Ersan Uysal’ın Anısına, Saygıyla…

Pınar Çekirge
2321 Görüntülenme

Bir yıl önce bugün aramızdan ayrılan, tiyatromuzun ve İBB Şehir Tiyatroları’nın değerli oyuncusu Ersan Uysal’ı 2015 yılında Pınar Çekirge ve Yavuz Pak ile yaptığı söyleşiyi yayımlayarak anıyoruz…

Yanan Binanın Alevleri Arasından Geçmişe Uzanıyordu Belki De…

Ay ışığının denizde, dalgalarda kırılışına takılıyor gözüm. Yakamozlar sanki, tüller arasından süzülüyormuşcasına uçuşmakta. Tuz serpintili bir esinti ile ürperiyorum bir an. Derinlerden yükselerek ortalığı sarmakta olan zifir karası uğultuyu duyuyorum yine hücrelerimde. Yorgun ve uykusuzum.

Cemal Süreya “Vasfi Rıza Zobu’nun Siyasal Hayatı” (1987) adlı makalesinde; “12 Eylül yönetiminin, özellikle ilk iki yılında, toplumumuzda tutucu nitelikleriyle belirmiş, unlarını çoktan elemiş, etki güçlerini yitirmiş ileri yaştaki kişilere yaklaştığı; onlardan destek almak istediği” gerçeğinden bahseder.

Basında Burhan Felek; politikada Celal Bayar, Sadi Irmak; mizahta Bal Mahmut… Örnekleri çoğaltabiliriz. Tiyatroda da Vasfi Rıza Zobu. Üstat, adı bir bakıma kendi adıyla da özdeşleşmiş olan eski yuvasında ( Şehir Tiyatroları ) sanatçı temizliği yapma görevini üstlendi. Siyasal açıdan gerçekleştirecekti bunu: Sonradan seslendirilmiş bir pandomim gösterisi. Kulisi bastı. Sarı pudra sürdü.Gözdağı vermek için,gözlerinin kenarına çektiği cılk kırmızıyla büyüttü onları.Gerçi kısa süren bu siyasal hayat deneyinde de zaman zaman doğaçlamalara başvurmadan edemedi;ama ömründe,metne sadık kaldığı,’yazar’ı en çok yücelttiği dönem de bu dönem olmuştur.(…) günün birinde sıkıyönetim müdürcüğü oluyor.Vestiyerde bile adam bırakmıyor. Bu görevinden ötürü ödüllendiriliyor; devlet sanatçısı seçiliyor: celladiye.”

Paydos’taki Murtaza Bey kalkıyor, eski okulundaki öğretmen ve öğrencileri elektrik süpürgesiyle süpürmeye soyunuyor. Üstüne üstlük, bir de alkış bekliyor.”

Ucuz siyasetin, seviyesizliğin, gelgeç şöhretin egemen kılınmak istediği bir düzende yalnız şövalyelerden biri oldu hep Ersan Uysal. Muhalif bir kimlikti çünkü. Dogmalara karşı çıktı her defasında. Cümleleri kesin, kaçamaksızdı. Emek, gözlem, deney birikimini sahne sempatisi ve tekniğiyle birleştirmiş, kolay ve denk düşmüş başarılardan hep uzak tutmuştu kendini. Tahta At olmadan. Ödün vermeden. Ruhlarımızı ıssızlıktan kurtaranın sadece sanat olduğunu hep hatırlatarak. Akla, duyarlığa, yaratıcılığa önem vererek. Dahası Ersan Uysal, insan duygularını hem bireysel farklılıklar özelinde işleyip, hem de bu duyarlılıkların örtüşüp,çatışarak oluşturduğu nice insan portresini en sahici ve yalın biçimiyle taşıdı sahneye.Bir aktörün,tiyatro sanatına kattığı gücün,değerin nereden geldiğini düşündüren benzersiz nitelikler bunlar, hiç kuşkusuz.

Belleklerde capcanlı kalan, hiç unutulmayan “Derya Gülü”nün Haşim Kaptan’nını hatırlıyorum şimdi. Sanki alçacık bir ses tonuyla ve sadece bize anlatıyordu öyküsünü. İnişsiz, çıkışsız, abartısız ve en gerçek haliyle. İzleyici ve oyuncu birbirine eklemlenmişti adeta. Tiyatronun örs ve ateşinde beraber pişiyorduk o an.’Sol memesinin altındaki cevahir’i kararmamış, safkan bir oyuncu vardı karşımızda… Kendimizden geçercesine izliyorduk onu. Sanki, nasıl desem, Necati Cumalı ‘Haşim’ personasını, bir gün Ersan Uysal yaşar kılsın diye yaratmıştı.

Meryem-  Allah bilir zorun eksildi de ondan.

Haşim – Hıh, benim mi zorum eksildi? Allah o günleri göstermesin bana! Değil, aklım başıma geldi, duruldum, o kadar… Şimdi daha genç olmak isterdim ama Sinan’ın yaşında değil, durulup yatıştığım yaşta. Kırkımda, kırkbeşimde olsam yeterdi bana seninle…

Meryem – İkide birde Sinan’ı ne karıştırıyorsun araya? Sinan’la ne alıp veremediğin var senin? 

Haşim – Ne olsun, genç. Gözümün önünde seninle akran bir o var. Onun gençliği bende yok. Hem genç hem de yeni. Ben senin gözünde hem yaşlıyım, hem de eski…Kadın kısmının kafasında kafasının icadı biri vardır. Her yeni göçrdüğünü tanıyıncaya kadar kırıştırır onunla. Allah bilir sen de acımaya, analığa benzer bir yakınlık duayrsın ona.

Meryem – Kime? Sinan’a mı? 

Haşim – Sinan’a ya da başkasına.

Meryem – Aklımın ucundan geçse bari.

Haşim – Öyledir.

Meryem – Hadi hadi, saçmalama. Başka derdim mi yok? Hıh, Sinan’a acıyacakmışım. Amma da saçma.

Haşim – Demem, gençliğini benimle geçirdiğine arada bir belki de yandığın olmuştur. Ama yanma. Benim görmüş geçirmişliğim de gençlerde yok. Şimdi genç biri daha ilk günden kırar inciltir seni. Ben bu kadar yıldır ilk defa dün hırpaladım. Onu da… Neyse unut onu da… Dibi olmayan bilgeliği, hayata, sanata, bilime çok mercekli, çok oylumlu bir bakışla yaklaşımı, ayrımcılık taşımayan zekası, her defasında çok şey söyleyen/anlatan/yazan, katmalı saptamalarıyla, ayrıntı duyarlığı, serinkanlı aydın ifadesi, yaşam duruşuyla Ersan Uysal karşımızda. Söze nereden başlamak gerek, bilmiyoruz şuan. Sadece onu dinlemek istiyoruz.

‘Zaman’sız anıların izini sürüyoruz dakikalardır. Bir replik, bir fotoğraf, bir program dergisi lafı uzatmayayım, aklınıza gelebilecek tiyatroyla ilintili her nesne, zamanı başa sarmamıza neden oluyor bu söyleşide. Dünle şimdi arasında gidip geliyoruz sürekli. Hatıralar en sıkı, en zorlu ‘ebe’,artık biliyoruz. Nereye gizlenirsek, gizlenelim,gelip yakamıza yapışıyorlar.Sınırlı raf ömürleri yok,çünkü.Ortak acıların anaforlarına takılmamız belki de biraz bundan.

“Düşünebiliyor musunuz, 1980’de 1402’lik olarak kovulduktan tam tamına sekiz yıl sonra yuvaya geri dönebildik.”

Bu arada Vasi Rıza savunmasını yapıyor : “Asker beni tiyatroya komiser olarak tayin etti. Ben Osmanlı teb’asıyım. Emir demiri keser diye öğrettiler bize, kabul ettim. Ama kovulanlarla benim bir alakam yok. Yeğenimi bile attılar, biliyorsunuz. Hem ne var canım, müesseseyi komonistlerden temizlediler de fena mı ettiler? “

Sonra ne mi oluyor?

1988-89 Tiyatro Sezonu toplantısını hiç unutamam. Gencay Gürün, ‘Ersan Uysal kim, tanımak istiyorum’ diye seslendi. E haklıydı, doğal olarak. Öyle ya, sekiz sene karanlık dublaj salonlarında, yarasa misali çalıştığımız için tümüyle ‘no name’ konumundaydık. Ayağa kalktım: ‘1964’de sizin çevirmiş olduğunuz ‘Foto Finiş’ adlı oyunda başrollerden birini oynamıştım, tanıyor olmalıydınız, ‘dedim. Bir sessizlik oldu. Gencay Hanım, ‘Ben o dönem yurt dışında görevliydim,’ diye buyurdu.” 

“Seller ve Kumlar” (2012) adlı oyunu bütün o yılları beraber yaşadığı uzun yol arkadaşı Celile Toyon Uysal’a adar Ersan Uysal. Teksti okurken çok etkilendiğimi, belirtmek istiyorum şimdi. Satır altlarını çizerek yeniden,yeniden okuduğum ne çok replik vardı,bilemezsiniz.Aykırı renkleri bu kadar uyumlu nasıl yan yana getirmiş,anlayabilmiş değilim henüz.Benzer durum,’ruhi komedi’ olarak nitelendirdiği “Hayal Kur ama Malzemeden Çalma Yıkılır” adlı oyunu için de geçerli.Keşke mümkün olsa da tüm yazdığı oyunları okuyabilme imkanım olsa. Keşke.

İstanbul Lisesi’nde okurken, Hakkı Süha Gezgin’in öğrencisiydi Ersan Uysal. Birgün derste, Hüseyin Rahmi’nin bir romanından bir pasajı mahalle bakkalı ile komşu kadının karşılıklı konuşmalarını sesini değiştirerek okuyunca adeta bütün sınıf gülmekten kırılmış ve bunun üzerine, Hakkı Süha Bey,“Naşit ile bir akrabalığın var mı” diye sormuştu. Bir ara karikatüre merak sarmıştı. Oğuz Aral ile tanıştı. Yeşilay Cemiyeti’ndeki bir sergiye çizdiği karikatür ile katıldığında, “Gogol’ün Kumarcılar” oyununda rol teklif edildi kendisine. Çok geçmeden Yeşil Sahne’deydi Ersan Uysal. Bu arada Cüneyt Türel, Zeki Alasya, Seden Kılıltunç, İzzet Günay gibi isimlerle de orada karşılaştı ilk kez.

“Şehir Tiyatroları’na girmek için Muhsin Ertuğrul’un kapısını çaldım bir gün. Kapısı zaten her zaman ve herkese açıktı. Bir hademesi vardı sadece. Ne sekreteri vardı, ne de önceden randevu alınırdı kendisinden.Görüşmek isteyen kapıdan şöyle bir görünürdü yeter. Kapısına vardığımda, bana ‘Gel bakalım Ersan Paşa’ diyerek ismimle hitap ettiğinde, doğrusu ya, çok şaşırmıştım.Ama O öyleydi, gördüğü bir yüzü asla unutmazdı. Figüranından başrol oyuncusuna kadar herkesi ismiyle çağırırdı. ‘Hocam ben ‘Hamlet’te çalışmak istiyorum’ dediğimde; ‘Tamam Ersan Paşam, ‘Hamlet’te rolün olacak’ demişti.”

Bilir misiniz, ‘Hamlet’te en çok beğendiğim, Hamlet’in gezgin oyunculara söyledikleri olmuştur: ‘Eğer abartılı el kol hareketleriyle, avaz avaz bağırarak söyleyecekseniz, bırakın dizelerimi şehrin tellalı okusun daha iyi’. Bu oyunculara verilen çok ince bir mesajdır aslında. Bugün Türkiye’de maalesef bu durumu yaşıyoruz. Politikacısı, gazetecisi, oyuncusu avaz avaz bağırıyor sürekli. Ömer Lütfi Akad’ın şu sözlerini hiç unutmam:’Türkçe hızlı konuşmaya uygun bir dil değildir. Hızlı konuşulduğu zaman anlaşılmaz.”

Çok doğrudur bu saptama. Şimdiki oyuncular tempo denildiğinde hızlı ve bağırarak konuşmayı anlıyorlar maalesef. O zaman bale olmazdı, pandomim sanatı olmazdı! Geçen yıl rol aldığım ‘Cadı Kazanı’ oyununda ne yazık ki genç oyuncularda gözlemlediğim en ciddi aksaklıklardan biriydi bu.. Düşünsenize, bu günlerde hemen herkesin bağırdığı bir cinnet topluma dönüştük.Kendini ispat etme kaygısı mı, bunun altında yatan, bilemiyorum. Evet, sözü şirazesinden çıkartmadan, konuya dönelim:

Ersan Uysal( Koca Sinan Oyunu)Foto: İBB Şehir Tiyatroları

“Hamlet’i 1964 yılında oynamıştık. Kerim Afşar, Ayla Algan, Mücap Ofluoğlu, Zihni Küçümen, Erdoğan Gemicioğlu, Agâh Ün, Şirin Devrim gibi isimlerin yeraldığı dev bir kadro idi. Oyun benim repliğimle açılıyordu. Rumeli Hisarı’ndaki genel provada, kostümümle, elimde mızrağımla yerimi almışken Muhsin Hoca yanıma geldi yavaşça ve ‘Ersan Paşa işin çok önemli. Bu oyunun kaderi senin elinde. Sen nasıl başlarsan oyun öyle devam eder.’dedi ve elimdeki mızrağı alarak bana ‘Bak, böyle tutacaksın!’ diyerek duruşumu tarif etti. O kısaya yakın ortaboylu adam sahnede adeta devleşmişti o anda. ‘Dur, kim var orada’ repliğiyle birlikte boyu Hisarı’nın yüksekliğini aşmıştı sanki!” “Muhsin Hoca, oyunda olduğu gibi oyun öncesinde ve provolarda da konsantrasyona ve ciddiyete çok önem verirdi. Bunu geçen yıl ‘Cadı Kazanı’ provalarında da vurgulamak ihtiyacı duydum. Çünkü antre bekleyen kimi genç oyuncular sürekli olarak ellerindeki tablet, cep telefonlarıyla oynamayı tercih ediyorlar, oyuna dikkatlerini vermeyip, sahnede olup biteni hiç bir surette izlemiyorlardı. Oysa birisi, herhangi bir nedenle aksasa, repliğini şaşırsa o anda sıra sana gelebilir.”

1961’de Oraloğlu Tiyatrosu’nda profesyonel oldum ilk kez. Lale Oraloğlu’nun yanı sıra, Sadri Alışık, Mümtaz Ener, İbrahim Delideniz gibi oyuncular vardı kadrosunda. Bir sezon orada çalıştım. Pek de başarılı geçmeyen turne dönüşü Kemal Tözüm ile görüştüm Şehir Tiyatroları’na girmek için. Çok kibar bir insandı. Beni konuşturarak hem diksiyonumu ölçtü, hem özgeçmişim hakkında bilgi edinmeye çalıştı. Sonrasında Saraçhane Tiyatrosu’na gidip Galip Bey’e, “Kemal gönderdi dersin, o ne lazım gelirse yapar” dedi. Tabii, ben ‘Kemal’ diyemezdim. Bir sınavdı bu belki. Gittim Galip Bey’i buldum ve ‘Beni Kemal Bey Hocam gönderdi” dedim. Ve sonra distribüsyona alındım. Genel provaya Muhsin Ertuğrul geldi. Bacaklarım titriyordu resmen. Muhsin Hoca antremin ardından yanındakinin kulağına eğilerek kim olduğumu sormuş. Yukarıda anlattığım gibi, odasına girdiğimde de beni hemen tanıdı ve ‘Hamlet’ oyununda rol verdi.”

Garip bir duygu bu, söyleşimiz başladığından beri Yavuz ile Ersan Uysal’ı daha da yakından tanıdığımızı hissediyoruz; hayatından kesitleri kendimizden geçmişcesine dinliyoruz. Hayır, sözünü hiç kesmiyoruz. Anlatsın, sadece anlatsın istiyoruz. O anlatıyor, biz heyecanla not alıyoruz. Söyleşimiz, onun sözcükleriyle akıp gidiyor usulca. Celile Toyon, Tomris İncer, Metin Serezli, Yıldız Kenter, Kerim Afşar, Ayten Gökçer, Erhan Abir, Jeyan M.Ayral, Erol Keskin, İsmet Ay, Nedret Güvenç, Ersan Uysal, Suna Pekuysal, Birsen Kaplangı, Perihan Tedü, Rıza Tüzün, Şehime Erton, Cahit Irgat, Zafer Ergin, Müfit Kiper, Nisa Serezli, Muazzez Kurtoğlu, Ayfer Feray, Lale Oraloğlu, Haluk Bilginer… Tiyatromuzun bu çok önemli isimlerini sahnede izleme onlarla aynı yüzyıllarda yaşama şansına eriştim ben. Onlarsız bir Türkiye Tiyatrosu zaten olamazdı. Yerleri ise kimse tarafından doldurulamadı… Doldurulamaz. “Canavar Sofrası”, “Hüzünlü Bir Komedi”, Bacchalar”, “Zenciler”, “Dayan Bahriyeli” oyunlarından fotoğraflar var önümüzde.” Hamlet”, ” Bir Yaz Gecesi Rüyası”ndan fotoğraflar.

Aldığım tek ödül Bakırköy Belediye Tiyatrosu tarafından, Orhan Kemal’in ‘Üçkağıtçı’ adlı romanını oyunlaştırdığımda verilen oyun yazarlığı ödülüdür. Ayrıca, Fakir Baykurt’un ‘Kaplumbağalar’ını ve ‘Yılanların Öcü’nü radyoda Arkası Yarın için oyunlaştırdım bu arada. Ancak ‘Yılanların Öcü’ tam da 12 Mart dönemine denk gelmişti. Yıldız Kenter, Cüneyt Türel, Rıza Tüzün, Aytaç Yörükaslan gibi oyuncular vardı kadroda. İsmail Cem TRT’nin başında idi. Metin Erksan’ın çektiği ‘Yılanların Öcü’ filmi değişik aralıklarla, televizyonda iki kez gösterime girdiği halde, radyoya uyarladığım oyun yayınlanmadı. Şu gerçeği özellikle belirtmek istiyorum, seslendirmede doğal konuşmayı bizim kuşak gerçekleştirdi, hem de teknik olarak en zor şartlarda, en büyük imkânsızlıkları aşarak.”

“Diyebilirim ki, reji çalışması ve oyuncu olarak emekli olduğum güne kadar yılda ortalama iki oyuna imza attım. Radyo programları yaptım aralıksız.’Arkası Yarın’lar ve ‘Radyo Tiyatro’ları. Kültür ve eğitim programlarında çalıştım:’El Emeği Göz Nuru’,’ Hikâyelerimiz’, ‘Dünya Mizahından Seçmeler’ başta olmak üzere, her biri aşağı yukarı iki yıldan az sürmeyen programlardı bunlar. Bu çalışmalarımı toplasanız TRT’den de emekli olabilirdim. Yerli ve yabancı filmlerde sayısız dublaj çalışmalarım oldu.”

“Emekli Sandığı kimliğimde 39 yıl 9 ay çalışmış görünüyorum. 1961’den 1981’e kadar bir dönem. 1981 – 1988 arasında 1402’lik olarak atıldığım için bir boşluk. 1988-2002 arası son dönem. Şöyle kabaca bir hesap yaparsak, her sene ortalama iki oyunda rol aldım. Toplamda 80 civarında oyun. Dahası, pek öyle her oyuncuya kısmet olmaz, beş Shakespeare oyununda oynadım: ‘Romeo ve Juliet’, ‘Corialanus’, ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’, ‘Macbeth’,’ Hamlet’.” “Sahneye çıkmadığım zamanlarda oyunlar yazdım. Asla pişman olmadım tiyatrodan. Neden, bu mesleği seçtim diye yazıklanmadım. Keşke demedim. Tam tersine, tiyatro beni kabul ettiği için hep mutlu oldum. Ve sağlığım elverdikçe de devam etmek istiyorum bu mesleğe.”

“Konservatuarın insanlara çok şey kazandırdığına inanmıyorum pek. Zaten adı üzerinde, ‘konserve bilgi’. Nasıl nefes alacağınızı, sesinizi nasıl öne alacağınızı öğrenemezsiniz orada. Denemek şarttır çünkü. Konservatuar eğitimi beş yıl ise, ben on tane konservatuar bitirdim, diyebilirim. Oyuncu, seyircinin önünde yetişir, seyirci ile alışverişi onu bir yerlere götürür çünkü. O kalabalığın karşısında oynayabilmektir mevzuu. Eski bir pehlivan hikâyesi vardır, bilirsiniz. Onuncu oyunu öğrenmeden, tamam ben artık oldum diyen çırağı, ustası o onuncu oyunla yener her zaman. Şunu hiç unutmayalım, Şehir Tiyatrosu çocuk ve gençlik oyunlarıyla seyirci yetiştirdi yıllar yılı. Seyircisini oluşturdu. Tiyatro zaten ancak böyle ayakta kalır, seyircisini oluşturarak.” 

Bizim tiyatromuzda tulûatın çok özel bir yeri vardır. Biz yetişemesek de Kel Hasan, Naşit, Dümbüllü; dahası İstanbul Tiyatrosu’nun tüm ustaları: Toto Karaca, Muzaffer Hepgüler, tüm Sururiler, öte yanda, Nejat Uygur, Gazanfer Özcan ve daha niceleri unutulamaz. Üstelik saydıklarımdan başka; adları bir anda aklıma gelmeyen tüm tulûat ustalarının hiçbiri konservatuar kökenli değildir. Sıkı bir dramaturji çalışmasından sonra sahnelenen yazılı metne dayanan oyunlardaki tulûata gelince: Öncelikle tulûat zekâ ister, günceli takip etmek ve ondan nemalanmayı bilmek ister. Böyle bir yaradılışa sahip olmayan aktör ve aktristler tuluata kalkışırlarsa, işte buna karşıyım. Çünkü gülünç olmaktan öteye gidemezler. Kısacası metin uygunsa, yeri geldiğinde zekâ parıltısı taşıyan tuluatlar metne zenginlik katar.”

“Peter Brook’un ‘Bir tiyatroda Hamlet oynayacak aktör yoksa, Hamlet sahnelenmez.’ sözünü çok doğru bulmuşumdur. Taşıma su ile değirmen dönmez çünkü. Brook’un sevdiğim bir diğer sözü de şudur: ‘Dilini bilmediğim bir ülkede tiyatro yapmam.’ Konuk yönetmene tamam da konuk oyuncuya hayır, diyorum. Özellikle ödenekli tiyatrolarda yüzlerce oyuncu varken yabancı oyuncu getirtmek çok saçma.”

“Hep söylerim, Muhsin Bey olmasaydı çağdaş anlamda bir tiyatromuz olmayacaktı. Şu gerçeği de unutmayalım, Commedia Del Arte’yi yürüttük, ortaoyununu icat ettik. Üstelik bir de bunu Geleneksel Türk Tiyatrosu diye etiketledik.” “Buğulu bir cama ilk “Görmüyorum” ya da “göremiyorum” yazarım. Ki gözlük kullananlarda olabiliyor böyle bir buğulanma.”

Yeni yeni farkına vardım aslında, suretsiz günbatımı hüzünlerinde Zümrüdüanka gibi her sefer küllerinden dirilip yeniden tutunmak, başlamak da mümkün.”Müzik gibi” demiş ya Strauss “hiçbir nedeni, açıklaması yok. “Aynen öyle. Hiçbir nedeni yok !  Ortalığa düşen yeni bir sessizlik.

“Özetle, Saraçhane’de başladı Şehir Tiyatrosu serüvenim. Orada da,’Derya Gülü’ile sonlanırken, son oyunumda rahmetli Necati Cumalı’nın aşağıdaki şiirini N.Denizhan’ın iznini almadan son söz olarak söyledim. İnanır mısınız, izleyiciden o güne dek almadığım bir tepki aldım ve beş yıl oyun finalini neden “ŞARKILAR” şiiriyle bitirmedim diye dövündüm.”

“Ağladığını istemem ben ölürsem / Beni en sevdiğin halimle hatırla / Uzak bir yerde çalıştığımı düşün / Hayatta olduğuma inan / Bir gün gelir kendiliğinden / Geçer bütün üzüntün / Her yeni gelen günü / Yeni bir ümitle beklemeli / Her yeni gün/ Yeni havalarla gelir / Gece, yağan yağmurla uyursun / Sabah bir de bakarsın odan güneşli / Her gelen vapuru, treni /  Yeni bir ümitle beklemeli / Her gelen vapur, tren / Yeni insanlarla gelir / Ben esmerdim güzelim/ Bu sefer sarışını seversin / Aşk yaşayanlar içindir…”

Muhsin Ertuğrul’un Direnişçi Ruhu: “Ersan Uysal”

Gerçek sanatçı bütün varlığını rolüne vermelidir. Fakat varlığını verebilmek için önce kendisi bir varlığa sahip olmalıdır” (1) özdeyişinin sahibi Muhsin Ertuğrul’un talebesi olan Ersan Uysal,  her şeyden önce kişilik sorunlarını çözümlemiş; yaptığı işin ciddiyetini ve tarihsel sorumluluğunu kavramış; özverili, kendisini sürekli yenileyen, disiplinli bir yaşam biçimini benimsemiş, mesleğine ve meslektaşlarına sevgi ve saygıyla bağlanan bir tiyatrocu. Hocasından pekçok şey öğrenmiş; ama en çok tiyatro aşkını: “Dram Tiyatrosu’nun yandığı günü unutamam. Harbiye’den bir taksiye atlayıp hızla gitmiştim. Defalarca oynadığım sahne yanıyordu; gençliğim, hayatım yanıyordu adeta. Tiyatrosu’nun tam karşısında bir berber dükkânı vardı. Camekânın hemen gerisinde Muhsin Beyi gördüm. Gözyaşları sicim gibi akıyordu. Yanan binanın alevleri arasından geçmişe uzanıyordu belki de… Bu manzara hiç çıkmadı belleğimden.”

Bu anıyı anlatırken hâlâ gözleri dolan Uysal,  yarım asrı aşkın deneyimi, tiyatro için verdiği mücadele, entelektüel birikimi ve oynadığı, yönettiği, yazdığı oyunlarla Türkiye tiyatrosunun mihenk taşlarından biri olmayı başarmış bir oyuncu. İdealist bir tiyatrocu olarak, “sahne ve sahne arkası etiği”, Uysal’ın önemle üzerinde durduğu bir konu. Sahnenin seyirciler tarafından görülmeyen, görülmesi istenmeyen bölümlerinin, kulislerin, sahne gerisinin, soyunma odalarının, atölyelerin, depoların; kısaca tiyatronun mutfak bölümünün yazılı olan ve olmayan kurallarla korunan düzeni, Muhsin Hoca’dan miras aldığı ve ısrarla yaşatarak genç nesillere aktarmaya çalıştığı tiyatro etiğinin ayrılmaz bir parçası Uysal için: “Rumeli Hisarı’nda bir gölgelikte erken geldiğimiz prova öncesi,  Çetin Altan’ın gazetedeki yazısını okuyordum ki, biri arkamdan gazeteyi çekip aldı. Muhsin Ertuğrul’du! Şaşırmıştım. Katladı gazeteyi ve koltuğumun altına koyarak  “Ersan Paşa, provadan sonra okursun, şimdi oyunu düşün” demişti. Haklıydı, zira tiyatromuz, en çok tiyatroyu meslek olarak seçmiş kişilerin sanatlarına gösterecekleri ilgi ve titizlikle korunabilirdi.”

Günümüzde düzenli okullarda eğitimlerini tamamlayarak tiyatroya gelen sanatçı ve teknisyenler giderek çoğalmakta ise de, sahne arkası etiğine, genel anlamda deneyimli tiyatrocuların yeni gelenlere, hizmet içi eğitim gibi aktarılması beklenen meslek ahlâkı ilkeleri gözüyle de bakılabilir. “Tanzimat yıllarından başlayarak Meşrutiyet döneminde darmadağınık alışkanlıklar biçiminde sürüp giden oyunculuk anlayışımızla yüksek düzeyde tiyatro uygulamalarını gerçekleştirebilmek oldukça güç bir işti. Önce oyunculuk mesleğinin sevgi, özveri, disiplin ve çok çalışma gerektiren bir uğraş olduğu bilincinin yerleştirilmesi gerekiyordu. Bu bilinç tiyatroya başlamadan önce düzenli bir tiyatro eğitimi ile kazandırılamadığına göre, sahne ve sahne gerisindeki düzen içinde gösterilip benimsetilecekti.” (2)

Uysal, Muhsin Hoca’nın bu öğretilerini içselleştirmiş ve hayatı boyunca genç tiyatroculara aktararak tiyatronun ilkelerini ve etik kurallarını yaşatmak için çok çalışmış bir tiyatro bilgesi. Bu konudaki ısrarlı ve kararlı tavrıyla Hocası’nın şu sözlerini haklı çıkartıyor: “Ah ben bir gitsem… O zaman gene artistler çalışır, siz kazanırsınız o zaman gene sahneye poker masası girer zannediyorsunuz değil mi? Hayır! Artık yağma yok; ben gitsem, benim bütün arkadaşlarım gitse bile, bu hayıflandığınız mazi tekrar geri gelmeyecek. Çünkü tiyatronun sahnesinde çalışmak mefhumunu soktuk; “disiplin” denilen müstebit bir kere sanatkârlarımızın kalbine tahtını kurdu; artık hepimiz onun esiriyiz.”  (3)

Öte yandan, Muhsin Ertuğrul’un sanat yaşamında belki de en önem verdiği, titizlik gösterdiği konuların başında tiyatro sanatçısının mesleki saygınlığının sağlanması ve korunmasına yönelik ilkeler gelir: “Tiyatro sanatçılarının sosyal ve ekonomik konumları olması gerekenin çok altındadır. Tiyatro sanatının önemsenmesi ve görevini yerine getirebilmesi için her şeyden önce onu sıradan yoz bir eğlence aracı olarak gören ve gösteren yanlış sosyal değerlerden kurtulunması gerekmektedir. Tiyatro ciddiye alınmalıdır. Bunun için büyük bir özveri ile sürdürülmesi gereken tiyatro çalışmalarını yürütecek sanatçıların, ekonomik ve sosyal yönden saygın bir konuma yükselmeleri ve bu konumlarını korumaları sanatçıya göre çok önemlidir.” (4)

Ersan Uysal(Ayrangeven Oyunu) Foto: İBB Şehir Tiyatroları

Uysal, tiyatroda “sendikal mücadelenin” öncülüğünü yaparak, Muhsin Hoca’nın bir başka önemli vasiyetine sahip çıkar. Türkiye’deki ilk tiyatro emekçileri sendikasının kuruluşunu ve mücadelesini bu heyecanla anlatıyor: “1967 yılında Tİ-SEN’i kurduk. (Türkiye Tiyatrocular Sendikası) Yani 68’ kuşağını biz Türkiye’de 67’de başlattık. Erol Keskin, Füsun Erbulak ve ben başvurduk sendikanın kuruluşu için. O dönem, Şehir Tiyatroları’nda Genel-İş Sendikası yetkiliydi ve hepimiz işçi sigortası kapsamındaydık. Hızla örgütlendik ve Genel-İş’in TİS yetkisini elinden aldık. Bütün tiyatroları TİS yapmaya davet ettik. Ankara’da da üyelerimiz vardı ve Ankara şube başkanımız AST’tan Yaşar Güner idi. Şehir Tiyatroları ve özel tiyatrolarıyla TİS’ler yapılmaya başlandı ve pek çok ekonomik/sosyal hak kazanıldı. İstanbul’da Muhtar Kocataş’ın Genar Tiyatrosu vardı o dönem. Muhtar Kocataş, TİS yapıldığını duyunca bizim heyetimizi davet etti ve ‘Herkesten önce ben imzalayarak tiyatro tarihine geçmek istiyorum’ dedi. Maddeleri bile okumadan hemen imzaladı ve Tükiye’de TİS imzalayan ilk tiyatrocu olarak adını tarihe yazdırdı. Sonra Mücap Ofluoğlu, Ulvi Uraz, Kenterler, Haldun Dormen ve Ankara’da AST ile TİS yapıldı. Şehir Tiyatroları’nda ise greve gidilmek zorunda kalındı. Parasal hakları elde etmiştik ancak bir maddede uzlaşma sağlanamadı: Sendikanın bir temsilcisinin Yönetim Kurulu’na girmesi. Bu maddede direndi Belediye. 15-20 gün süren grevden  sonra bu maddeyi geri çekmek durumunda kaldık ve TİS imzalandı.”

1961 Anayasası ve yarattığı görece özgürlükçü atmosfer her alanda olduğu gibi, sanat ve tiyatro alanında da öncü, yenilikçi, canlı, dinamik bir dönemin başlangıcının anahtarı olur. 1960-1970 yılları arasında politik, ekonomik ve toplumsal yapıda görülen hareketlenmeler tiyatroyu ve tiyatrocuları büyük ölçüde etkiler. 1960’larda politik tiyatronun sanat alanındaki ana akımlardan bir haline gelmesinin toplumun politikleşmesiyle yakından ilgili olduğu tahmin edilebilir. Uysal’ın da “Gençliğimizde çoğunluğumuz sola yakın insanlardık. TİP’in Meclis’ 15 milletvekili ile girdiği, hepimizin son derece heyecan duyduğu günlerdi”  diyerek altını çizdiği gibi, sanatçının düşünce dünyası ve eserlerinde kullandığı dil, toplumsal/tarihsel olarak yaratılmış bir kültürün parçasıdır ve sanatçılar da toplumun diğer üyeleri gibi kültürel iklimden etkilenirler, ondan beslenirler ve onunla sürekli bir etkileşim halindedirler.

Nitekim 1960-65 arasında, “halk sanatçısı” halka giden, onunla birlikte sanat yapan, onu eğiten ve böylece ülkenin kalkınmasına katkıda bulunan bir figürdü. 1695-68 arasında ise, yükselen politik bilinç ile birlikte, halk sanatçısı halkının sıkıntılarına duyarlı, örgütlenmeyi, sendikalı olmayı bilen, gerektiğinde hakkını arayan insanlara dönüşmüştür. 1968’den sonra ise, halk hareketlerinin getirdiği deneyimler, bilinç ve coşkunun etkisiyle, halk sanatçısı, “devrimci” bir figüre dönüşür.” (5) “Bir emekçi neden sendikaya girer, neden yurdunun sorunları üzerine kafa yorar, bunu sanatçılarımız bilmek zorundadır” (6) diyordu dönemin önemli tiyatro insanlarından Asaf Çiğiltepe. Uysal, O’nu tamamlıyor adeta anlattıklarıyla: “Her zaman haksızlıkların karşısında olduğum için, sendika örgütlenmesi üzerinden hak mücadelesine girdim. Sendikanın kuruluşundan itibaren 3 yıl genel sekreterliğini yürüttüm.O dönem hiçbir oyuncunun sigortası yoktu. TİS sürecinde bizim ilk talebimiz de her oyuncunun sigortalı olması idi. Oyuncularının tiyatrolarına gelip giderken yaptıkları yol masraflarının karşılanmasını sağladık. Provalar süresince yarım maaş ödenmesini sağladık. Her oyuncu için yıllık iş sözleşmesi hakkını kazanmıştık. Bunlar tiyatro emekçileri için tarihsel kazanımlardı.”

Gerçekten de o yıllarda sendikal örgütlenme ve hak mücadelesi sayesinde tiyatrocular bu coğrafyanın tarihindeki en geniş haklara kavuşur ve mesleki saygınlıkları artar. “Kapitalizmin metalaştırdığı sanat emeğinin korunması ve sanat emekçilerinin barınma, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlarının giderilebilmesi, piyasa karşısında korunmaları, siyasal ve ekonomik haklarının sağlanması için sendikalı olan sanatçılar,  güvenceli ve sürekli işlerde, refah düzeyleri yüksek standartlara erişirler.”(7) Ancak, bir süre sonra, Uysal ve arkadaşlarının verdiği sendikal mücadele ihanete uğrar: “Özel tiyatrolardaki oyuncular büyük ilgi göstermişlerdi ve sendika da onlara lâyık oldukları hakları kazandırmayı başarmıştı. Şehir Tiyatrosu’nda ise daha çok kerhen üye oldu insanlar. O günlerde, büyüklerimizin kişisel uğraşları ile oyuncular birdenbire SSK’dan Emekli Sandığı’na aktarıldı. Biz sendika olarak sürecin dışına itilmiş olduk. Zaten DT oyuncuları üye olamıyordu sendikaya. Birdenbire sendika sadece işçileri kapsar hale geldi. Oysa, sendikal faaliyet teknisyen, işçi arkadaşların yürütebileceği bir iş değildi henüz ve süreç sekteye uğradı böylece. Sendika dönemin sarı sendikalarından olan Genel-İş’e devredildi. Dolayısıyla 1967’de kurulan sendikamız 1970 yılında, 12 Mart’tan evvel devredilerek lağvedildi. İşin ilginç yanı, sendikaya üye olmak yerine kişisel gayretleri ile oyuncuları Emekli Sandığı’na aktararak süreci sekteye uğratan büyüklerimiz, emeklilik aşamasında beş kuruş emekli ikramiyesi alamadılar. Emekli Sandığı, süreleri kısa olduğu için ikramiye ödemedi ve ortada kalakaldılar. Bedia Müvahhit, Şaziye Moral, Hüseyin Kemal gibi duayenlerdi bu insanlar…”

Sendikal mücadelenin ve örgütlülüğün önemini bu çarpıcı örnekle özetliyor Uysal ve günümüzün daha da vahim koşullarına işaret ediyor: “ Bugün durum, içler acısıdır. Bakın, bugün provalarda ücret ödenmiyor oyunculara. Şimdilerde prodüksiyon tiyatrosu var ve prodüksiyon bazında ödeme yapılıyor sadece. Prodüksiyon bitince sözleşme de bitiyor. Yani o günden bugüne, sosyal ve ekonomik hakların ilerlemesi gerekirken çok ciddi bir gerileme sözkonusudur oyuncular için.” Evet, emeğin ve emekçilerin haklarının talan edilerek 19. yüzyılın çalışma koşullarına dönülen günümüzde neo-liberalizm, sanat emekçilerini proletaryadan bile daha ağır koşullarda yaşayan yeni alt sınıfın, yani prekaryanın çalışma standartlarına itmiş bulunuyor. Tüm sosyal ve ekonomik hakları gasp edilmiş, esnek, eğreti, gelip geçici, riskli ve güvencesiz iş koşullarına mahkûm edilmiş sanat emekçilerinin, tahammül edilmesi zor yaşam standartlarına savrulmasının en önemli nedenlerinden biri, Uysal’ın vurguladığı gibi, sendikasızlık ve örgütsüzlüktür.

Ersan Uysal(Coriolanus Oyunu) Foto: İBB Şehir Tiyatroları

Uysal, mücadeleci kişiliğini tiyatronun her veçhesine, hem sahneye hem de sahne arkasına taşımaktan asla çekinmemiş cesur bir tiyatrocu: “TİS sürecinde ben Turan Oflazoğlu’nun tek perdelik “Allah’ın Dediği Olur” adlı oyununu sahneye koydum. Oyunda oyuncuların taşıdığı çeşitli pankartlar vardı. Genel sekreter toplu sözleşme ve grevin propagandası yaptığımı iddia ediyordu. Genel provaya gelen Oflazoğlu da pankartları görünce ‘Ersan bu ne!?’ dedi. Ben de ‘Ne var ki, tekstteki repliklerden kimilerini pankartlara yazdım, hepsi oyunun replikleri’ dedim. O zaman itiraz edemedi. Oyunun sonunda,  alkış esnasında kulisten çıkan oyuncuların ellerinde pankartlarla orta sahnede tur attıkları bir finali tercih ettim. Tabii bu girişimlerimiz karşılıksız kalmadı! Greve katılanlar figürasyona sürüldü bir süre sonra. Bana Turan Oflazoğlu’nun “Bizans Düştü” oyununda bayrak tutma cezası verildi! Hamit Akınlı o dönem sendikanın İstanbul şube başkanı idi. O da yanımda bayrak tutuyordu! Ama o kadar mutlulukla oynadım ki!! Mehter marşı ile dans ederek!”

Artık “sakıncalı bir piyade”dir Ersan Uysal. Türkiye tiyatro tarihine adını altın harflerle yazdıran yürekli muhaliflerden biridir. Politik düşüncelerinden de tiyatrodaki idealist duruşundan da taviz vermez ve bu uğurda pekçok zorlukla, ihanetle mücadele etmek durumunda kalır. Nihayet, 1980 darbesi sonrası, 1402’liklerden biri olarak mesleğinden, çok sevdiği tiyatrosundan atılır. Ama O her zamanki gibi direnir ve hakkını arar: “1402 sayılı darbe kanunu ile tiyatrodan 40,  yurt çapında 30 bine yakın kişi işinden atılmıştı. Çoğu hâlâ işlerine dönmüş değiller.  Ama biz yılmadık, Sıkıyönetim Komutanlığı’na itiraz dilekçeleri verdik. Bir süre sonra itirazlarımız kabul edildi ve Sıkıyönetim Komutanlığı işe iademizi kabul etti. Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün idi o dönem. Tiyatronun müdürü Hakan Altıner, kadro olmadığı gerekçesiyle bizi reddedince Danıştay’a kadar gittik. 12 kişi Danıştay kararı ile döndü. Daha sonra Belediye Başkanı Nurettin Sözen hepimizi resen döndürdü tiyatroya.  1988-89 sezonun ile birlikte geri dönmüş olduk. Sıkıyönetim Komutanlığı bile işten atılmamızı uygun bulmamışken hangi gerekçeyle atılmıştık? İçeriden bir müdahale olduğu ve sonradan ispatladığımız gibi, ihbar listesinin içeriden birileri tarafından hazırlandığı belliydi. Nitekim, daha sonra Vasfi Rıza Zobu’nun belediyeye “tiyatromuzu komünistlerden temizledik” yazdığı dilekçenin fotokopileri de geçti elimize!” 

Uysal, bugün, ekonomik sıkıntılar ve politik baskılar yüzünden bir darboğazdan geçen Türkiye tiyatrosunu değerlendirirken yine idealist duruşunu sergiliyor: “Bence apartman tiyatrosu olarak nitelendiren tiyatroların yaşaması çok önemli. Ödenekli tiyatrolarda idari ve politik baskılar, kadrolaşma vb. çok fazla.  Doğu mistisizminden kaynaklı yalakalık, yağcılık iliklerimize kadar işlemiş durumda. Dolayısıyla, ödenekli tiyatrolardan hiçbir umudum yok. Özel tiyatrolar ekonomik sıkıntılarını atlatabilirler, kendi seyircilerini yetiştirebilir ve meşhur sanatçılarla oyun çıkarma alışkanlıklarından vazgeçebilirlerse başarılı olabilirler. Alternatif sahneler belli bir oranda seyirciye hitap ederek çoğalmalılar. Muhsin Ertuğrul’un “heryer tiyatrodur” sloganını anımsayalım. Dönemin gecekondu mahallesi olan Zeytinburnu’nda bir ilkokulun yemekhanesinde sıraların yanyana dizerek sahne haline getirip oynadık vaktiyle biz. İlk kez Çil Horoz orada oynandı mesela. Ne kadar tiyatro açılırsa o kadar iyi bence. Önemli olan seyirciyi toplayabilmek ve onlara birşeyler verebilmektir. Aralarında çok bilgili ve kültürlü insanlar var bu gençlerin. Bizim yetiştiğimiz amatör tiyatrolara benzer bu tiyatrolar. Kısıtlı olanaklar onları daha yaratıcı kılabilir ve ideallerine sarılarak başarılı olabilirler. “

Başladığımz yere dönelim. Dram Sahnesi’nin yanmasından kısa bir süre evvel yaşanan saldırıyı anlatıyor Uysal: “23 Mart 1964’de Şehir Tiyatrosu’nda temsil edilmekte olan Sezuan’ın İyi İnsanı (Bertolt Brecht) ‘Komünist propagandası yapılıyor’ gerekçesiyle bazı gerici zorbalar tarafından basılmış; afişler yırtılmış; camlar kırılmış; oyuncular kulisten kaçarak canlarını zor kurtarmışlardı. O gün Dram Tiyatrosu’nu basan öğrenci derneği üyelerinin pekçoğu bugünün ünlü politikacıları. O gün Kayhan Yıldızoğlu baskın sırasında pencereden atlarken bacağını sakatlamıştı. Pek çok arkadaşımız yaralanmıştı. Polisin müdahalesi yetersiz kalmıştı. Dertleri oyunda üç tanrının olmasıydı, tek tanrı anlayışlarına uygun değilmiş!” Türkiye’de tiyatronun iktidarlarla verdiği mücadelelerin en önemli neferlerinden biri olan Uysal, tüm bu yaşanmışlıkların ışığında pek güzel tarif ediyor tiyatro-politika ilişkisini: “Sanatın, tiyatronun politika ile ilişkisini birleşik kaplar teorisine benzetiyorum ben. Kalından inceye doğru yan yana dizdiğinizde birine su doldurursanız zamanla diğerleri ile aynı seviyeye gelir.”

Adorno’ya göre, sanatın politik bir işlevi olmalıdır: “Sanat, insanın, dinsel ya da dinsel olmayan tahakküm ve hükmetme kurumlarına karşı, en azından bu kurumların nesnel öz ve esaslarını yansıtmadaki etkinliği oranında bir protesto gücü olmuştur ve olmaktadır.(8) Nitekim, Antik Yunan’dan bugüne, tarihsel çekişmenin tarafları “sanatçı” ile “iktidar” gibi görünse de, aslında çatışan, “özgürlük” ile “köleliktir”. Çünkü, hayat bir tiyatro, tiyatro ise gerçek hayattır. Ersan Uysal, yaşadığı tüm acılara rağmen tercihini her zaman özgürlükten yana koyarak hayatını tiyatroya adamış,  Muhsin Ertuğrul’un direnişçi ruhunun temsilcisi olarak adını tarihine kazımış bir tiyatro savaşçısı…

Kaynakça:

  1. Eyüboğlu, Sabahattin “60 Yıl Tiyatro”, Muhsin Ertuğrul Türk Tiyatrosunda Altmış Yıl, Çeltüt Basımevi, 1969, s:100
  2. Eyüpoğlu, Sabahattin, a.g.e. s:61
  3. Eyüpoğlu, Sabahattin, a.g.e. s:100
  4. Eyüpoğlu, Sabahattin, a.g.e. s:88
  5. Buğlalılar, Eren. “Kadife Koltuktan Amele Pazarına”, Tavır Yayınları, İstanbul, 2014 s:169
  6. Buğlalılar, Eren. a.g.e. s:121
  7. Artun, Ali. “Sanat Emeği”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014, s:13
  8. Jay, Martin. “Diyalektik İkilem”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2014, s: 260
0

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku