üslubu da etkili olmuştur muhakkak.

AMA ÖLMEDİM DE, İŞTE SİZE DİYALEKTİK!

“Marx İstanbul’da” usta işi yerelleştirme öğeleri ve özenli sadeleştirmesi ile Çıbanlarınız varmış gibi davranın. Rahatsız oluyorsanız, oturmayın, ayağa kalkın” diyen dinamik bir oyun koyuyor ortaya. Pandemi sonrası oyunlarda Marx’ın küresel salgına karşı da iki çift lafı olacağına ve yine “haklı” çıkacağına şüphe yok.

Yeni oyunlar demişken, “Marx İstanbul’da”yı 2021’in ikinci günü, yani 2 Ocak Cumartesi saat 20.00’de “sahneden canlı” olarak izlemek mümkün. “Dayanışma yaşatır” çağrısına uyup biletix’ten bilet almak da… Yeni bir deneyim olarak oyundan sonra yönetmen Semih Çelenk, oyuncu Hamit Demir ve tiyatronun diğer üyeleriyle zoom aracılığıyla söyleşebilirsiniz. Online tiyatro olur mu, demek yerine bağrınıza taş basıp, dünyanın her yerinden oyunu izleyebilirsiniz.

Marx’ın oyunda kendisi için söylediği sözü, mecburen perde kapatan tiyatrolar için hatırlatalım: “Evet, aslında öldüm ben… Ama ölmedim de… İşte size diyalektik…”

MUSTAFA KARA

Oyunun Künyesi:

“Marx İstanbul’da”

Yazan: Howard Zinn

Çeviren: Özüm Özgülgen

Uyarlayan ve Yöneten: Semih Çelenk

Oynayan: Hamit Demir

Süre: 1 saat 10 dakika (Tek perde)

0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku