Hüseyin Abla’nın Kedisi

Ayşen İnci
2188 Görüntülenme

Size kendimi nasıl tanıtacağımı bilmiyorum. Beni seven, sahiplenen biri olmadığı için bir adım da olmadı bu güne kadar. “Allah çirkin şansı versin” diyor ya insanlar, benim için hiçbir geçerliliği yok bu sözün. Hem çok şanssız, bir o kadar da çirkin olduğumu kabul ediyorum içim sızlayarak. Siyah kahverengi karışımı tüylerimi beğenip de sırtımı okşayan olmadı hiç. Birkaç ay önce tinerci çocukların kuyruğumu kesmesiyle de iyice yüzüne bakılmaz oldum. Bana ilişen bakışlardaki acıma ve tiksinme karışımı ifade içime işliyor, çok üzüyor beni.

Tarlabaşı’nın dar, izbe, kapılarında rengarenk yanan ampullerine rağmen kapkara görünümüyle insanı ürküten sokaklarından birinde bekliyorum. Bu ışıklı evlerden, gecenin çok geç vakitlerinde bol çöp atıldığını duyduğum için kırmızı ampullü kapının dibinde nöbet tutmaktayım. Gecenin ayazı tüylerimden süzülüp tüm vücuduma yayılıyor.

Bıyıklarım bile neredeyse donmak üzere. İki gündür mideme tek bir lokma bile girmediğini de hesaba katarsak berbat bir haldeyim yani. Açlıktan, yorgunluktan ve soğuktan gözlerim kapanıyor ama direnip uyumamalıyım. Kaç arkadaşım uykuya daldı ve bir daha uyanmadı bu soğuk günlerde.

Karlar altında kaybolup görünmez olan o kaskatı, cılız bedenleri düşünüp, gözlerimi açık tutmaya çabalıyorum ama nafile! Tüm vücudumu kaplayan bu tatlı uyuşukluğa karşı koymam gittikçe zorlaşıyor. Göz kapaklarımı açamaz oluyorum… Araba tekerlekleri altında ezilen annemi görüyorum… Ağlayarak dolaştığım sokaklar geliyor gözümün önüne… Kuyruğumu kesen tinercilerin çığlıkları yankılanıyor kulaklarımda:

Ne çirkin kedi bu!” Gözlerim kapanıyor.

 “Ne çirkin kedi bu!” Uzaklardan, derinden gelen kalın bir ses duyuyorum.

“Bu zavallı donmak üzere!” diyor başka bir ses ve yerden kaldırıldığımı, kalın bir ceketin içine sokulduğumu farkediyorum. Başımı ağır kokular yayan sıcacık çıplak tene dayayıp kaldırımlarda tıkırdayan topuk sesleri eşliğinde gidiyoruz hızlı hızlı. Epeyce yürüdükten sonra merdivenlerden çıkıp bir kapının önünde duruyoruz.

Işığın yanmasıyla birlikte ilk gördüğüm şey beni ceketinin içinden çıkarmaya çalışan upuzun turuncu tırnaklı kocaman bir el oluyor. Ürkek gözlerle, beni merakla inceleyen yüzlerine bakıyorum. Ellerin sahibinin, tırnakları renginde saçları, masmavi boyalı gözleri var. Arkadaşının gözleri de aynı renk ama onun saçları sarı. İkisinin de boyaları akmış, yorgun yüzlerini görünce neden bilmem kendime benzetiyorum onları ve hemen kanım kaynıyor.

Üstlerini çıkarıp, incecik askılı elbiseleriyle kalıyorlar. Onların bu yarı çıplak halini görünce daha bir üşüyorum sanki. Biri sobayı yakmaya diğeri bana mama hazırlamaya koşturuyor. Üstüne bırakıldığım  yayları fırlamış koltuktan etrafı seyrediyorum.

Kumaşları yırtılmış koltuklar, soyulmuş cilası dantel bir örtüyle kapatılmaya çalışılmış eski bir sehpa, köşede muşamba örtülü bir masa ve plastik tabureler. İç burkan, zavallı bir görünümü var evin ama beni en çok hüzünlendiren, duvarda asılı, gözlerinden yaşlar süzülen küçük bir oğlan çocuğunun resmi oluyor nedense!

Elinde süte doğranmış ekmek parçaları dolu bir kaseyle geliyor turuncu saçlı olan. Kokuyu alır almaz kabın yanına koşturuyorum. İki günlük açlıktan sonra ziyafet gibi geliyor ekmekler. Soluk almaksızın yiyorum ve neden sonra beni merhametle seyreden yüzlerine bakıp bir teşekkür miyavında bulunuyorum.

Birbirlerine bakıyorlar sıkıntıyla. Turuncu saçlı;

“Birkaç gün burada kalsın, hava çok soğuk, donar valla dışarıda “diyor. Sarışın olan yüzünü buruşturuyor hafiften. Soluğumu tutup kararlarını bekliyorum.

“N’apalım, kalsın bari ama ortalığa sıçarsa sen temizlersin, elimi sürmem valla.”

Turuncu saçlı hemen kenara eski gazeteleri yığıyor ve bana dönüp;

“Buraya yapacaksın emi güzelim!” diyor.

“GÜZELİM!” Hayatımda ilk kez duyduğum bu söz bana tüm acılarımı unutturuyor. Mutluluktan ağlayabilirim. Sevinçle sıçraya sıçraya gazetelere gidip çişimi yapıyorum. İki damlacık ama olsun. Onu anladığımı ve güvenini boşa çıkarmadığımı ispat etmeliyim. İkisi de gülüyor ve sırtımı okşuyorlar. Bir gecede bu kadar mutluluk fazla geliyor. Başım dönüyor. Koltuğun üstüne çıkıp kuyruğumu kıvırıyor, gözlerimi kapıyorum. Güzelim ha! Sen de çok güzelsin turuncu saçlı ablam benim.

Sabah gözlerimi açtığımda ilkin lâpa lâpa yağan karı görüyorum. Pencereden dışarıyı seyrediyorum heyecanla. Yollar, kaldırımlar, arabalar kardan görünmüyor. İlk kez kapalı ve sıcak bir yerden, yağan karı seyretmenin zevkine varıyorum. Tam o sırada kapı açılıyor ve turuncu saçlı ablamın sesini duyuyorum:

“Uyandın mı sen güzelim?”

Sevinçle ona doğru dönüyorum ama miyavım dudaklarımda donup kalıyor. Turuncu saçları yok olmuş ablamın. Kısacık siyah saçları var. Soluk pembe pijaması içinde dün geceki süslü kadına hiç benzemiyor. Beni kollarının arasına alıyor. O upuzun turuncu tırnakları da yok. Birbirimizi  inceliyoruz merakla. Yüzünde hafiften kıllar olduğunu görünce iyice kafam karışıyor. Sesini duymasam  inanmayacağım o olduğuna.

Kalk artık uyuntu karı!” demesiyle odaya dalıyoruz. Yastığın üstündeki kara kafa küfrederek yorganı başından aşağı çekiyor. Bir an, gözlerim köşedeki dolaba ilişiyor ve tüylerim diken diken oluyor. Dolabın üstünde turuncu, sarı saçlı kafalar hiç kıpırdamadan, öylece, gözlerini dikmiş bana bakıyorlar.Turuncu ve kırmızı, upuzun tırnaklar da dolabın üstüne yayılmış. Korkuyla miyavlıyorum. Neden miyavladığımı anlamıyor ablam:

“Sen bunun küfürlerine aldırma. Sabah uyandırmaya kalkmazsan eğer, şeker gibidir ama uykuya doymaz haspam… Bana bak! Bu gün evi temizleyeceğiz, ona göre. Ben kahvaltıyı hazırlayana kadar kaldır kıçını!”

Tekrar penceredeki yerimi alıyorum. Çay ve kızarmış ekmek kokularını içime çekerek havada tüyler halinde uçuşan karı seyrediyorum. Çay kaşıklarının cam bardakta çıkardığı şıngırtının nasıl olup da bu kadar güven ve mutluluk verebildiğine hayret ediyorum. Burası bir saray ve ne yapıp yapıp burada yaşamalıyım. Çirkinlerin pek çoğunda gelişmiş olan yaranma duygusuyla çirkinliğimi hafifletecek şirinlik numaralarımın hepsini yapmaya koyuluyorum. Yerlerde yuvarlanıyor, bacaklarına sürünüp ayaklarını yalıyorum. Gülerek beni izliyorlar.

“Ya..bizimle yaşasın bu zavallı. Benim çok kanım kaynadı buna. Üç garip, geçinip gideriz burada. Ne dersin Ömer?” diyor turuncu saçlarını içeride bırakan ablam.

“İyi… Kalsın hadi. Ama dediğim gibi, bunun angaryalarıyla hiç uğraşamam, bir daha söylemiş olayım da sonra bir kedi yüzünden didişmeyelim.”

“Sana bir isim koyalım önce” diyerek beni kollarına alıyor ablam.

“İffet koyalım mı adını?” Ağzındaki çayı püskürterek gülüyor Ömer.

“Başka isim bulamadın mı kız, orospu kedisinin adı İffet mi olurmuş?”

“Neden olmasın, biz olamadık bari o olsun iffetli…Güzelim benim… İffet’im benim…”

Burnumun ucunu öpüyor sevgiyle. Değil İffet, dünyanın en çirkin adını bile koysa kabulüm, öylesine seviyorum onu. 

Pencereye yaklaşıp dışarıya sıkıntıyla bakıyor Ömer.

“Kar böyle devam ederse yandık Hüseyin, akşam kimse gelmez pavyona.”

Demek adı Hüseyin! Ne güzel bir adı var. Onu hiç üzmeyeceğime dair kendi kendime söz veriyorum.

“Keşke gelmeseler de bir gece olsun evimizde otursak” diye söyleniyor.

Akşama doğru karın hafiflemesiyle Ömer dışarı çıkıyor ve mavi renkte plastik bir leğen ve kedi kumuyla geliyor.

“Dünyanın parasını verdim bu kuma. Hele bir yerlere sıçsın, sana yalatmazsam şerefsizim.”

“Çenesi düşük kocakarılar gibi dırlanma kız!” diye gülüyor Hüseyin Ablam.

Leğeni banyo-tuvalet bozması bir yere yerleştirip, kenarı çatlak bir tabağa da kıymalı makarna koyup odalarına çekiliyorlar. Karnımı doyurduktan sonra koltuğa zıplıyorum ve keyifle gerinip gözlerimi kapatıyorum.

Sesleriyle uyandığımda, şaşkınlıkla onlara bakıyorum. Yine turuncu ve sarı saçlı olmuşlar. Gözleri ve dudakları boyalı… Süslü elbiseler giymişler… Tırnakları da uzamış yine… Biraz kafam karışıyor ama düşünmekten vazgeçiyorum. Hüseyin Ablam öyle güzel ki! Sıcacık gözlerle bakıyor bana. Kocaman ayaklarına parlak ayakkabılar giyerken:

“Biz şimdi işe gidiyoruz kızım, sen sakın merak etme bizi, oldu mu İffet?”

Sevimli sevimli miyavlıyorum.

Ay, anladı valla. Kız bu senden daha akıllı ! “ diye gülüyor Hüseyin Ablam.

İtişe kakışa çıkıyorlar. Apartmanı çınlatan topuk sesleri uzaklaşana kadar kulaklarımı dikip bekliyorum. Sonra bir koşu evin bilinmedik yerlerini keşfe çıkıyorum. Kapısı aralık olan oda Hüseyin Ablam’ın olmalı. Burnuma O’nun kokusu geliyor çünkü. Patimi itmemle birlikte içeri süzülüyorum. Duvarlarda çivilere asılmış rengarenk elbiseler var.  Bir tarafa da kocaman ayakkabılar dizilmiş. Hepsini kokluyorum sırayla. Yatağına sıçrayıp baş ucundaki resme bakıyorum dikkatle. Bir adam… Kara gözlü ve kara bıyıklı… Yanında bir kadın… Ürkek bakışlı, güzel yüzlü. Adam ortalarında duran bıyıkları yeni terlemeye başlamış oğlanı omuzlarından sarmış, gururla gülümsüyor. Oğlanın yüzü bana birini hatırlatıyor sanki ama çıkaramıyorum. Battaniyenin sıcak, yumuşak tüylerine kafamı dayayıp keyifle yatağa yayılıyorum.    

****

 Sonunda kış bitti… Karlar eridi ve hafiften bir ilkbahar güneşi odamızı ısıtmaya başladı. Beni keyiflendiren bu sıcaklık onları mutlu etmiyordu nedense! Yalnızca mutsuzluk değil, korkunun, tedirginliğin kokusu evin her tarafına sinmişti. Koltuklara, artık yakmadığımız sobaya, duvardaki elbiselere… Hatta pencere içinde yeni çiçek açan saksıya bile. Onların bu tedirginliği beni de çok etkiliyordu.

Bir gece Ömer telaşla eve geldi. Hüseyin Ablam elinde kara kalem gözlerini boyuyordu.

“İşe bu gece çıkma!” dedi. Hüseyin Ablam elinde kalem öylece kalakaldı.

“Çıkma, birileri seni sormuş. Ahu Pavyon’un kapıcısına. Anası ölüm döşeğinde, son kez görmek istiyor onu demişler…İnanmış salak…Senin telefonunu vermiş.”

Hüseyin Ablam’ın yüzü bembeyaz oldu, gözlerinden yaşlar yuvarlanmaya başladı.

“Anacığım!” diye inledi. “Benim ceylan gözlü anacığım!”

“Aptal olma kız!” diye bağırdı Ömer. “Bunların hepsi numara, anlamıyor musun? Sonunda buldular seni, öldürecekler. Alınlarındaki kara lekeyi temizleyecekler.” Avaz avaz bağırıyordu Ömer.

Ya doğruysa?! Ya ölüyorsa anam? Yıllardır kokusu burnumdan gitmez… Güzel yüzü rüyalarımdan çıkmaz… O’nu son bir defa göreyim, helallleşeyim… Sonra isterlerse öldürsünler beni.”

Gözyaşları boyalı yüzünde izler bırakarak iniyor, çenesinden damlıyordu. Ömer deli gibi dolanıyordu etrafında.

Gözünün yağını yiyim. Bokunu yiyim, aklını başına topla. Bunların hepsi numara. Bak,sana söz! Ben bu gece işin aslını öğreneceğim. Ama sen dışarı çıkma, telefonlara da bakma…Allah aşkına… Bak yemin verdim… Sana birşey olursa ne yaparım ben…”sözünü tamamlayamadı, O’na sarılıp ağlamaya başladı. Bir köşede kıpırdamadan durmuş, iki kocaman insanın hıçkırmalarını, boyaları birbirine karışmış yüzlerini seyrediyordum çaresizce.

“Tamam” dedi Hüseyin Ablam gözlerini silerek. Eline bulaşan boyalara bakıp:

“Şebeğe döndük kız, şu halimize bak !” diyerek zoraki bir kahkaha attı. “Hadi toparlan, geç kalıyorsun. Çıkmayacağım…Söz!”

Ömer kendine çeki düzen verdi ve fırladı. Hüseyin Ablam evin içinde deliler gibi dolanmaya başladı. Bacaklarına süründüm çekinerek. Gözleri bana ilişti;

“Git başımdan kızım, seninle uğraşacak halim yok!”

Aldırmadım. Tüm sevgimle miyavladım. Dayanamadı, beni kucağına aldı, yüzümü, burnumu öpmeye başladı. Tam o sırada çalan telefon sesiyle kasıldı kaldı Hüseyin Ablam. Bana bakan gözlerinde korku, merak, çaresizlik vardı. Kucağında ben, kulağında telefon, odanın içinde  turlamaya başladı. Tüm vücudunun titrediğini hissediyordum. Bir süre ses çıkarmadan bekledi. Karşıdaki sesi duyuyordum:

“Sensin biliyorum, konuş benimle… Anan burada ölmek üzere… Sen kahrettin onu ama ana yüreği işte. Affetti seni. Ölmeden seni görmek, yüzünü öpmek istiyormuş… Sana hakkını helal ettiğini söylemek istiyor…Adresini ver, seni ona götürelim… Sonra da şeytan görsün yüzünü!”

Hüseyin Ablam çaresiz mırıldandı adresi. Sonra gözü sırtındaki kısacık elbiseye takıldı. Turuncu saçlarını, boyalı yüzünü hatırladı. Saçlarını fırlattı yere. Hemen banyoya koşturup, deli gibi yüzünü yıkamaya koyuldu. Öyle süratli hareket ediyordu ki onu takip etmekte zorlanıyordum, başım dönüyordu. Pazara giderken giydiği daracık pantolonu geçirdi ayağına. Üzerine de bir bluz. Kocaman çıplak ayaklarla koşturuyordu ki kapı çaldı. Bir an kala kaldı. Sonra kapıyı açtı.

İçeriye iki adam girdi. Kara sakallı, kara bıyıklı, kara bakışlı… Kötülüğün ve belanın kokusunu almıştım, tüm duyularımla…Hemen koltuğun altına seğirttim. Adamlar kapıyı kapatıp üzerine yürüdüler Hüseyin Ablamın. O’nun geri geri çekilen ayaklarını gördüm yattığım yerden. Hiç ses çıkmıyordu ağzından. Adamlardan biri elinde parlayan kocaman bir bıçağı karnına sapladığı zaman bile bağırmadı. Bir inleme döküldü sadece dudaklarından. Benim saklandığım yere düştü vücudu, büyük bir gürültüyle… Kafası benden yana döndü… Göz göze geldik, gülümsedi.

Gözlerinden bir damla yaş, patime damladı. 

0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku